Şefik Çolak

Şefik Çolak

Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Türkiye Başka Ülke ile Savaşa Girer mi?

A+A-

Şefik ÇOLAK

Ülkelerin başka ülkeler ve halklarla nasıl bir ilişki kuracağı ve sürdürme stratejileri onların kuruluş felsefesinde bellidir. Bazı ülkeler gerginlikten besleniyor. Gündemlerinde sürekli savaş olur. Vatandaşlarını savaş tarihi ile eğitiyorlar. Savaşı, ölmeyi ve öldürmeyi o kadar kutsallaştırıyorlar ki vatandaş savaş yorgunluğunun ve acılarının ne olduğunu bilmez duruma düşüyor.

İnançlar ve sömürge durumdan kurtulmak için yapılan savaşları kutsal görmek insanlık tarihinde normal görülmektedir. Gerçi inanç sistemleri ve tanrılar adına yapılan savaşların tümü haksız savaşlar kategorisine alınırsa yanlışlık yapılmaz. Yeni yerleri sömürgeleştirmek için yapılan savaşları kutsamak bölgemizin emperyalistlerine özgü olmalıdır.

Düşmanlık yaratma ve süreklileştirme bölgenin egemenlik sistemlerinin politikasıdır. Bunlar düşmansız yaşayamaz. Kurdukları dostluklar da geçidir ve devreden çıkmaya her zaman hazırdır. Türkler ve Farslar başka milletler ile dostluk ve düşmanlığı kendilerinin tek taraflı menfaatleri üzerinden şekillendiriyorlar. Bu nedenle dostlukları ve düşmanlıkları işlerine geldiği sürece törensel özellik gösterir.

Her milletle dayanışmadan ve kalıcı dostluktan bahsedilir ama kendilerine ihanetle suçlamadıkları tek bir halk yoktur. İnsani ve geçerli hukuk[1] yönünde anladıkları dostluğun tek bir ölçütü vardır. Kendilerine hizmet etmek, bütün varlıklarını onlara peşkeş çekmek ve hayatın her anında ona hazır olmaktır.[2]

Osmanlı sürekli işgaller peşinde koşan dönemin önemli emperyalist devletidir. Üretme ve ürettirme yeteneği olmadığı için hazıra konma ve talanlar yaparak sömürme siyasetini yürütmüştür. Bu nedenle sürekli yeni bakir yerleri işgal etmek zorunda kalmıştır. Zorlandığında sadece geçici uzlaşma yolu aramış ve yeni yerlerin işgali için eski işgal bölgeleri ile ittifaklar kurmaya çalışmıştır.

Bu gerçekleri bilmeden Türkiye’nin başka bir ülke ile savaşa girip girmeyeceğini tahlil etmek kolay değildir. T.C. Osmanlı’nın devamıdır. 1800 yılının başından sonra dünyanın egemen güçleri bölgenin dengesi için Osmanlı ve devamına varlık ortamı hazırlamışlar. Savaş aygıtının varlığı bölgenin otokton halkları dışında herkesin işine gelmiştir.

İttihat ve Terakki anlayışının kesin hakimiyeti ile birlikte Osmanlı[3] ve T.C. asker devleti olmuştur. Siyasetin ve ekonominin belirleyicisi güvenlik güçleri olmuş. Unutmayalım silahlı kuvvetler devlet içinde bir paralel yapılanma yaratmış. Ekonomi ve sağlıktan tutun kültürel kurumlara kadar bir devlette bulunması gereken bütün kurumlar silahlı güçleri oluşturan yapının içinde aynen inşa edilmiştir.

Osmanlı’nın eski işgal alanlarını vatan olarak kabullenen bir anlayış devletin kuruluş felsefenin temelini oluşturmaktadır.[4] Devlet varlığını otokton halkların yokluğu ve düşmanlığı üzerine kurmuştur. Örneğin Kurdistan kurulur ve uygar dünyada varlığı kabul edilir ise İran ve Türkiye mevcut haliyle kalmaz.

Devletin Osmanlı anlayışından kopmadığının ve yayılma siyasetini takip edeceğinin açık ve net göstergeleri vardır. Aşağıda listelenen ve Türkiye’nin Irak, Suriye ve Libya’da bulunan askeri üslerinin sayısı anlamlıdır. Diğer ülkeleri listelemeye kalkarsak bu makalenin satırlarını boşuna uzatmış oluruz. Yapay zekaya sorular sorulursa hepsi doğruya yakın görülür.

Türkiye’nin Suriye’de 126 askeri noktası vardır. Bunlara idari ve yönetsel karargahlar ve Türkiye’ye bağlı vekil güçler dahil değildir. Bu üslerin bulunduğu yer ile sayıları şöyledir:

Halep (Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Bölgeleri): 58 askeri nokta

İdlib (Gerginliği Azaltma Bölgesi): 51 askeri nokta

Rakka (Barış Pınarı Bölgesi): 10 askeri nokta

Haseke: 4 askeri nokta

Lazkiye: 2 askeri nokta

Hama: 1 askeri nokta

 

Sahada konuşlu bulunan Türk askeri mevcudiyetinin operasyonel yoğunluğa göre 10.500 ila 15.000 asker arasında değiştiği; tugay seviyesindeki bu gücün yüzlerce tank, zırhlı araç ve topçu bataryası ile desteklendiği belirtilmektedir. Hava gücü ve kullanımı önemli avantajlardır.

