Trump Kürtler için mi sorun, yoksa Kürtler Trump için mi bir yük?
Çetin Çeko
Kürtler bu savaşta özne olamadı; karar alma süreçlerine dahil edilmeden bedel ödeyen bir nesneye dönüştü. Ne müttefik sayıldılar ne de tarafsız kabul edildiler. Bu gri alan, Kürtlerin güvenliğini daha da kırılgan hale getirdi.
Savaşın ilk bombaları İran İslam rejiminin üzerine düşmeye başladığında, Washington’un İran’a karşı yürüttüğü saldırının bütünlüklü bir stratejiden yoksun olduğuna dair işaretler de ortaya çıkmaya başladı. Sahadaki gelişmeler ilerledikçe yerini kafa karışıklığına, çelişkili mesajlara ve birbirini boşa düşüren açıklamalara bıraktı. Bu karmaşanın en görünür yüzü ise, tahmin edileceği üzere, Donald Trump’tı.
Savaşın başlamasından yalnızca birkaç gün sonra Trump kameraların karşısına çıkarak bazı Kürt liderlerle görüştüğünü duyurdu. Mesud Barzani, Bafel Talabani ve Mustafa Hijri ile yapılan bu temaslar, Washington’un İran’a karşı savaşta Kürtlerle ortaklık yapabileceği yönündeki beklentileri artırdı. Amerikan basını, CIA’in bazı Kürt grupları silahlandırma ihtimalini değerlendirdiğini yazdı.
Ancak bu söylem kısa sürede tersine döndü. Trump, birkaç gün sonra yaptığı açıklamada “Kürtlerin savaşa katılmasını beklemiyoruz” diyerek geri adım attı. Nisan ayının başına gelindiğinde ise bu kez Kürtlerin çatışmalara dahil olmasının “ciddi problemler ve tehlikeler” yaratacağını söyleyerek açık bir uyarıda bulundu. Aynı gün yaptığı bir başka açıklama ise tartışmayı daha da alevlendirdi: ABD’nin İran’daki protestoculara Kürt aracılar üzerinden silah gönderdiğini iddia etti. Kürt siyasi ve askeri yapıları bu iddiaları derhal yalanladı.
Bu zikzaklı söylem yalnızca Trump’ın öngörülemez kişiliğini değil, Washington’daki karar alma mekanizmasının yapısal tutarsızlığını da gözler önüne serdi. Savaşın ilk aylarında ABD’nin bölgesel müttefikleri dahi Washington’un nihai hedefinin ne olduğunu anlamakta zorlandı.
Başlangıçta ABD ve İsrail, İran rejiminin devrilmesini açık hedef olarak ilan etti. Ancak kısa sürede iki başkent arasında yaklaşım farkı ortaya çıktı: Tel Aviv rejimin tamamen çökertilmesini savunurken, Washington daha sınırlı, “kadro değişimiyle” yönetilebilir bir dönüşüm çizgisine yöneldi.
Mart sonuna gelindiğinde ise bu hedef de geri plana itildi; “rejim değişikliği” söyleminin yerini, İran’ı kontrol altında tutmaya odaklanan daha dar bir strateji aldı. Hürmüz Boğazı’nın denetimi ve İran’ın bölgesel etkisinin sınırlandırılması öncelik haline gelirken, bu hızlı yön değişimi savaşın başından beri net bir stratejiden çok, anlık kriz yönetimiyle yürütüldüğünü ortaya koydu.
Doğu Kürdistan’daki Kürt gruplar, savaşın ilk aşamasında ABD ve İsrail’in açık hedefleri doğrultusunda olası bir kara operasyonuna destek vermeye hazır olduklarını ifade ettiler. Ancak bu irade hiçbir zaman somut güvenlik ve siyasi garantilerle desteklenmedi. Türkiye başta olmak üzere bölge ülkelerinin baskısı altında kalan Trump yönetimi, Kürt kartını masadan sessizce geri çekti.
Kürtlerin savaşa dahil olması bu kez “savaşı genişletir ve karmaşıklaştırır” gerekçesiyle dışlandı. Oysa bu tercih, askeri bir zorunluluktan çok Washington’un bölgesel dengeler karşısında geri adım atmasının bir sonucuydu. Böylece Kürtler açısından tanıdık bir döngü yeniden sahne aldı: Önce örtük vaatler, ardından stratejik yalnızlık.
Savaşın doğrudan tarafı yapılmayan Kürt bölgeleri, ironik biçimde savaşın en ağır sonuçlarıyla yüzleşti. İran’ın füze saldırıları ve vekil güçler üzerinden yürüttüğü operasyonlar en çok Güney Kürdistan’ı hedef aldı. İsrail’den sonra bölgede en yoğun saldırıya uğrayan coğrafya burasıydı.
Kürtler bu savaşta özne olamadı; karar alma süreçlerine dahil edilmeden bedel ödeyen bir nesneye dönüştü. Ne müttefik sayıldılar ne de tarafsız kabul edildiler. Bu gri alan, Kürtlerin güvenliğini daha da kırılgan hale getirdi.
Peki Kürtler mi ABD’nin niyetini yanlış okudu, yoksa Trump yönetimi mi baştan sona tutarsız davrandı? Mevcut tablo ikinci ihtimali daha güçlü kılıyor. Trump’ın sürekli değişen açıklamaları, ABD’nin bölgesel çıkarlarını tutarlı bir çerçevede yönetemediğini ve müttefiklerine güven vermekte zorlandığını gösterdi.
Bu belirsizlik yalnızca Kürtleri değil, İsrail’i de zor durumda bıraktı. Ortak hedefleri netleşmeyen bir savaş, hem diplomatik hem de askeri düzlemde ciddi boşluklar yarattı. İran ise tam da bu stratejik boşluklardan yararlanarak savaşın seyrini kendi lehine çevirmeye başladı.
‘Trump Kürtler için mi bir sorun, yoksa Kürtler Trump için mi?’ sorusu her ne kadar dikkat çekici olsa da, meselenin özü bu sorunun ötesinde, daha derin bir düzlemde ele alınmalıdır. Buradaki temel problem, tek başına bir siyasi liderin öngörüsüzlüğü ya da tutarsızlığı değil; Amerikan dış politikasının oluşumunda belirleyici rol oynayan kurumsal yapıların, Trump’ın çelişkili ve istikrarsız söylemleri karşısında sistematik bir sessizliği tercih etmeleridir. Bu durum, ABD’deki müesses nizamın işleyişinde yapısal bir aksaklığa işaret ediyor.
Bugün Amerikan stratejisi, küresel ölçekte tutarlılıktan çok, iç siyasi dengeler ve bölgesel ekonomik çıkarlar ile askeri dengelere göre şekilleniyor. Bu dalgalı zeminde Kürtler, bir kez daha global ve bölgesel güçlerin siyasetinde taktiksel bir araç olmaktan öteye geçemeyen bir aktör olarak konumlandırılıyor. Buna karşın Kürtler, güç ile güçsüzlük, dostluk ile terk edilmişlik arasındaki ince çizgide yürümeye devam ediyorlar.
Ancak bu durum, Kürt sorununun tarihsel, siyasal ve toplumsal temellere dayanan haklı ve meşru bir sorun olduğu ve adil, kalıcı bir çözüme ihtiyaç duyduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Aksine, güç ile güçsüzlük, ittifak ile terk edilmişlik arasındaki bu kırılgan konum, Kürt meselesinin geçici stratejik hesaplarla değil, evrensel ilkeler ve özgürlükler temelinde ele alınması gerektiğini bir kez daha ortaya koyuyor.
X: @cetin_ceko


YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.