Sömürgeciliğin Zihinsel Tezahürüne Bir Örnek
İbrahim Gürbüz
Frantz Fanon’ın sömürge uluslarına dair geliştirdiği analizler, yalnızca dışsal tahakküm biçimlerini değil, bu tahakkümün sömürgeleştirilen öznenin zihninde ve dilinde nasıl yeniden üretildiğini de ortaya koyar. Fanon’a göre kolonyal durum, bireyin kendi tarihine, diline ve kolektif varlığına yabancılaşmasına yol açar. Bu yabancılaşma ise çoğu zaman kişinin kendi ulusuna yönelik küçümseyici, dışlayıcı ve değersizleştirici söylemleriyle açığa çıkar. Fanon’un Siyah Deri, Beyaz Maskeler eserinde ayrıntılı biçimde ele aldığı “aşağılık kompleksi” ve içselleştirilmiş kolonyal bilinç kavramları da bu durumu açıklar.
Bu teorik çerçevede, Haydar Ergül’ün “Kürdler tarihte doğru dürüst devlet kuramamışlar. Ama böyle devlet kültürü olmayan Kürdler, merkezi anlamda birleştiren bir yapıya ulaşmadığı için hiçbir zaman işgalci olmamıştır. Başka coğrafyalarda hükümran olamamışlardır. İktidar kültürü çok zayıf, etkileri yaygın ama çok zayıf. Kürdlerde daha çok komünal hayat kültürü etkili olduğu için Kürdler genelde daha yataydır. Toplum yataydır dikey değildir. Tepkisel bazı çıkışlar olur ama bunlar çok marjinal kalır. Kürdler tarihin hiçbir döneminde tek başına bir devlet kurmadıkları için böyle bir kültürleri de yok. Ancak özgürlükleri çevre halklarla, toplumla kurduğu ilişkilerle, süreçle bağlantılıdır. Bu koşullar ancak sosyalist düşünce ile sağlanır. Kapitalist düşünce bunu başaramaz… Ayrıca Kürdlerde milliyetçilik çok cılızdır. Kendine Kürd milliyetçi diyenler var. Bunların ne dediği bile belli değildir” şeklinde çeşitli konuşmalarında ve video paylaşımlarında dile getirdiği, Abdullah Öcalan’ın paradigmasına referansla şekillenen söylem; yalnızca siyasal bir görüş olarak değil, aynı zamanda Fanoncu anlamda içselleştirilmiş kolonyal söylemin yeniden üretimi olarak da değerlendirilebilir. Çünkü bu söylem içerisinde Kürdlerin bir ulus olarak tarihsel ve siyasal yeterliliği sorgulanmakta, devlet kurma kapasitesi reddedilmekte ve Kürdlerin toplumsal varlığı belirli siyasal sınırlar içerisinde tanımlanmaktadır.
Nitekim Öcalan paradigmasının sözcülüğünü yapan Haydar Ergül’ün bu söylemi, sömürgeci Türk devletinin siyasal liderleri, çok sayıda generali ve devlet adına konuşan araştırmacılarının Kürd meselesine yönelik benzer yaklaşım ve ifadeleriyle dikkat çekici paralellikler taşımaktadır. Bu nedenle söz konusu yaklaşım yalnızca bireysel bir değerlendirme olarak değil, tarihsel süreç içerisinde farklı aktörler tarafından yeniden üretilen daha geniş bir ideolojik söylemin parçası olarak da okunabilir. Bununla birlikte Kürd dili ve kolektif kimliğine yönelik küçümseyici ve değersizleştirici yaklaşımların da dolaşıma sokulduğu görülmektedir. Bu durum, bireysel bir görüş olmanın ötesinde, kolonyal ideolojinin yeniden üretildiği ve meşrulaştırıldığı bir söylem olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu çerçevede değerlendirildiğinde, Öcalan ve onun paradigmasının sözcülüğünü yapan Haydar Ergül’ün söylemleri, Kürd meselesini yeniden yaklaşık elli yıl önceki tartışma düzlemine çekme eğilimi göstermektedir. Bilindiği gibi Kürdler elli yıl önce, “Kürdler vardır”, “Kürdistan vardır”, “Kürdler bağımsız örgütlenmelidir” ve “Kürdler sömürge bir ulustur” “ Kürdistan sömürge bir ülkedir” tezleri etrafında Türk sol çevreleriyle yoğun teorik ve siyasal tartışmalar yürütmekteydi. Günümüzde ise Öcalan ve Haydar Ergül’ün ortaya koyduğu yaklaşımın, tartışmayı yeniden bu tarihsel aşamaya geri çektiği ve Kürd meselesini daha ileri bir siyasal zeminden değil, geçmişte aşılmış olduğu düşünülen bir tartışma alanından yeniden kurmaya çalışmaktadırlar.
Bu nedenle burada ortaya çıkan durum, yalnızca bir düşünsel farklılık olarak değil, aynı zamanda tartışmanın yönünü geriye doğru taşıyan bir müdahale biçimi olarak da değerlendirilebilir. Kürdlerin dünyadaki yeri, siyasal statüsü, ulusal hakları ve geleceğine ilişkin daha geniş ve ileri tartışma alanlarına yönelmek yerine, tarihsel olarak daha önce yoğun biçimde tartışılmış ve belirli ölçülerde aşılmış meselelerin yeniden merkeze taşınması dikkat çekicidir. Bir dönem sömürgeci çevrelerin “Kürd yoktur”, “Kürdler Türktür” biçimindeki söylemleriyle Kürdleri belirli bir tartışma alanına çekme girişimlerinin, bugün farklı bir biçimde ve farklı kavramsal çerçevelerle yeniden üretilmeye çalışıldığını görüyoruz. Bu nedenle tartışmanın yeniden aynı eksene hapsedilmesi yerine, daha ileri teorik ve siyasal tartışma alanlarına yönelmek daha anlamlıdır.
Burada dikkat çekici olan nokta, bu ifadelerin yalnızca dışsal egemenlik söyleminin tekrarı olmamasıdır. Aynı zamanda bu söylemler, Kürd ulusunun içinden bir aktör tarafından propagatif biçimde yeniden üretilmektedir. Fanon’un işaret ettiği gibi, sömürgeleştirilen özne çoğu zaman yalnızca egemenin dilini ödünç almakla kalmaz; onu içselleştirir ve kendi ulusuna yöneltir. Bu ise sömürge psikolojisinin en derin biçimlerinden biri olan “kendi kendini inkâr” sürecine işaret eder.
Bu bağlamda, Ergül’ün Öcalan paradigmasının sözcülüğünü üstlenmesi ve bu paradigma doğrultusunda Kürdlerin ulusal varlığına, diline ve tarihsel kapasitesine yönelik değersizleştirici söylemleri yeniden üretmesi, Fanoncu perspektiften yalnızca politik sadakatle açıklanamaz. Bu durum aynı zamanda özgüven kaybı, kolektif değersizleşme ve epistemik yabancılaşma gibi daha derin psikopolitik süreçlerin bir yansımasıdır.
Dolayısıyla burada ortaya çıkan söylem, Fanon’un tarif ettiği biçimiyle zihinsel kolonizasyonun içselleştirilmiş bir formu olarak değerlendirilebilir. Buradaki temel mesele, bu söylemi Frantz Fanon’un psikolojik ve sosyolojik çözümlemeleri çerçevesinde değerlendirerek, sömürge koşullarının Kürd ulusu içinde yarattığı aşağılık duygusu, öz-değer kaybı ve bunların ideolojik yansımalarını görünür hale getirmektir.
Öcalan’ın paradigmasının sözcüğünü üstlenen Haydar Ergül’ün kendi milletini “yetersiz”, “tarih dışı” ve “siyasal özne olmaya ehil olmayan” bir topluluk gibi sunan söylemi, yüzeyde rasyonel ya da ahlaki bir tevazu gibi görünse de, özünde sömürgeleştirilmiş bilincin en ileri biçimlerinden birini temsil eder. Kürdlerin tarihsel olarak devlet kurma kapasitesine sahip olmadığı, dillerinin ilkel olduğu ve siyasal iktidar talebinin “gerçekçi olmayan” bir arzu olarak görülmesi gerektiği yönündeki düşünceler, dışarıdan dayatılmış bir inkârın ötesinde, kolonyal ideolojinin içeriden yeniden üretilmesi anlamına gelir.
Bu noktada mesele, Kürdlerin devletsizliğini tarihsel bir olgu olarak tartışmak değildir. Asıl sorun, bu durumu doğal, meşru ve hatta bir erdem gibi sunan zihinsel yapının kendisidir. Günümüzde tarihsel süreç içinde Kürdlerin birçok devlet ve imparatorluk kurduğu hem Kürd hem de yabancı tarihçilerin ortaya koyduğu çok sayıda belge ve araştırmayla ortaya konulmuştur. Ancak sömürgeleşmiş zihniyetin kendi milletini küçümseyerek “Kürdler tarihte hiçbir devlet kurmamıştır” şeklinde bir söylem üretmesi, burada sözünü ettiğimiz zihinsel kolonyalizmin açık bir yansımasıdır.
Frantz Fanon, sömürgeciliğin en kalıcı etkisinin askerî ya da ekonomik değil, psikolojik ve ontolojik olduğunu vurgular. Ona göre sömürgeleştirilen özne, bir noktadan sonra baskıyı dışarıdan değil, kendi iç sesinden duymaya başlar. Kendi milletini aşağılayan Kürd söylemi de tam olarak bu içselleştirilmiş şiddetin ürünüdür. Kürd, artık kendisini sömürgecinin bakışıyla görür; kendi tarihini yetersizlik, kendi dilini eksiklik, siyasal taleplerini ise aşırılık olarak kodlar. Böylece sömürgeciye ihtiyaç kalmaz; çünkü özne, kendi kendisinin gardiyanına dönüşmüştür. Fanon’un “kolonyal nevroz” dediği bu durum, özgürleşme arzusunun yerini kişinin kendi yokluğunu rasyonel gerekçelerle savunmasına bırakır.
