Kamil Sümbül

Kamil Sümbül

yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

GÜNEY KÜRDİSTAN İZLENİMLERİ-2 SÜLEYMANİYE - HALEPÇE – HEWRAMAN DAĞLARI

A+A-

Süleymaniye’ye yaklaşırken direklere asılı şehit Peşmergelerin resimlerine saygıyla ve hüzün dolu bakışlarla çevreye bakıyordum. Süleymaniye’nin kuzeyini dağlar, güneyini ise geniş bir ova kaplamaktaydı. Bu geniş ova Şehrezor ovasının başlangıç kısmıydı. Ovanın ortasında Süleymaniye Havaalanı gözükmekteydi. Yusuf Ziya telefonla Kak Hemin’i arayıp Süleymaniye’ye girmek üzere olduğumuzu ve önceden kararlaştırdığımız buluşma yerimiz Mecidi Mail’e doğru gittiğimizi söyledik. Kak Hemin de bizi bekliyordu, buluşup evine geldik. Kek Hemin bizi arabasıyla Süleymaniye’yi gezdirmeye başladı. Hewler kadar olmasa da Süleymaniye caddeleri arabalarla doluydu. Karanlık da çökmekteydi ve Ezmir Dağı’na (Çiyayê Ezmir) tırmanmaya başladık. Dağa tırmanırken yol kenarlarının çok kalabalık olduğunu, insanların dağın tepesine gelip oturup piknik yapıp Süleymaniye’nin şahane görüntüsüne bakmaktaydılar. Biz de en tepeye çıkıp yürüyerek manzaraya bakınca, Süleymaniye ışıklarıyla çok güzel gözükmekteydi.

Ağır ağır dağdan inerken yol kenarlarında portatif masa kurup içkisini içen, yere serili kilim gibi şeylerin üzerinde çoluk çocuğuyla oturup yemeğini yiyen çok kişi ile karşılaşıyorduk. Sabahı evden çıkıp Saddam döneminde ağır işkencelerin yapıldığı, şimdi ise müzeye çevrilen yeri görmeye gittik. Etrafı üç metre civarı yükseklikte duvarla kaplı, içinde üç büyük bina olan ve ismi EMNA SURAKA (Süleymaniye Merkez Güvenlik Karargâhı) imiş. Giriş kapısında zindan zebanileri yerine güler yüzlü peşmergeler vardı ve içeri girdik. Kalbimin güm güm atan sesini duymaya başladım, aklıma Diyarbakır 5 Nolu Askeri Cezaevi geldi. İlk olarak 182 000 küçük ampulun ışıklandırdığı ayna parçalarının duvarları ve tavanı kapladığı yere girdik. 1980-1988 yıllarında Saddam’ın Enfal’ı sırasında kaybettirdiği Kürtlerin sayısını anmak için yapmışlardı. Enfal’ı simgeleyen odalardan sonra kör hücrelerin olduğu yere geldik. Kör hücre, her tarafı duvarla kaplı, penceresiz ve kapısı demirden, sadece mazgal deliğinin olduğu yerlerdi. Mazgalı açık olan bir hücrenin içine baktım. Kapısı açık olan hücrelerden birinde orda yatanların duvara yazdıkları yazıları Kek Hemin bize çeviriyordu. Bir yazıyı okuyunca gözlerim doldu, vücudumda bir titreme hissettim. Yazıyı yazan 16 yaşında bir Kürt çocuğuydu; Ne için getirildiğini bilmediğini, buradan sağ çıkamayacağını bildiğini, bu yazıyı okuyanlar belki beni hatırlar, anlamında sözlerini duyunca boğazım düğümlendi, gözlerim sulandı. Duvar yazılarının üzerini cama benzer bir şeyle silinmesin diye kaplamışlar. Kapısı demir parmaklıklarla kapalı ve içerisi gözüken hücrelere baktık, yerde ince battaniyeler hala yerindeydi. Bu hücrelere her seferde belki 50 kişiyi attıklarını ve işkence sırasını bekleme yeri olduğunu Kek Hemin anlattı.

İşkence odalarına girip baktık, tavandaki kalın bir yatay direğe monte edilmiş kalın çengeller ve çengele asılı kalın ipleri görünce Türkiye’de polisler işkencelerinde Filistin askısı diye adlandırılan, kolları ya arkadan ipe bağlayıp havada asılı ya da enseye konulup kolları üzerine bağlanan demir veya sert bir tahta parçasıyla havada sallandırılıp elektrik verilirdi. Hemen odanın bir tarafındaki masa üstünde elektrik veren manyetolu aleti kablolarıyla birlikte vardı. Burada tutuklu Kürtlerin nasıl bir acı çektiklerini, 1979 Eylül’ünde getirildiğim Ankara Emniyet Sarayını hatırlayınca duygulandım. Diğer bir odada maket olarak yere yatırılıp ayak tabanlarına falaka işkencesini temsilen üç tane de zebaninin maketini koymuşlardı. Başka bir odaya girdiğimizde, bir Kürt kadınının çocuğu ile birlikte bir maket heykelini yapmışlardı. Tutuklu Kürt kadınına sadece işkence yapmayla kalmayıp tecavüz de ettiklerinden doğan çocuğunu simgeliyordu. Bu oda Kürt kadınlarının şerefini lekeleme odasıydı, diğer odalara hızlıca bakıp işkence merkezinden dışarı kendimi attım. Zindan binalarının dış yüzü kurşunlardan delik deşik olmuştu. Biraz ilerde patlatılmış tanklar sırayla dizilmiş, hemen yanında cezaevi arabaları tahrip edilmiş haliyle ve bir kaç topla birlikte sergilenmekteydi. 1990’ların başında Saddam’a karşı genel bir ayaklanmada Süleymaniye halkı Peşmergeler gelmeden bu işkence merkezine saldırıp çok kanlı çarpışmalardan sonra sağ kalan tutukluları kurtarıp Arap görevlilerini de cezalandırmışlardı. Güney Kürdistan yönetimi bu işkence merkezini bir müzeye dönüştürmesiyle ne kadar doğru bir iş yaptıklarını düşündüm. Umarım bir gün Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi de bir müzeye dönüştürülüp insanlara orada neler olduğu hatırlatılır.

Zindandan çıkarken kafamda migren ataklarının başladığını hissettim ve açık havada biraz rahatlarım duygusuyla hemen kendimi dışarı attım. Süleymaniye’nin eski pazarını dolaşırken yol kenarındaki onlarca ‘’döviz büroları’’ dikkatimi çekti. Her birkaç metrede küçük bir masa üzerindeki camekân içinde dolarlar ve dinarlar deste deste doluydu. Camekânın üstünde de dolar ve dinarlar vardı. Avrupa ve Türkiye’de gördüğümüz döviz büroları gibi kapı ve pencereleri demirden ve kalın duvarlar, çifte camlar ve küçük bir gişe deliği yoktu. Bazı camekânların başında kimseyi de göremedim, hayret, kimse dolarlara bakmıyordu bile. Süleymaniyeli Kürtlerin böyle hırsızlık, çapulculuk gibi işlere bulaşmadığını, rahatça dolar bozdurma, sanki bir el arabasından sebze meyve satışı yapılır gibi olması beni şaşırtmıştı. Büyük bir caminin avlusundan geçip Şeyh Mahmut Berzenci’nin mezarına geldik. Ayakkabılarımızı çıkarıp içeri girince, türbenin etrafı tıklım tıklım kadın ve erkeklerle doluydu. Üç mezar yan yanaydı; Nakşibendi şeyhi Ahmet Barzani, Şeyh Mahmut Berzenci ve oğlu yatmaktaydılar.

Namaz kılan, Fatiha okuyan, kabrin yanına uzanan onlarca insanı görünce şaşkınlıkla baktım. Burada Şeyh Mahmut Berzenci’nin bir Kürt Ulusal Kurtuluş liderinden ziyade bir tarikat şeyhi diye anılması beni düşündürdü. Kürtlük bilinci inançlarının gerisindeydi hâlbuki Güney Kürdistan için ben tersini düşünüyordum. Süleymaniye merkezinde bulunan bir parka geldik. Parkın ortasındaki yol boyunca dört parçadan ünlü Kürtlerin heykellerini gördük. Yılmaz Güney de dâhil onlarca Kürt tarihine damga vurmuş yazar ve aydınların kafaları bir statüye monte edilmişti. Arap alfabesi ile yazılı isimleri Kek Hemin bize okudu Parkın dışında ise Irak ordusunda subay iken Peşmergeye katılan sonra idam edilen dört Kürdün heykeli konulmuştu, karşıda ise Süleymaniye’nin 1990’lı yıllardaki tek ve modern oteli vardı.

Üçüncü günü Halepçe’ye gittik. Halepçe, Şehrezor ovasının yanında kurulu, ağaçlarla kaplı yeşil bir şehir görünümündeydi. Atılan kimyasal bombalarla Halepçe bizler için bir Kürt Hiroşimasıydı. Monümente doğru gidip hüzünlü duygularla önce dışarıdan bakıp sonra içeri girdik. Görevliler milli kıyafetler giymişler ve içlerinden orta yaşlı olanı yanımıza gelip bizleri bilgilendirmeye başladı. Resimler ve filmlere bakarken bir kısa filmi bize izletti ve konuşanın kendisi olduğunu, kimyasal bombalar Halepçe’ye atıldığında 14 yaşında olduğunu, ağır yaralı olarak şehre giren peşmergeler tarafından İran’a götürülüp bir hastanede tedavi görürken Dünya televizyonlarına bu açıklamayı yaptığını, söylediğinde saygı duyarken hafızam beni 1988’e götürdü. Daha İsveç’e gelmemiştim ve İstanbul’da izlediğim televizyon haberlerinde bu genci hatırladım. Hüzünlü duygularla onunla resim de çektirip mezarlıklara doğru yürüdük. Üç adet toplu gömülen mezarlıktan her birinde yüzlerce kişi vardı ardından mezar taşları üzerinde isimlerinin yazılı mezarlığa ve girişindeki heykele baktık. Kimyasal bombalarla 5000 ile 6000 arası Kürt Halepçe’de Saddam'ın emriyle öldürülmüştü.

Halepçe katliamı Kürt tarihinde en kara sayfalardan biridir. Mezarlıktan ayrılıp Halepçe caddelerinde arabayla tur atarken Halepçe’nin bakımsız, caddeleri kirli olduğu hemen gözüme çarpmıştı. Süleymaniye’deki yönetimin bu durumdan sorumlu tutulması gerektiğini düşündüm. Halepçe’den ayrılıp doğuya doğru giderken uçsuz bucaksız Şehrezur ovasına bakmaktaydım. Ova dünyanın verimli ovalarından biri ve Osmanlı döneminde tahıl deposu olduğunu bir kitaptan okuduğumu hatırladım. Ovada onlarca sera çadırları içinde üretim yapılmaktaydı. Hewraman bölgesi ve dağlarına doğru gidiyorduk. Kek Hemin geçmişte bu dağlarda binlerce Peşmerge olduğunu ve çok kanlı çatışmaların yapıldığını söyledi. Dağlara tırmanırken cennet yeşili vadilerden geçiyorduk. İran sınırına bir km uzaklıkta bir köy olan VAZENE’de durup yemek yerken, birçok Kürt ailelerinin de piknik yapmak, dinlenmek için bu dağlarda olduğunu gördüm. Dükkân sahiplerinden biri Hewraman olduğunu söyleyince bildiğim Dimîlî lehçesiyle bir şeyler söyledim fakat anlamadı, Hewramani lehçesinin Dimîlî lehçesine yakın olduğunu okumuş ve duymuştum. Geri dönerken yine cennet yeşili, ceviz ağaçlarının bir orman gibi çok olan bir kasabaya BİYARE’de durduk. Ağaçların arasındaki ince patika yoldan tırmanıp su arkının olduğu yere geldik. Su arkındaki tel örgüye takılan cevizleri alıp; dizî (çalıntı) ceviz daha lezzetlidir diyerek gülüştük. Bahçe sahibi ise bize doğru geldiğinde Kek Hemin soranca bir şeyler söyledi. Tekrar aşağı inip pazardan birkaç kilo ceviz alıp bir cami avlusuna girip ihtiyaç giderirken Kek Hemin; ‘burası bir tekke ve içerde bir şeyh var ve getirilen hastalara okuyup üfleyerek şeyhin keramet gösterip iyileştireceği inancı hala buralarda var’, dedi. Ovada kurulu bir kasabaya HURMAL’a gelip etrafında insanların oturup ayaklarını havuza bıraktığı, bazılarının uzandığı, bazılarının ise namaz kıldığı bir su kaynağına geldik. Kek Hemin çoraplarını çıkarınca benle Yusuf Ziya da çıkarıp havuza sokunca suyun buz gibi olduğunu anladık. Hava ise kesinlikle 35 dereceden aşağı değildi, yarım saat kadar serinlenince şehrin pazarına yürüdük. Kek Hemin, burada üretilen her şey organiktir, dedi. Şehirdeki insanların kıyafetlerine bakınca, hemen hepsinin üzerinde Kürt milli kıyafetleri vardı, gerçekten de tam bir ulusal değerlerinin koktuğu bir Kürt şehri diye düşündüm. Sebze ve incir alıp Süleymaniye’ye geri döndük.

Süleymaniye’deki dördüncü günümüzde Necmettin Büyükkaya adına yapılan parka gitmek istediğimi Kek Hemin’e söyleyince öğleden önce Halepçe yolu üzerinde aramaya başladık. Halepçe yolu üzerinde ve çevresinde 7-8 park vardı. Sora sora nihayet bilen birini bulduk ve bizi o parka götürdü. Götüren kişi parklardan sorumlu biri idi ve yolda bize; Necmettin bizim şehidimizdir, dedi. Ben bir büstünün olması gerektiğini söylediğimde, ‘o açılışın yapıldığı günlerde Hero Xan bir fotoğrafını koymuştu sonra götürüp Yekiti Niştiman’ın bürosuna asmış’, diye söyledi. Park bayağı büyük sayılırdı. Parktan dönüşte ismini çok duyduğum Serçinar bölgesini arabayla dolaşıp eve döndük. Beşinci günün sabahı Hewler'e döneceğimizden garaja yani taksilerin olduğu yere gelip ön koltukta oturan Almanya’da kalan Kerküklü bir bayanla birlikte Kek Hemin’e teşekkür edip Süleymaniye’den çıktık. Kek Hemin’in misafirperverliğini takdir edip saygı duyduk.

 

1-040.jpg

2-059.jpg

3-047.jpg

4-045.jpg

5-037.jpg

6-029.jpg

7-025.jpg

8-025.jpg

 

Bu yazı toplam 413 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar