Resul Amed

Resul Amed

Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Paradigmanın İflası ve Ulus Devletlerin Doğuşu (3)

A+A-

Resul Amed

Bu süreçte ulus devlet, geçmişte olduğu gibi sınırlarının etrafında kapalı çiftler kuran, içe büzülen bir yapı olmaktan çıktı. Kendi kabuğuna çekilen, dünyayla temasını keserek varlığını sürdüren bir formdan söz etmiyoruz artık. Tam tersine, dışa açılan; uluslararası piyasalara nüfuz eden, ürettiğiyle bu alanların kapısını zorlayan bir mekanizma söz konusu. Yetinmiyor bununla. Girdiği coğrafyada pazarın kendisini ele geçiriyor, modern araçlarla ucuz iş gücü havzalarını örgütlüyor, üretimi yerinde kurarak ekonomik olduğu kadar siyasal bir tahakküm alanı yaratıyor. Böylece ulus devlet denilen yapının merkezine, görünmeden ama belirleyici biçimde yerleşiyor.

Bu süreçte karşılaşılan manzara da şaşırtıcı değil. Gidilen ülkede burjuva sınıfı ya bu yeni düzene eklemleniyor ya da doğrudan bir distribütör konumuna indirgeniyor. Ulusal ekonomi, ulusal siyaset, ulusal irade gibi kavramlar tam da bu noktada içerden boşaltılıyor. Biçim yerinde duruyor, içerik ise başka bir merkezin iradesiyle şekilleniyor.

BM, AB ve NATO gibi üst yapılar bu dönüşümün kurumsal çerçevesini oluşturuyor. Devletin egemenlik alanı resmen ortadan kaldırılmıyor belki ama fiilen daraltılıyor. Güvenlikten hukuka, ekonomiden dış politikaya kadar belirleyici olan artık bu üst mekanizmalar. Buna karşılık Kürdistan, Katalonya ve İskoçya gibi ulusal gerçeklikler, kendi özerkliğini ve özgür alanını genişletme yönünde bir irade ortaya koyuyor. Bu yönelim, etnisiteye dayalı klasik ulus devlet modelini zorlayan temel dinamiklerden biri haline geliyor.

Bilgi meselesi de bu sürecin kilit başlığı. Artık bilgi saklı kalmıyor. Ne kadar bastırılmaya çalışılırsa çalışılsın, başka bir kanaldan akıyor. Yasaklandıkça çoğalıyor, parçalandıkça birleşiyor ve her alanda vücut buluyor. Toplumlar birbiriyle doğrudan temas kurabiliyor. Devletin bilgi üzerindeki tekelinin zayıflaması, meşruiyet zeminini de aşındırıyor.

Bu koşullarda ulus devleti eski haliyle korumak her geçen gün daha da zorlaşıyor. Uluslararası güç hareketliliği, geçişler ve halkların kendini ifade etme iradesi bu yapıyı sıkıştırıyor, uygulama alanını daraltıyor. Türkiye, İran ve Arap devletleri gibi yapılar tam da bu nedenle statükoya sarılıyor. Duvarlar yükseltiliyor, çitler çekiliyor; geçmişte İngiltere'de görülen yöntemler bugün başka coğrafyalarda yeniden sahneye konuluyor. Ancak sonuç değişmiyor. Ulus devlet ortadan kalkmıyor belki, fakat eski işlevini yerine getirecek koşulları da bulamıyor.

Bu tablo Kürdistan gerçekliğinde çok daha sert yaşanıyor. Asıl analiz ihtiyacı tam burada başlıyor. Ortadoğu'nun gericileşmiş yapısı, hegemon güçlerin talepleri ve bölgesel aktörlerin işlevsel tutumu bu süreci belirliyor. Osmanlı'nın son dönemini hatırlatan bir manzara var ortada. Çürümüş yapılar suni biçimde ayakta tutulmak isteniyor. 1915'te Viyana'da, İngilizlerin öncülüğünde Metternich çizgisinde imparatorlukları kurtarma girişimi neyi engelleyemediyse, bugün yaşananlar da benzer bir sonucu işaret ediyor. İmparatorluklar kurtulmadı; aksine sömürgeleşmiş, parçalanmış birçok ülke ortaya çıktı. Aynı akıbetin Türk, İran ve diğer bölge devletleri için geçerli olmayacağını düşünmek safdillikten başka bir şey değil. Bu sistemlerin ayakta kalacak hali yok; hegemon güçlerin bütün çabasına rağmen.

Kürdistan ise kritik bir eşikten geçiyor. Emperyal merkezler bu gerçekliği minimize etmeye, etkisizleştirmeye çalışıyor. Bölgesel güç dengelerine göre dizayn edilmiş, kontrol altında tutulan bir Kürdistan tercih ediliyor. Ortadoğu'yu sarsacak, kontrolden çıkacak, sermaye akışlarını etkileyecek bir Kürdistan ihtimali istenmiyor. Çünkü bu coğrafya kilit taşıdır. O taş yerinden oynadığında, bütün yapı temelden sarsılır.

Bu noktada PKK'nin durduğu yerin net biçimde görülmesi gerekir. PKK'yi, tek liderlik gücü haline geldiği dönem ile Öcalan'ın yakalanmasından sonraki süreç birlikte ele alınmadan sağlıklı bir değerlendirme yapılamaz. Uzun bir dönem boyunca bütün kararlar Öcalan tarafından alındı ve uygulandı. Karşı çıkmanın mümkün olmadığı bir yapı söz konusuydu. İmralı süreciyle birlikte hareket, Türkiye yurtseverliği eksenine çekildi. Yalçın Küçük'ün "ikinci Kuvayi Milliye'yi başlatıyorum" sözüyle örtüşen bir pratik hayata geçirildi.

Bu çizgiyi destekleyen kadrolar ve yapılar da ortaya çıktı: Hasan Şerik, Sabri Ok, Muzaffer Ayata, Duran Kalkan, Avrupa yapılanması ve DEM. Büyük ölçüde Avrupa'da şekillenmiş, Avrupa para anlayışıyla beslenmiş bu çizgi, Rojava'ya da taşındı. İnsan devşirmeye dayalı, sayı merkezli bir ordu anlayışı benimsendi; ABD'den gelen yardımlara yaslanan bir yapı kuruldu. Ortaya çıkan tablo, Trump'ın tacir zihniyetinin siyasal alandaki bir karikatüründen öteye geçmedi.

Buna paralel olarak İran eksenli, Cemil Bayık etrafında şekillenen ve kendisini anti-emperyal olarak tanımlayan, Haşdi Şaabi ile ittifak halinde olan başka bir hat gelişti. Görünürde farklı gibi duran bu iki yönelim, pratikte aynı sonucu üretti. Kürdistan meselesi ve ulusal birlik fikri giderek muğlaklaştı. Kurtuluş hedefi bulanıklaştı. Ulusal çizgiden hızla uzaklaşıldı; Kürt ve Kürdistan özgürlük felsefesi aşındırıldı.

Politik düzlemde her iki yönelim de Kürt siyasal birliğinin önünde ciddi bir engel haline geldi. Kurtuluşun temel kodlarını ters yüz eden, içini boşaltan yapılara dönüştüler. Rojava'da yaşananlar, sahanın bu denli kaos içinde bırakılması ve çıkılmaz hale sürüklenmesi, doğrudan bu zihniyetin ürünüdür.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.