Çetin Çeko

Çetin Çeko

Yazarın Tüm Yazıları >

Şam-Rojava anlaşmasında üç olası senaryo

A+A-

 Çetin Çeko

Şam-Rojava anlaşması, Kürtler için anayasal bir özerkliği garanti etmese de, mevcut koşullarda kısmi özerklik alanlarını korumayı amaçlayan, zaman kazandırıcı bir zorunlu uzlaşı niteliği taşıyor.

Kürtler açısından bakıldığında, 30 Ocak’ta Şam’daki Geçici Hükümet ile Rojava Kürt özerk yönetimi arasında varılan anlaşma, ideal bir siyasal çözüm sunmuyor. Ancak sahada 6 Ocak’tan itibaren yoğunlaşan askerî baskı ve Washington’un Şam, Ankara ile Körfez ülkeleri lehine kurduğu güç dengesi göz önüne alındığında, ortaya çıkan sonuç Kürtler açısından stratejik olarak kabul edilmesi gereken, sınırlı da olsa bir ‘zorunlu uzlaşı’ niteliği taşıyor.

Anlaşma, Kürtlerin federal, ademi merkizyetçi ya da kurumsallaşmış özerklik taleplerini güvence altına almamakla birlikte, mevcut konjonktürde doğrudan askerî tasfiye, zorla merkezîleşme veya siyasî dışlanma risklerini sınırlayan geçici bir denge mekanizması işlevi görüyor. Bu yönüyle söz konusu uzlaşı, Kürt hareketi açısından stratejik bir kazanımdan ziyade, zaman kazanmaya ve sahadaki güç kaybını yönetilebilir düzeyde tutmaya yönelik zorunlu bir geri çekilme olarak okunabilir.

Gelinen nokta itibariyle kabaca üç olası senaryodan söz edebiliriz.

Mevcut dengeler çerçevesinde iyimser senaryo, taraflar arasında tesis edilen ateşkesin kalıcı bir güvenlik düzenlemesine evrilmesi ve Şam yönetimi ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında güvenlik ve sivil idare gibi başlıklarda işlevsel uzlaşıların geliştirilmesi üzerine gelişebilir. Bu çerçevede Haseke, Kamışlo ve Kobani başta olmak üzere Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde yerel idari yapıların ve asayiş mekanizmalarının, aşamalı bir biçimde merkezi devlet yapısına entegre edilmesi söz konusu olurken; Kürtçe eğitimin sürdürülmesi, kültürel hakların korunması ve sınırlı da olsa yerel temsiliyetin fiilen devam etmesi mümkün hale gelebilir.

Askerî düzlemde ise SDG unsurlarının Suriye ordusu bünyesinde, tümen ya da kolordu yapıları içinde görece özerk tugaylar şeklinde konumlandırılması, orta vadede Kürt siyasal ve askerî kadrolarının rejim sistemi içerisinde kısmi bir yer edinmesine imkân tanıyabilir. Bu senaryo, Kürtlerin kurumsallaşmış kendilerine ait öz-yönetim statüsünü fiilen sona erdirirken, Irak Kürdistanı’ndan farklı olarak federal nitelik taşımayan; ancak azınlık hakları ve yerel idare pratiklerine dayalı daha sınırlı, yerel yasa yapma yetkisi olmayan ve merkezle uyumlu bir yönetişim modelinin kalıcılaşmasını öngörebilir.

İyimser senaryonun sürdürülebilirliği, yalnızca Şam yönetimi ile SDG arasında geliştirilecek iç uzlaşılara değil, aynı zamanda uluslararası toplumun –özellikle ABD Kongresi, Fransa ve İsrail gibi aktörlerin– Kürtlere yönelik caydırıcı ve koruyucu kapasitesini muhafaza etmesine de bağlıdır. Bu aktörlerin diplomatik baskı, yaptırım mekanizmaları, askerî varlık veya istihbarî destek gibi araçlarla sürece dolaylı biçimde müdahil olmaları, Şam’ın mutlak merkezîleşme ve tek taraflı tasfiye politikalarına yönelmesini sınırlandırıcı bir rol oynayabilir.

İkinci senaryo, uzlaşma sürecinin formel düzeyde korunmasına karşın, fiilî uygulamalarda vaat edilen hakların sistematik biçimde işlevsizleştirilmesine dayalı bir “kontrollü normalleşme” modelini öngörebilir. Bu çerçevede ateşkes ilk aşamada muhafaza edilirken, Şam yönetimi güvenlik ve idari alanlarında mutlak denetim tesis ederek yerel meclisleri, asayiş yapıları ve özerk yönetim pratiklerini aşamalı bir tasfiye sürecine tabi tutabilir.

