Ortadoğu’da Savaşın Yeni Eşiği ve Kürtlerin Tarihsel Sorumluluğu
Celal Hoca / Amed
ABD–İsrail ile İran hattında gelişen savaş, artık klasik vekâlet savaşlarının ötesine taşınmış görünmektedir. Son haftalarda yaşanan doğrudan saldırılar, bölgesel güç dengesini yeniden şekillendiren yeni bir döneme işaret etmektedir. Özellikle 28 Şubat 2026 sonrası başlayan askeri tırmanış, Ortadoğu’yu yeniden büyük güçlerin stratejik paylaşım alanına dönüştürmüştür. 
Burada asıl mesele, savaşın nereye evrildiği kadar, Kürtlerin bu yeni tarihsel eşikte nasıl bir siyasal akıl geliştireceğidir.
ABD ve ona bağlı güçler hangi sahaya girdilerse, kısa vadede askeri sonuç üretmişler; ancak uzun vadede istikrarlı bir toplumsal düzen kurmakta eksik kalmışlardır. Bunun tarihsel örnekleri çoktur: Irak işgali, Libya müdahalesi, Suriye iç savaşı. Her müdahale, yeni paramiliter yapılar, yeni silahlı aktörler ve derinleşen toplumsal parçalanmalar üretmiştir. Bugün İran sahasında da benzer bir risk büyümektedir. 
Bu koşullar içinde Kürtlerin sorusu, yalnızca “hangi taraf” değil, hangi tarihsel zeminde hareket edileceği sorusudur.
Kürtler, kendi coğrafyalarında tam anlamıyla iradi ve egemen bir siyasal karar gücüne sahip değildirler. Bu, bir yandan tarihsel bölünmüşlüğün, diğer yandan Sykes–Picot Agreement sonrası şekillenen bölgesel statükonun sonucudur. Kürdistan coğrafyası, Kafkasya ile Batı Asya arasındaki geçiş noktası olarak, büyük güçlerin daima ilgi odağında olmuştur. 
Tam da bu nedenle, bugün en temel ihtiyaç ulusal birliktir.
Birlik, romantik bir söylem değil; varlık gerekçesidir. Başûr, Rojava, Rojhilat ve Bakur arasında gelişecek ortak siyasal akıl, yalnızca askeri değil, diplomatik ve toplumsal bir güvence de yaratacaktır.
Özellikle Rojava deneyimi, halkların yerel yönetim, seküler yaşam ve çoğulcu model üretme kapasitesi bakımından önemli bir örnek olarak öne çıkmıştır. Ancak bu yapının dış güçlerin jeopolitik hesapları içinde sıkışma riski her zaman mevcuttur. 
Burada “üçüncü yol” söylemi sıkça dillendirilmektedir. Fakat üçüncü yol, yalnızca söylem düzeyinde kaldığında muğlaklaşır. Örgütlü olmayan, ekonomik ve diplomatik dayanakları zayıf olan bir üçüncü yol, savaşın ağırlığı altında kolaylıkla ezilebilir.
Çünkü savaş, senin iraden dışında gelişmektedir; savaşan güçler ise senden katbekat güçlüdür.
Bu yüzden Kürt siyasal güçlerinin hareket zemini üç temel esas üzerine oturmalıdır:
Birincisi: iç birlik ve ortak strateji.
İkincisi: büyük güçlerle ilişkilerde araçsallaştırılmama bilinci.
Üçüncüsü: bölgesel fırsatları kazanıma dönüştürecek rasyonel diplomasi.
Tarih bunun örnekleriyle doludur. 1991 Körfez Savaşı sonrası Irak’ın kuzeyinde oluşan uçuşa yasak bölge, daha sonra Kurdistan Region’nin kurumsallaşmasına zemin hazırlamıştır. Ancak aynı tarih, büyük güçlerin çıkarları değiştiğinde desteklerini hızla çekebildiklerini de göstermektedir. 
Dolayısıyla hegemon güçler için çıkarlar, halkların kaderinden her zaman daha önceliklidir.
İran savaşı, bir yönüyle Rojava’nın nefes almasına alan açarken, diğer yönüyle Başûr üzerinde baskıları artırmaktadır. Özellikle Türkiye, İran ve onlara yakın statükocu güçlerin artan baskısı, Kürtlerin kendi ekseninde bağımsız hareket kabiliyetini sınırlamaya yöneliktir.
Bu noktada yapılması gereken şey, duygusal refleks değil; soğukkanlı tarihsel analizdir.
October Revolution sonrası Kafkasya ve İran hattının nasıl büyük güçlerin nüfuz sahasına dönüştüğü hatırlanmalıdır. Aynı şekilde bugün Çin, enerji koridorları ve Asya kaynakları üzerindeki rekabet, savaşın yalnızca ideolojik değil aynı zamanda ekonomik bir tahakküm savaşı olduğunu göstermektedir. 
Son kertede Kürtler, büyük güçlerin kendi aralarındaki çatışmasında ezilen çim olmamak için, birliklerini güçlendirmeli; sahadaki her gelişmeyi kendi lehlerine çevirecek siyasal aklı kurumsallaştırmalıdır.
Aksi hâlde fillerin kavgasında, yine en çok zarar gören zemin olacaklardır.


YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.