Lazkiye, İdlib ve Hama farklı özellik taşıyan bölgelerdir. PKK gerekçesi hiçbir anlam ifade etmiyor.

Türkiye'nin Irak'ta 6 ana askeri üssü ve 100’den fazla ileri üs bölgesi/askerî kontrol noktası bulunmaktadır. Yeni Ziya Gökalp ve elemanları ile devreye sokulan proje gereği Irak ve KRG denetiminde olmayan yerlerde üs sayısı artış gösteriyor.

Ankara, terörle mücadele ve sınır güvenliği kapsamında Irak'ın kuzeyindeki askeri varlığını gizli tutsa da uluslararası savunma raporları, Irak makamlarının resmi sunumları ve açık kaynaklı veriler şu detayları ortaya koymaktadır:

Ana Askeri Üsler

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK) lojistik, komuta ve operasyonel merkez olarak kullandığı 6 ana üs bölgesi şunlardır:

Haftanin

Metina

Zap

Avaşin-Basyan

Hakurk

Başika (Gedu) Üssü: Musul yakınlarında yer alan ve uzun süredir DEAŞ/terörle mücadele eğitimi için kullanılan bu üs stratejik bir öneme sahiptir. (Eylül 2026'da Bağdat ve Ankara arasında varılan yeni güvenlik mutabakatı uyarınca Başika Üssü'nün Irak Federal Hükümeti'ne kademeli olarak devredilmesi süreci başlatılmıştır).

 

İleri Harekât ve Gözlem Noktaları

"Terörü kaynağında yok etme" stratejisiyle yürütülen Pençe operasyonları (Pençe-Kilit, Pençe-Kaplan vb.) kapsamında, Türkiye sınırından Irak içerisine doğru 40 kilometreye varan bir derinlikte geçici güvenlik şeritleri oluşturulmuştur. Bu hat boyunca tahkim edilmiş 100'ün üzerinde ileri karakol, üs bölgesi ve gözlem noktası aktif olarak kontrol edilmektedir.

Bölgede görev yapan net personel sayısı güvenlik gerekçesiyle resmi olarak açıklanmasa da askeri uzmanlar sahadaki Türk askeri mevcudiyetinin operasyon durumuna göre 4.000 ile 10.000 asker arasında değiştiğini tahmin etmektedir. Bunun 10 katından fazlası da her an hareket edecek şekilde Türkiye sınırları içinde tutulmakta.

Üslerin bulunduğu yerlerin geçmişine bakarsak ortam hazırlama projesi ile karşılaşabiliriz. Yerleşik halkın oradan uzaklaştırılması ve olası karşı çıkışın ortamının ortadan kaldırıldığı anlaşılabilir.

Türkiye'nin Libya'da 2 ana stratejik askeri üssü bulunmaktadır.

Türkiye'nin kullanımındaki bu iki kritik askeri tesis şunlardır:

El-Vatiyye (Al-Watiya) Hava Üssü

Misrata Deniz Üssü

Özellikle son 10 yılda T.C ordusu şehir içi savaş deneyimini de geliştirmiştir. Bunun ortamı karşılıklı devreye sokulan proje ile sağlanmıştır.[5]

Bizans-Osmanlı geleneğine sahip hiçbir ordu girdiği yeni yerden mecbur kalmadıkça kendi isteği ile ayrılmış değildir. Geçici güvenlik gerekçesi ile bir yere asker yollayan devlet geçici amacına ulaştıktan sonra geri gelmek istiyorsa neden oranın eğitim, kültür, dil ve sosyal yaşamına karışsın. Sivil kurumlara idareciler atanıyor ve çalışma, hizmet ile yürütme şartları belirlendiği gibi sürekliliği sağlanıyor.

Türkiye idari ve ekonomik olarak ciddi sıkıntı içindedir. Güvenlik harcamaları GSMH’nın %8’ni geçmiş bulunmaktadır. Dünya ölçeğinde oldukça yüksek orandır. Ayrıca bu ekonomiden yararlanan kesim vardır ki onlar hızla yönetim üzerinde etkilerini tahkim ediyorlar.

Türkiye’de hızla sermaye el değiştiriyor veya yeni sermaye gurupları oluşuyor. Savaş ve savaş sonrası ekonomik koşullar yeni sermaye gurupların palazlanması için önemli ortam hazırlar. Dünyada da hep böyle olmuş.

Ayrıca otoriter sistemlerin varlıkları süresince sermaye guruplarının bir kısmının desteğine ihtiyaç duyduğu bilinmektedir. Desteği verecek olanlar da ortamdan yararlananlardır.

