Resul Amed

Resul Amed

Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Kürt Halkını Büyük Oyun ve Yapısal Çıkmazla Karşı Karşıya Bırakan Etmenler Üzerine Akademik Bir Değerlendirme

A+A-

 

Kürt halkının son yıllarda karşı karşıya kaldığı siyasal ve askeri geri çekilişler, basit neden–sonuç ilişkileriyle açıklanamayacak ölçüde çok katmanlıdır. Organize olmuş, iyi eğitilmiş, modern savaş doktrinlerine hâkim bir gücün, kısa bir zaman dilimi içinde düzensiz silahlı yapılar karşısında geri çekilmesi; yüzeysel açıklamaların yetersizliğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu geri çekilişin Rojava Kürdistan sınırlarına kadar uzanması, meselenin askeri değil, esasen yapısal bir krize işaret ettiğini göstermektedir.

Bu sürecin “iç ihanet” kavramı ile tek başına açıklanması eksik bir okumadır. Deyrezor ve Rakka’da bazı aşiretlerin SDF’ye karşı tutum aldığı bilinmektedir. Ancak bu durum sahada öngörülmüş, askeri ve siyasi planlamalarda dikkate alınmıştır. Dolayısıyla yaşanan geri çekilmenin temel nedeni yerel aşiret dengeleri değildir. Sorunun kaynağı, daha derinde; siyasal yönelimlerde, söylem tercihlerinde ve uzun yıllara yayılan politik perspektiflerde aranmalıdır.

Bu noktada Türkiye eksenli ve çift yönlü politik söylemlerin belirleyici olduğu görülmektedir. Bu söylemler, günübirlik gelişmelerin ürünü değil; tarihsel olarak inşa edilmiş bir siyasal hattın devamıdır. 1997 yılında MGK’ya PKK hakkında verilen brifingler, bu hattın kurucu momentlerinden biridir. “Brifingi veren benim sözcümdür” yaklaşımı, yalnızca kişisel bir ifade değil; siyasal sorumluluğun ve yönlendirici iradenin açık bir göstergesidir. Bu anlayışı taşıyan siyasi partiler ve aktörler, sürecin kurumsallaşmasında belirleyici rol oynamıştır.

Bu siyasal hattın sahadaki karşılığı ise, özellikle Rojava’da görülen daraltılmış temsil biçimleridir. Siyasal öznellikten uzaklaşan, söylemini askeri metaforlarla sınırlayan bazı yapılar, Kürt siyasal alanının derinliğini zayıflatmıştır. Birlik ihtiyacının arttığı bir dönemde, parçalanmanın derinleşmesi tesadüf değildir. Burada devrik ama belirleyici olan şudur: birlik, ilke üzerinden değil; sadakat üzerinden kurulmak istenmiştir.

Bu sadakat ilişkisinin beslendiği toplumsal zemin ise, ağalık ve aşiretçilik kültürüdür. Bu bağlamda Urfa, yalnızca coğrafi bir alan değil; belirli bir siyasal zihniyetin merkezlerinden biri olarak öne çıkmaktadır. Urfa’da tarihsel olarak kurumsallaşmış ağalık ilişkileri, modern siyasal örgütlenme biçimleriyle hesaplaşmak yerine, bu örgütlenmeleri kendi kültürel kodlarına uyarlamıştır. Parti yönetimleri, kadro tercihleri ve tasfiye pratikleri; ilke ve liyakatten çok, aşiret bağı ve biat ilişkileri üzerinden şekillenmiştir. Böylece siyaset, halkın kolektif iradesini yansıtan bir alan olmaktan çıkmış; dar çevrelerin kontrol ettiği kapalı bir yapıya dönüşmüştür.

Bu zihniyetin sonuçları, tasfiye pratiklerinde daha görünür hâle gelmiştir. Tasfiye edilen kadroların ve hedef alınan toplumsal kesimlerin coğrafi dağılımına bakıldığında, Bingöl, Amed, Batman ve Dersim hattının öne çıkması dikkat çekicidir. Bu durum rastlantısal değildir. Söz konusu bölgeler, tarihsel olarak eleştirel düşüncenin, siyasal bilinç üretiminin ve itiraz kültürünün güçlü olduğu alanlardır. Amed’in siyasal merkez olma niteliği, Dersim’in tarihsel hafızası, Batman’ın emek temelli toplumsal yapısı ve Bingöl’ün sorgulayıcı ideolojik arayışları, bu bölgeleri tek tipleştirici siyasal anlayış açısından “sorunlu” kılmıştır.

Bu nedenle tasfiyeler, güvenlik gerekçeleriyle değil; düşünsel farklılıklar üzerinden işletilmiştir. Eleştiri, disiplin sorunu olarak değil; varoluşsal bir tehdit olarak görülmüştür. Devrik ama açık olan şudur: tasfiye, örgütsel düzeni korumak için değil; siyasal tekeli sürdürmek için kullanılmıştır. Bunun sonucu olarak Kürt siyasal hareketi, kendi iç çoğulculuğunu zayıflatmış; entelektüel ve toplumsal kapasitesini daraltmıştır.

Bu süreçte “PKK biterse sorun çözülür” şeklindeki indirgemeci yaklaşımlar da gerçeği örtmüştür. PKK’nin tarihsel olarak birçok aşama kaydettiği, ancak bu aşamaların defalarca geri döndürüldüğü bilinmektedir. Buradaki esas mesele, bir örgütün varlığı ya da yokluğu değil; Kürt halkının özgürlük talebinin sistematik biçimde sınırlandırılmasıdır. PKK gerillası, sosyolojik olarak Kürt halkının evlatlarından oluşmaktadır ve önemli bir direniş deneyimi ortaya koymuştur. Ancak bu deneyimin, düşman dengeleri gözetilerek ve Kürt halkının aleyhine sonuçlar doğuracak biçimde kullanılması, ciddi bir siyasal sorumluluk sorununu da beraberinde getirmiştir.

Kürt meselesinin tarihsel olarak ilk kez dünya siyasetinin merkezine taşındığı ve Birleşmiş Milletler gündemine girdiği bir dönemde, bu iç siyasal kriz daha da ağır sonuçlar doğurmuştur. Kürtleri baş düşman olarak tanımlayan, onurlu Kürt kadınlarının ve erkeklerinin yaşamını siyasal hesaplara feda eden anlayışlar, meşruiyetini yitirmiştir. Kürdistan coğrafyasının pazarlık konusu hâline getirilmesi, bu krizin en somut göstergelerinden biridir.

Sonuç olarak, Urfa merkezli ağalık ve aşiretçilik kültürü ile Bingöl–Amed–Batman–Dersim hattında yoğunlaşan tasfiye pratikleri, aynı siyasal zihniyetin iki yüzünü oluşturmaktadır. Biri itaati üretmiş, diğeri itirazı bastırmıştır. Bu yapı sürdürüldükçe, Kürt siyasal geleceğinin sağlıklı bir zemine oturması mümkün değildir. Türkiye ve İran eksenli politik yönelimlerin, Kerkük ve Kürdistan’ın çeşitli bölgelerinde yaşanan kayıplarla birlikte okunması zorunludur. Kürt halkının ödediği bedeller, bu hattın tarihsel olarak tükendiğini açıkça göstermektedir.

Tarih bu süreci kaydetmektedir.
Yalnızca yapılanları değil, susturulanları da.
Ve bu kayıt, silinmeyecektir.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.