Kürt Milliyetçiliğinin Sessiz Çatlakları ve Derin Kaynakları Üzerine
Kürt milliyetçiliği üzerine kurulan tartışmalar, uzun zamandır yüzeyde dolaşan, derine inmeye cesaret etmeyen bir dili yeniden üretiyor.
Oysa milliyetçilik dediğimiz şey ...
Bir milletin duygu ve özlem dünyasında mayalanan, kültürel hafızasında biçimlenen, siyasal ufkunda kristalleşen çok katmanlı bir inşa sürecidir.
Bu katmanlar anlaşılıp birbirine bağlanmadan ne Kürt milliyetçiliğinin seyrini kavramak mümkündür ne de onun bugününü anlamlandırmak. Kürtlerde milliyetçilik çoğu zaman sezgisel bir birikim, içgüdüsel bir savunma, parçalı bir hafıza hâlinde var olmuştur; fakat modern dünyanın entelektüel birikimiyle buluştuğu alanlar sınırlı kalmıştır.
Duygu ve özlem düzleminde Kürt milliyetçiliği, yüzyıllara yayılan travmaların, göçlerin, yasların ve direnişlerin içinde biriktirdiği güçlü bir iç enerjiyi taşır. Bu duygu, modern ulus teorilerinde tarif edilen kader birliğinin en derin karşılıklarından biridir. Ancak bu yoğun duygunun çoğu zaman bir siyasal akla dönüşmemesi, ateşi harlayan ama yolu aydınlatmayan bir kıvılcım gibi kendini tekrarlamasına yol açmıştır. Medreselerin kadim hafızası ile sol geleneklerin modern söylemi, bu duyguyu canlı tutmuş; fakat onu stratejik bir hatta dönüştürmekte yetersiz kalmıştır.
Kürt milliyetçiliğinin kültürel boyutu ise daha karmaşık ve daha trajik bir manzara sunar. Kanonun oluşmadığı, edebi ve düşünsel mirasın kesintiye uğradığı, dilin baskılarla nefesinin daraltıldığı bir zeminde kültürel milliyetçilik güçlü bir nehir gibi akar; fakat yatağı olmayan bir nehrin akıbeti gibi çoğu zaman taşar, kaybolur, yeniden kabarır ama kurumsallaşamaz.
Shakespeare’i okumayanı İngiliz saymayan bir kültür dünyasının karşısında, Mem û Zîn’i duymuş ama okumamış kalabalık bir “milliyetçi” kitle durmaktadır. Bu yalnızca bir okuma eksikliği değil, kültürel bilincin derinleşemediğinin en görünür işaretlerinden biridir. Kanonik metinlerin anlaşılmadan, yorumlanmadan birer sembole dönüştürülmesi; kültürü bir hafıza sistemi olmaktan çıkarır, ritüel bir anımsamaya indirger.
Siyasal boyutta ise Kürt milliyetçiliği hem genişlemiş hem parçalanmış bir çizgi izler. 1970–80 arası dönemde Kuzey’de yeşeren bağımsızlık perspektifi, diğer parçalara doğru açılan bir stratejik hareketliliğe dönüşmüş; bu yönelim devlet tarafından tehdit olarak kodlanmış ve 12 Eylül müdahalesinin nedenleri arasında anlamlı bir yer edinmiştir.
Bu dönemde milliyetçilik siyasal aklın ufkunda bir hedef gibi belirmiş; ancak örgütsel rekabetler, güç mücadeleleri, dış müdahaleler ve içsel hesaplaşma eksiklikleri, bu hedefin berraklaşmasını engellemiştir.
Kürt siyasal milliyetçiliği büyüme hamlesi yaptığı her aşamada, bir başka yerinden kırılganlaşmış; kendini genişletirken aynı anda daralmıştır.
Bu dağınık tabloyu derinleştiren unsurlardan biri, Kürt entelektüel dünyasının milliyetçilik teorileriyle kurduğu sığ ilişkidir.
Hegel ile Marks arasındaki ulus tartışmalarını, Renan’ın “günlük plebisit”ini, Gellner’in modernleşme teorisini, Smith’in etno-sembolizmini, Anderson’ın hayali cemaatlerini; Sartre, Fanon ve Ben Bella’nın sömürge halkları üzerine açtığı ufku içselleştirmeden milliyetçilik üzerine şikâyet etmek, zeminsiz bir yakınmadır.
Bu büyük düşünsel miras Kürt entelektüel dünyasında çoğu zaman yalnızca isim düzeyinde dolaşmış; kavramların içi açılmamış, yöntemleri özümsenmemiş, sonuçları tartışmaya dahil edilmemiştir. Beşikҫi’nin devasa emeği bile bu kuramsal açığı tek başına kapatmaya yetmemiştir.
Lider söylemleri bile bu entelektüel eksikliğin bir aynası olarak karşımıza çıkar. Abdullah Öcalan’ın 1993’te sarf ettiği “Bende Kürt aşkı yoktur” sözü, içerdiği tüm ideolojik ve siyasal anlamlara rağmen, Kürt entelektüel alanında somut bir tartışma yaratmamıştır. Beşikҫi de dâhil olmak üzere kimse bu ifadenin teorik ve pratik sonuçlarını derinlikli biçimde sorgulamamıştır. Oysa ulusal hareketlerde lider söylemi yalnızca bir söz değil, stratejik bir yönlendirmedir. Eleştirisiz bırakılması, düşünsel alanın bağımsızlığını yitirdiğinin bir göstergesidir.
Kürt milliyetçiliğinin iç yaralarından biri ise Dr. Şivan’ın öldürülmesidir. Milliyetçiliği temel dayanak sayan bir önderin, kendilerini “milliyetçi” olarak tanımlayanlarca ortadan kaldırılması; Kürt siyasal aklının kendi içindeki karanlık bölgelerini aydınlatmak için bile yeterli bir vakadır. Bu tür tarihsel kırılmalarla yüzleşilmeden milliyetçiliğin bugünkü zaaflarını anlamak imkânsızdır.
Bütün bu gerçekler bir araya getirildiğinde ...
Kürt milliyetçiliğinin zaafının ne “tamamen dış baskı” ne de “toptan iç hata” olduğu görülür. Milliyetçilik, toprağın, pazarın, dilin, kültürün, tarihin, eğitimin, coğrafyanın, örgütlenmenin ve siyasal tahayyülün bir bütün olarak işlediği bir alandır.
Kürtlerde isyanın, direnişin, savunmanın bile ortak kavramsal zeminde tanımlanamamış olması; ulusal bilincin hâlâ parçalı bir yapı içinde salındığını gösterir. Kürtler duygu ve kültür bakımından güçlü bir milliyetçi eğilim taşırken, siyaset bu enerjiyi stratejik bir hatta dönüştürmekte hâlâ sendelemektedir.
İşte tam burada “Şeytan ayrıntıda gizlidir” sözü gerçek anlamını bulur: Kürt milliyetçiliğini geriye çeken şey büyük kırılmalar değil, görünmez kalan küçük fakat birikimli eksikliklerdir.
Milliyetçiliği eleştirmek için önce onu anlamak gerekir; anlamadan reddetmek de, hatalarını görmezden gelmek de kolaycı bir tutumdur.
Kürt milliyetçiliği, Kürt milletinin modern dünyadaki varlık mücadelesinin hem kalkanı hem de eksik kalan kılıcıdır. Tartışmanın suçlamalarla değil, sorgulamalarla ilerlemesi gerekir. Ancak o zaman Kürt milliyetçiliği kendi sessiz çatlaklarını onarabilir, kendi derin kaynaklarını görünür kılabilir.