Ortadoğu, Yakındoğu ve Kafkaslar yeniden şekillendiriliyor. Uzakdoğu’nun (Asya) şekillenmesi ve hesaplaşmaları için bu sürecin tamamlanması gerekiyor. Statünün değişmesinde İran ve Türkiye zarar görecek. Bu iki devlet bütün hesaplarını bunun durdurulması üzerine kurmuş bulunmaktadır.

Askeri olarak alınan pozisyonlara bakılınca Türkiye fiilen savaşın(ların) parçasıdır. Topyekûn (konvansiyonel) savaş yok ama olmayacağı anlamına gelmez. Bu kadar askeri yayılmanın kapsamlı savaşla sonuçlanacağını geçmiş deneyimler gösteriyor. Yeni dünya düzenini devreye sokanlar bir süre için bundan yararlanmaya çalışacaklar.

Bu durumdan bölgenin milletleri ve süre içinde dünyanın egemen devletlerinin rahatsız olmaması mümkün değildir. Karşı tavır gelişir ve savaşla sonuçlanır.

İran ve Türkiye normal koşullarda bir başka devlet ile direk savaşa girmeden kaçınır. Sorunlu yönetim yapıları askeri olarak güçlü olsa da bunun doğurduğu ek sorunlarla başa çıkamaz. Karar vericiler bunu bilir. Ayrıca bir ülke ile savaş kısa süreliğine toplumsal desteği maksimum seviye çıkarsa da baskılanmış aidiyetler yeniden kendilerini tahkim etmenin koşulunu elde ederler. Ekonomik nedenlerden dolayı çıkar gurupları arasında paylaşımda sorun yaşanır. Bunlar iç savaşı tetikleyebilir. Suriye ve son 15 yılda Ortadoğu’da yaşananlar belirti olarak karşımızda duruyor.

Yakındoğu, Uzakdoğu ve Kafkaslardaki mevcut durum sürdürülebilir değildir. Devletler hızla silahlanıyor ve güvenlik üzerinde ittifaklar şekillendirilmeye çalışılıyor.[6] Her devlet kendi tedbirini almaya çalışıyor gibi görülüyor. Tedbirler alınıyor ama mevcut devletlerin karar vericileri arasında çılgın kararlar verenler her an çıkabilir.

Ortam ve görüntü savaş kokuyor ve Türkiye istemese de yukarıda anlatılan yayılmalar yüzünden komşu ülkeler başta olmak üzere başka ülkeler ile savaşa girebilir diye düşünüyorum.

Savaşı isteme eğilimimiz olamaz. Başlarsa büyük yıkımlara neden olabilir ve yaşam koşulları katlanılamaz hale dönüşür. Çok az bir kesim inanılmaz sermaye birikimi yapabilir ama halkın çoğunluğu ile devletlerin kaybının sınırı olmaz.

Umarım diyaloglarla sorunların çözüm tercih edilir. Çok da umutlu değilim…..

Şefik Çolak

Endüstri Mühendisi

13.10.2026

 

[1] Geçerli hukuktan anladıkları onların dönemsel menfaatine uygun olan kendi arzularıdır.

[2] Bu anlayış kuruluş esasında gelmekte ve devşirmelerin gelecek korkusu üzerine tasarlanmıştır. Bu anlayış devam ettiği sürece mazlum milletlerin devşirmeler ile demokrasi esasları etrafında uzlaşması olanaksız.

[3] Osmanlı da asker veya paramiliter devlet olarak algılanabilir. Bizans’ta yapılan darbe ile son şeklini almıştır. Yöneticilerin tümüne yakını askerdir. Ali Kemal Yıldırım’ın Rum Selçuklu ve Beylikler Döneminde Anadolu’da Türkler, Kürtler ve Moğollar (DOZ Yayınları) kitabında Osmanlı’nın kuruluş felsefesi için kayda değer veriler ve belgeler vardır. Aynı yapı kendisini bugüne kadar korumuş bulunmaktadır.

[4] Sürekli başka topraklar üzerinde hesap yapan bir devlete komşu devletlerin güven duygusu içerinde olması düşünülemez. Birkaç yüz yıl önce olanların tekrarlanacağını bildiklerinden dolayı tetikte beklemekten başka çözüm bulmazlar. Kirkuk, Mosul ve Halep için yapılan resmî açıklamaları amacın dışa vurumudur.

[5] Hendek olayları en az Dersim Katliamı kadar Kurdlere yönelik önemli projedir. Aynı zamanda asker için yeni savaş tipinin tatbikatıdır. Çok fazla amacı olan bu projenin karar vericileri hala hesap vermenin dışında kalmaya çalışıyorlar.

[6] Mekke anlaşması sürdürül şansını kaybetmeye gebe gibi görülüyor. Pakistan’ın katılması devletlerin niyetleri açısında önemlidir. CENTO’nun yeni bir versiyonu düşünülenin dışa vurumunu kolaylaştırıyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar