Siyasal İslam, Sol ve Sömürgeci Zihin
İbrahim Gürbüz
Siyasal İslamcı İdeoloji-1
Son yüzyıllık süreç dikkatle incelendiğinde, Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesinin ve Kürd ulusunun var olma arayışının somut bir sonuca ulaşamamasında birçok önemli faktörün rol oynadığı görülür. Bu faktörleri tek tek ele almak, teşhis etmek ve analiz etmek zorunludur. Daha önce kaleme aldığım yazıda sömürge psikopatolojisinin bu süreç üzerindeki etkisini incelemiştim. Bu yazıda ise iki temel olguya odaklanmak istiyorum: siyasal İslam ideolojisi ile Türk resmî ideolojisi ve sol-sosyalist yaklaşımlar.
Öncelikle şunu açıkça belirtmek gerekir: Buradaki değerlendirme herhangi bir inanca yönelik değildir. İslam, Alevilik, Êzidîlik, Hristiyanlık ve diğer tüm inançlara saygı duyuyorum. Mesele inançların kendisi değil, onların siyasal ve ideolojik araçlara dönüştürülmesidir.
Tarih boyunca İslam inancı, özellikle Türk, Arap ve Fars devletleri tarafından kendi siyasal çıkarları doğrultusunda kullanılmıştır. Bu kullanım, dini bir inanç olmaktan ziyade ideolojik bir araca dönüşmüştür. Elbette samimi inanan toplulukları bu genellemenin dışında tutmak gerekir. Ancak devlet düzeyinde bakıldığında, İslam çoğu zaman kolonyal politikaların meşrulaştırıcı unsuru haline getirilmiştir.
Türkler, Araplar ve Farslar İslam’ı kendi sömürgeci devlet çıkarları için araçsallaştırmışlardır. Bu durum tarihsel olarak süreklilik göstermektedir. Buna karşılık, Kürd ulusu ve Kürdistan, İslam’ı ulus olarak bu şekilde kolonyal bir araç olarak kullanmamıştır. Bu da Kürdlerin içinde bulunduğu sömürge koşullarının farklı bir boyutunu ortaya koymaktadır.
Yüzyıllık tarih incelendiğinde, Kürdistan’da yapılan soykırımların neredeyse tamamının, kendilerini Müslüman devletler olarak tanımlayan Türk, Arap ve Fars sömürgeci devletler tarafından gerçekleştirildiği görülür. Koçgiri, Dersim, Zilan, Ağrı, Enfal, Halepçe ve Doğu Kürdistan’da yaşanan birçok katliam bu tarihsel sürekliliğin parçalarıdır. Kürd gençlerinin idam edilmesi, bedenlerinin teşhir edilmesi ve toplumun sindirilmesine yönelik uygulamalar, bu devletlerin yürüttüğü sistematik politikaların bir parçası olmuştur. Bu soykırımların tamamı bu müslüman devletler tarafından gerçekleştirilmiştir.
Bununla birlikte, diğer İslam devletleri de bu soykırımlar karşısında sessiz kalmıştır. Halepçe katliamı sonrasında, İsmail Beşikçi’nin sıkça vurguladığı gibi, İslam Konferansı Örgütü iki gün sonra toplanmış, ancak bu katliama ilişkin hiçbir açıklama yapmamış ve sessizliğini korumuştur.
Öte yandan, tarih boyunca Türkler, Araplar ve Farslar sürekli olarak “İslam kardeşliği” söylemini öne çıkarmışlardır. Kürdlerin Türklerle, Araplarla ve Farslarla kardeş olduğu ifade edilmiş; bu söylemle Kürdler tarih boyunca yönlendirilmiş ve aldatılmıştır. 1900’lerin başında Kürdlerin Osmanlı’ya bağlılık göstermesinde bu ideolojinin etkisi belirgindir. Şeyh Mahmud Berzenci’nin İngilizlerle ilişkilerinde yeterince güçlü bir siyasal talep ortaya koymamasında da bu anlayışın etkisi olduğu pratik ve söylemsel tavırlarından sabittir. Aynı şekilde, Selahaddin Eyyubi gibi büyük bir Kürd hükümdarın, kendi kavmini ikinci plana itmiş olması da bu çerçevede değerlendirilmektedir.
Tarih boyunca bu üç sömürgeci güç, İslam kardeşliği adı altında Kürdleri kolonize edip yönetmişlerdir. Kürdistan’ın dört parçasında binlerce, yüz binlerce Kürd genci, İslamcı ve sol örgütler içerisinde kullanılmış ve heba edilmiştir. Çok sayıda Kürd genci Filistin için savaşmış, büyük fedakârlıklar yapmıştır. Buna karşılık, Enfal soykırım sürecinde Filistinli gerilların fiilen yer aldığı ve Kürdlere karşı kullanıldığı birçok olguyla bilinmektedir.
Örneğin Filistin meselesi bağlamında birçok Kürd genci büyük fedakârlıklar göstermiştir. Ancak aynı tarihsel süreçte, Filistinli gerillalar Enfal operasyonlarında yer almış ve Süleymaniye Merkez Güvenlik zindanlarında Kürd kadının namusunu lekeleme odalarında gardiyanlık yapmışlardır. Bu durum, bölgesel siyasal ilişkilerin ne kadar çirkin olduğunu, karmaşıklığını ve çelişkilerini ortaya koymaktadır.
Bu süreç yalnızca siyasal ve askeri boyutla sınırlı kalmamıştır. Yapılan tüm bu soykırımlar sırasında, Kürd kadınları sistematik biçimde hedef alınmış; kendilerini Müslüman olarak tanımlayan bu devletlerin kontrolündeki genelevlerde ve kadın pazarlarında satılmıştır. “Müslüman kardeşlik” söylemine rağmen, Kürdlerin onuru, namusu ve toplumsal değerleri ağır biçimde ihlal edilmiştir.
Toparlarsak, Kürdler tarih boyunca islam kardeşliği söylemine büyük ölçüde inanmış ve bu çerçevede hareket etmiştir. Ancak bu durumun karşısında, örneğin Bangladeş örneğinde olduğu gibi, benzer ideolojik yönlendirmelere karşı farklı tutumlar geliştiren Bengal ulusu gibi milletlerde de olmuştur. İsmail Beşikçi’nin de çeşitli çalışmalarında vurguladığı üzere, bu fark, tarihsel ve siyasal bilinç düzeyiyle yakından ilişkilidir.
Kuzey Kürdistan’da 1900’lerin başından günümüze kadar, İslamcı örgütler içinde binlerce Kürd yer almıştır. Bu Kürd gençleri, sömürgeciliğin beyin işgaline maruz kalmış; İslam dini aracılığıyla ulusal değerlerinden koparılmıştır. “İslam ve Ümmet kardeşliği” söylemi altında kolonize edilmişlerdir.
Akıncılar, Milli Selamet Partisi çizgisi, tekke ve zaviyeler, çeşitli tarikat yapıları ve son olarak Hizbullah gibi oluşumlar içinde yer alan yüzbinlerce Kürd genç, bu sürecin somut örnekleridir. Kolonyalizm, İslam’ı bir araç olarak kullanmış; Kürd gençlerinin zihin ve bilinç dünyasını bu yolla şekillendirmiştir.
Bu gençler, Kürd ulusal değerlerinden uzaklaştırılmıştır. Yalnızca İslam adına, ancak pratikte Türk İslamı, Arap İslamı ya da Fars İslamı adına hareket eder hale getirilmişlerdir. Bu, İslam olmayan bir İslam anlayışı üzerinden yürütülen bir kolonizasyon sürecidir. Sonuçta bu gençler, kendi ulusal gerçekliklerinden koparılmış ve farklı siyasal amaçlar doğrultusunda kullanılmıştır.
Bu metnin amacı, Türk resmî ideolojisini ayrıntılı biçimde anlatmak değildir. Esas amaç, siyasallaştırılmış İslam ideolojisinin ve sol-sosyalist ideolojinin, Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi ile Kürd ulusunun var olma mücadelesi önünde nasıl bir bariyer olarak kullanıldığını ortaya koymaktır.
Kuşkusuz bu iki olgunun merkezinde yine Türk resmi ideolojisi bulunmaktadır. Türk resmi ideolojisi, bu iki ideolojik akımı kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmekte ve yönetmektedir. Türk resmî ideolojisinin kapsamlı analizi ayrı bir yazının konusu olabilir. Ancak şu husus nettir: Siyasal İslam ideolojisinin de, Türk sol-sosyalist ideolojisinin de yönetim merkezi Türk resmî ideolojisidir. Bu gerçeği açık biçimde ortaya koymak ve bu noktadan sapmamak gerekir.


YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.