Bu içselleştirilmiş aşağılanmayı en berrak biçimde çözümleyen düşünürlerden biri de Albert Memmi’dir. Memmi’ye göre sömürge düzeni yalnızca sömürgeciyi değil, sömürgeleştirilen bireyi de dönüştürür; hatta onu kolonyal düzenin en sadık savunucularından biri hâline getirebilir. “Kürdlerin devlet geleneği yoktur” ya da “Kürdler ancak başkalarının yanında komünal bir yaşamla var olabilir” türünden iddialar, Memmi’nin tarif ettiği biçimde, sömürgecinin argümanlarının kolonize edilen tarafından yeniden üretilmesidir. Bu söylemde Kürd, kendi milletini diğer milletlerle eşit görmez. Ancak bunu açık bir aşağılama diliyle değil; “tarihsel gerçekçilik”, “bilimsellik” ya da “ahlaki alçakgönüllülük” kisvesi altında yapar. Böylece kolonyal aşağılanma, kaba bir inkâr olmaktan çıkıp entelektüel bir pozisyona dönüşür.
Aimé Césaire ise bu tür söylemlerin dayandığı “ilkel halk” ve “medeniyet” ayrımını kökten reddeder. Césaire’e göre kolonyalizm, sömürgeleştirdiği ulusları geri bulmaz; onları bilinçli biçimde geri bırakır ve ardından bu geri bırakılmışlığı doğal bir eksiklik gibi sunar. Kürdlerin tarih boyunca devlet kurmalarının engellenmesi, siyasal varlıklarının parçalanması ve dillerinin yasaklanması da bu tarihsel sürecin sonucudur. Ancak kolonyal ideoloji, sonuçları neden gibi göstererek Kürdlerin yaşadığı tarihsel tahribatı onların “doğal yetersizliği”ne bağlar. Césaire’in ifadesiyle bu, tarihin ters yüz edilmesidir: Fail görünmez hâle gelirken mağdur suçlu ilan edilir.
Dil meselesi, içselleştirilmiş inkârın en derin alanlarından biridir. Ngũgĩ wa Thiong’o, bir ulusun kendi dilini aşağılamasının yalnızca estetik ya da iletişimsel bir tercih olmadığını, bunun doğrudan zihnin teslim alınması anlamına geldiğini söyler. Kürdçeyi “ilkel” gören bir Kürd, aslında kendi düşünme, hayal kurma ve dünya kurma kapasitesini de inkâr etmiş olur. Bu noktada “devletsizlik” ve “komünal yaşam” söylemleri, masum bir alternatif olmaktan çıkar ve siyasal iktidar fikrinden bilinçli bir geri çekilmeye dönüşür. Ngũgĩ açısından bu durum, dekolonizasyon değil; kolonyal sınırların içselleştirilerek kabul edilmesidir.
Bu tartışmanın Kürd bağlamındaki en güçlü ve tarihsel olarak temellendirilmiş çözümlemelerinden biri de İsmail Beşikçi tarafından yapılmıştır. Beşikçi, Kürdlerin devletsizliğini kültürel ya da tarihsel bir eksiklik olarak değil, uluslararası kolonyal paylaşımın doğrudan sonucu olarak değerlendirir. Kürdistan’ın parçalanması, Kürdlerin siyasal özne olmaktan zorla çıkarılması anlamına gelir. Bu durum Kürdlerin yetersizliğini değil, maruz kaldıkları yapısal şiddeti gösterir. Öcalan ve sözcüsü Haydar Ergül, “Kürdler devlete layık değildir” ya da “ancak komşu halklarla iç içe, komünal biçimde yaşayabilirler” türünden söylemleri ise Beşikçi’ye göre eşitsizliği normalleştiren kolonyal bir maske işlevi görür. Çünkü bölgeye sonradan gelen alakton Türkler ve Araplar ile otokton bir halk olan Farslar için devlet kurma hakkı doğal ve meşru kabul edilirken, aynı hak Mezopotamya’nın en eski otokton halklarından biri olan Kürdler söz konusu olduğunda “tehlikeli”, “gerçek dışı” ya da “aşırı” olarak nitelendirilmektedir.
Sonuç olarak bu söylem, anti-Kürd bir iç kolonyal ideoloji olarak değerlendirilebilir. Frantz Fanon, Albert Memmi, Aimé Césaire, Ngũgĩ wa Thiong’o ve İsmail Beşikçi’nin ortaklaştığı temel nokta şudur: Kendi milletini aşağılayan bilinç, özgürleşmenin değil, sömürgeleştirmenin en ileri aşamalarından biridir. Bu durumu aşmak ise yalnızca dışsal baskılara karşı mücadeleyi değil, aynı zamanda içselleştirilmiş inkâra karşı zihinsel bir kopuş sağlayacak adımların atılmasını da gerektirir. Bu ise dilsel, zihinsel, epistemolojik ve ontolojik dekolonizasyon süreçleriyle mümkün olabilir.
18.05.2026


YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.