Devletsizlik Kıskacında Bir Halk: Kürtlerin Varlık Mücadelesi ve Entegrasyon Tehlikesi
Hüsamettin Turan
Bir halkın tarihsel varlığını sürdürebilmesi ve geleceğe dair kendi kaderini tayin edebilmesi, büyük ölçüde kendi milli devletine sahip olup olmamasına bağlıdır. Devlet, yalnızca bir yönetim aygıtı değil, aynı zamanda bir milletin hafızasını, kimliğini, dilini, kültürünü, kurumlarını ve egemenliğini güvence altına alan stratejik bir organizasyondur.
Devletsiz kalan milletler, uluslararası sistemde bir özne olma niteliğini yitirir ve başka milletlerin politikaları, kimlik tasarımları ve asimilasyon projeleriyle yüzleşir.
Bu durum, özellikle Kürt halkı gibi uzun süredir bölgesel sömürgeciliğin ve sistematik inkârın hedefi olmuş topluluklar açısından hayati bir tehdittir.
Kürtler, 20. yüzyılın başında Osmanlı ve Safevi sonrası imparatorlukların dağılması sürecinde kendi ulusal devletlerini kuramamış az sayıda halktan biridir.
1920’lerde Osmanlı'nın ardılı Türkiye Cumhuriyeti, İran, Irak ve Suriye'nin kuruluşuyla birlikte Kürtler, dört farklı ulus-devletin sınırları içinde parçalanarak bölgesel sömürgeciliğe maruz kalmışlardır.
Bu dört devletin ortak özelliği ...
Kürt kimliğini bir tehdit olarak görmeleri ve buna karşı ortak ya da paralel inkâr, asimilasyon ve imha politikaları geliştirmeleridir.
Bu nedenle Kürtlerin durumu, klasik Batı tipi sömürgecilikten farklı olarak “iç sömürgecilik” ya da “bölgesel sömürgecilik” olarak adlandırılır.
Kürtlerin devletsizliği, sadece coğrafi bölünmüşlüğe değil, aynı zamanda sosyo-politik hafıza kaybına ve ulusal bilinç dağılmasına da yol açmıştır. Kürtler, dört devletin asimilasyon politikaları doğrultusunda farklı ideolojilere, dil politikalarına, dinî manipülasyonlara ve hatta birbirlerine karşı konumlandırılmış fraksiyonel kimliklere maruz kalmışlardır.
Irak'ta Araplaştırma, Türkiye’de Türkleştirme, İran’da Farslaştırma ve Suriye’de Arap sosyalizmi adı altında sistematik entegrasyon politikaları yürütülmüştür.
Bu süreç, sadece bir kimlik inkârı değil; aynı zamanda bu inkârı kalıcılaştırmayı hedefleyen eğitim sistemleri, güvenlik aygıtları, istihbarat operasyonları ve kültürel imha projeleriyle desteklenmiştir.
Bir milletin uzun vadede ayakta kalabilmesi için sadece fiziksel varlığı yeterli değildir. Kültürel süreklilik, tarih bilinci, kolektif hafıza ve siyasal örgütlülük gibi öğelerle desteklenmeyen topluluklar, çoğunluk milletlerin içinde asimile olur ya da onlara entegre olarak kendi benliklerinden uzaklaşırlar.
Entegrasyon, çoğu zaman “uyum” ya da “vatandaşlık” gibi nötr kavramlarla sunulsa da, özünde bir kimlik değişimini ve statü kaybını içeren zorlayıcı bir süreçtir. Türk, Arap ve Fars ulus-devletleri bu süreci yalnızca teşvik etmekle kalmamış, aynı zamanda entegre olmayan Kürtleri sistematik şiddetle cezalandırmıştır.
Siyasi temsilin yasaklanması, Kürtçenin kriminalize edilmesi, tarih eğitiminin manipülasyonu ve kültürel üretimin baskılanması, bu stratejinin sadece bazı boyutlarıdır.
Bölgesel sömürgeciliğin en çarpıcı özelliği, Kürt halkına karşı sadece siyasal değil, aynı zamanda epistemolojik bir savaş yürütmesidir. Bu savaş, Kürtlerin kendilerini bir millet olarak görmelerini engellemeyi, onların hafızasını silmeyi ve onları etnik bir azınlık ya da kültürel bir unsur düzeyine indirgemeyi amaçlamaktadır.
Bu yönüyle Kürt meselesi yalnızca bir azınlık meselesi değil, klasik anlamıyla bir sömürge meselesidir. Ancak bu sömürgecilik Batı’nın emperyalist modelinden değil; Arap, Türk ve Fars milliyetçiliklerinin oluşturduğu yerli, içsel bir tahakküm yapısından kaynaklanmaktadır.
Bu tarihsel bağlamda Kürtlerin bir devlet sahibi olma talebi, sadece güncel bir siyasi strateji değil; aynı zamanda kimliğini koruma, gelecek kuşaklara aktarma ve ulusal birliğini yeniden inşa etme mücadelesidir.
Devlet, modern dünyada sadece bir yönetim formu değil; aynı zamanda bir milletin kendi varlığını anlamlandırdığı, dış tehditlere karşı korunduğu ve iç birliğini sağladığı bir mekanizmadır.
Dolayısıyla devletsizlik, sadece dışsal bir eksiklik değil; içsel bir çözülme sürecinin de temel nedenidir. Kürtler, devletsiz kalmaya devam ettikleri sürece yalnızca fiziksel olarak değil, kültürel, dilsel ve zihinsel olarak da entegre edilme ve nihayetinde yok edilme riskiyle karşı karşıyadırlar.
Bu gerçeklik, tarihsel deneyimlerle sabittir.
20. yüzyılda devletsiz kalmış toplulukların büyük kısmı ya etnik asimilasyona uğramış ya da kültürel olarak silinmişlerdir. Kürtlerin bu kaderden kurtulmaları, uluslararası güçlerin ya da bölgesel aktörlerin insafına bırakılmayacak kadar hayati bir meseledir.
Ulusal kurtuluş ve devletleşme, kendi iç dinamikleriyle yükselen kolektif bir iradeyi, bilinçli bir örgütlenmeyi ve uzun vadeli stratejik bir vizyonu gerektirir.