Kürtçe eğitim ve kültürel haklar idarî metinlerde korunuyor görünse de, bütçe tahsislerinin kısıtlanması, kadro onay mekanizmalarının merkezîleştirilmesi, müfredat müdahaleleri ve güvenlik aygıtlarının baskısı yoluyla bu alanlar fiilen daraltılabilinir. Aynı süreçte, rejime mesafeli Kürt siyasal ve toplumsal aktörler hukuki ve idarî araçlar kullanılarak sistem dışına itilebilir.

Askerî düzlemde ise SDG mensuplarının önemli bir kısmı tayin, disiplin ve sicil kontrolü üzerinden atomize edilerek kolektif komutadan koparılabilir. Bu senaryoda kısa vadede kitlesel şiddet, zorunlu göç ya da açık bastırma politikaları gündeme gelmeyebilir; ancak orta ve uzun vadede Kürt siyasal projesi kurumsal zeminini kaybederek çözülür ve Kürt meselesi yeniden devletin klasik asimilasyon ve güvenlik merkezli yaklaşımı içine hapsedilebilir.

Üçüncü senaryo, Şam ile Rojava özerk yönetimi arasında tesis edilen kırılgan uzlaşının güvenlik ikilemi ve çok aktörlü tehdit dinamikleri nedeniyle hızla çözülmesi ve anlaşmanın fiilen işlevsiz hâle gelmesi olasılığına dönüşebilir. Özellikle Ankara, kendi egemenliği altındaki Kürt ulusunun anayasal haklara sahip olduğu algısını sürekli pekiştirerek, Suriye’deki Kürtlerin elde edeceği sınırlı kazanımları stratejik bir tehdit olarak değerlendirebilir. Bu çerçevede Türkiye, HTŞ ve kendine bağlı çeteleri yeniden mobilize ederek, Kürt bölgelerinde çok aktörlü bir güvenlik baskısı yaratabilir.

Bu senaryoda Kürtler, eşzamanlı olarak hem rejimin doğrudan baskısı hem de Türkiye destekli silahlı grupların saldırılarıyla karşı karşıya kalarak çok cepheli bir güvenlik krizine sürüklenebilir.

Ele alınan bu üç senaryo, Kürt aktörlerin karşı karşıya olduğu risklerin kaçınılmaz olmadığını, aksine izlenecek siyasal ve kurumsal stratejilerle önemli ölçüde yönetilebilir olduğunu da ortaya koyuyor. En olumsuz senaryoların gerçekleşme ihtimalini sınırlamanın ilk ve temel koşulu, Rojava Kürdistanı'ndaki siyasal hareketlerin kendi içindeki parçalanmışlığı aşarak kapsayıcı bir birlik ve meşru temsiliyet zemini inşa etmeleridir. Bu çerçevede Güney Kürdistan ile sürdürülebilir ve kurumsallaşmış bir koordinasyonun korunması, yalnızca sembolik değil, pratikte yaşandığı üzere aynı zamanda diplomatik ve stratejik bir çarpan etkisi yaratma potansiyeline sahiptir.

Kısa vadede ateşkesin korunması ve anlaşmanın uygulama aşamalarında mümkün olan en geniş yazılı güvencelerin sağlanması, sürecin kırılganlığını azaltacak kritik adımlar arasında yer alıyor. Özellikle ABD ve Fransa gibi aktörlerin dâhil olduğu uluslararası arabuluculuk ve fiilî garantörlük mekanizmalarının kalıcı olması, Şam yönetiminin tek taraflı ihlallerini caydırıcı bir işlev görebilir. Ancak bu çabaların yalnızca ‘Rojava–Şam’ ikili eksenine sıkıştırılması, Kürtlerin manevra alanını daraltma riski de taşıyor.

Bu nedenle Suriye’de çoğulcu, yerinden yönetimi esas alan ve anayasal güvenceye dayalı bir dönüşüm perspektifini hedefleyen Arap muhalefeti, Dürzi, Alevi ve Hristiyan topluluklar gibi farklı toplumsal ve siyasal aktörleri kapsayan daha geniş bir demokratik ittifak hattının inşası, Suriye’nin genel siyasal dönüşümüne imkân sunabilir.

Böyle bir yaklaşım, hem rejimin güvenlik merkezli baskı politikalarını meşrulaştıran söylem zeminini zayıflatabilir hem de Türkiye başta olmak üzere bölgesel aktörlerin ‘bölücülük ve terör bölgesi’ iddialarını etkisizleştirebilir. Sonuç olarak Kürtlerin geleceği, yalnızca sahadaki güç dengelerine değil; bu dengeleri de aşan kapsayıcı bir siyasal vizyon ve diplomatik ilişkilere dayalı çok katmanlı ittifaklar kurabilme kapasitesine bağlıdır.
X: @cetin_ceko

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.