Kolektif Hafıza ve Mücadele Hukukunun Önemi!
Toplumsal değişim süreçlerinde, teori ve pratiğinin en önemli bileşeni olan "mücadele geleneği" yalnızca politik bir aktarım değil, aynı zamanda doğru bir mücadele geleneğinin sürekliliğidir. Bilim ve teknoloji alanında sürdürülen çalışmalarının toplumsal yaşama dair etkileri, bilgiye hızla ulaşabilme kolaylığı ve bireyselleşme etkilerinin sonuçları, toplumda yeni öznelerin ve okumaları gerekliliğini önermektedir. Dijital alandaki yoğun iletişim seçenekleri ve olası avantajlar sayesinde bilgiye ulaşmak artık çok kolay. Bilgi ve teknolojinin sunmuş olduğu avantajlar sayesinde, artık farklı seçenekler, yeni yol ve yöntemler, modern arayışlar ve çözüm önerileri günlük yaşamımızda ve toplumsal mücadele de etkisini göstermektedir. Bu köklü değişim ve dönüşümün ruhuna paralel yol almak için de geçmişin sırlı labirentini iyicene analiz etmek ve tecrübelerinden yaralanmak gerekiyor.
Dolaysıyla mevcut mücadele süreçleri ve aktörleri hakkında, ilgili kuşaklar arasındaki "ahde vefa" ilişkileri ve mücadele hukuku noktasında yeterince dağınık bir arşive sahibiz. Bu veriler ışığında yürütülen bu çalışmalar, önermeler, deneyim ve birikimin gelecek kuşaklara bir kültür mirası olarak aktarılması noktasında çelişkilerin ortaya çıkması, farklı düşüncelerin kendi mecralarında yol alması, eleştiri ve tartışmaların olması, işin doğası gereği normal ve meşrudur. Bu aynı zaman da, mevcut geleneksel yapıların siyasal birikimini ve politik hoşgörü kültürünün düzeyi açısında da bir ölçüttür.
Bilindiği gibi tarihsel süreçlerin en dinamik, idealist ve fedakâr özneleri olan kuşaklar, genellikle zamanın doğal akışı içerisinde yerlerini yeni aktörlere bırakmaktadır. Mücadelenin devamlılığı ve tecrübenin transferi noktasında daima kuşaklar arasında bir rekabet ve bayrak yarışı söz konusudur. Kuşaklar arası var olan farklılıklar ve ayrılık noktaları, yalnızca sosyolojik bir sonuç değil; aynı zamanda mücadelenin sürekliliği, tecrübe birikimi ve hafıza aktarımı noktasında tarihsel devamlılığın bir sonucudur. Bu gerçeği kabul etmek, bunu yaşamsal bir ilke gibi görüp, içselleştirmek ve ona göre davranmak toplumsal mücadelenin öngördüğü bir zorunluluktur.
Mücadelenin en zorlu politik ve sosyal koşullarında, geçmiş tecrübelerin ve siyasi yapıların oluşturduğu düşünce sistematiği ekseninde güçlü bireysel iradelerin direnciyle inşa edilen bu kültürel miras bir gelenek gibi kuşaklar arası yetki paylaşımını, değişim ve dönüşümü öngörmektedir. Ancak bu gelenek günümüzde ağır bir yalnızlaşma ve değersizleşme tehdidi altındadır. Bu psikolojinin oluşturduğu "yalnızlık rıhtımlarında yaşamak” ve güvende olma duygusu aynı zaman da toplumsal mücadele zemininde bir güvensizlik iklimin oluşmasına katkı sunuyor. Bu güvensizlik ikliminin etkin olması durumunda ciddi sıkıntılar, sorunlar farklı gerekçelerle gün yüzüne çıkar. Böylelikle çıkar gruplarının at koşturacağı, nemalanacağı bir zemin oluşur. Bu da çıkar ve yıkım aktörlerinin güç kazanmasını ve emeğin hovardaca heba edilmesi sonucu bireyde ve doğal olarak toplumda bir yabancılaşma, uzaklaşma duygusu ve bireysel tepkiyi körükleme eğilimi gelişir. Bunun çözümü ise geçmişle yüzleşmek ve gelecek kuşaklar için doğru ve somut bir miras bırakmaktan geçiyor.
Mücadele hukuku, bir davanın paydaşları arasında zamanla oluşan, yazılı olmayan ancak bağlayıcı ve sorumluluk gerektiren ahlaki bir sözleşmedir. Bu hukuk, bireyin kolektif süreçteki emeğinin, varlığının ve tarihsel duruşunun tanınmasını gerektirir. Günümüzde yaşanan "siyasi kırılmalar" ve "ekonomik yıkımlar", bireyleri kendi iç dünyalarına hapsetmiş ve bu ortak hukuku zedelemiş ve zedelemeye devam etmektedir. Oysa bir geleneğin sürekliliği, o geleneği inşa edenlerin yaşarken onore edilmesi, sosyal ve siyasal planda karşılıklı bir nezaket ve saygı ikliminin tesisiyle mümkündür. Dolaysıyla mücadele hukukunun devamlılığı ve bu kültürünün toplumsallaşması açısında herkes açısında ahlaki bir sorumluluk gerekmektedir.
Günümüz de sosyal medya mecraları, dijital platformlar, sanal mahallelerin dinamizmi, kamusal alanı ve mücadele zeminini genişletmiş olması olumlu bir gelişmedir. Bu gelişmeler tahminlerin ötesinde bir takım avantajlar sunmasına rağmen kimi zaman toplumsal örgütlülük noktasında derinlikli bir vicdani muhasebenin önüne, bireysel ve grupsal çıkar birlikteliği temellinde bariyerler örmekten geri kalmadıklarını da biliyoruz. Bu imkânlar, karşıtlar arasındaki çatışma zeminine farklı yol ve yöntem seçenekleri sunmaktadır. Toplumda polemik ve yüzeysel eleştiri kültürü, gerçek yoldaşlık hukukunun yerine "getirisi olmayan çatışmaları" ikame etmektedir. Bütünlüklü ve yapıcı bir kültür inşa etmek yerine, kendisiyle ve çevresiyle kavgalı ve güvensizliği aşılayan bir algı ve yanılgı sistemini ikame etmektedir. Geleceğe dair bir ilişki ağını tercih etmek yerine nostaljik rıhtımlarda geçmişi hayal etmeyi, o heyecanı yeniden yaşamayı arzulamak hayattın akışına aykırıdır. Daha da çarpıcı ve önemlisi, hayattayken yalnız bırakılan veya eleştiri oklarına hedef olan bireylerin, ölümlerinden sonra birer "masal kahramanı" olarak kurgulanması ise bir başka kulvarı işaret etmektedir. Bu durum, bireyin gerçek yaşamındaki mücadelesini anlamaktan ziyade, geride kalanların kendi vicdanlarını rahatlatma ve siyasi nemalanma çabasını yansıtmaktadır. Bir değeri metalaştırmak, onu gerçek bağlamından koparmak ve yaşayan bir kültürün parçası olmaktan çıkarmak, özünden soyutlayarak, pazarlamak ne yazık ki toplumdaki genel eğilimin temel yaklaşımını ifade etmektedir.
Gelecek kuşaklara bırakılacak miras, sadece ajitasyon yüklü metinler veya klişe sloganlar olmamalıdır. Asıl miras; zor günde yan yana durabilme becerisi, dostluk hukuku, birbirinin değerini bilme estetiği ve kolektif hafızanın dayandığı toplumsal mücadele kararlılığı olmalıdır. "Ahde vefa", sadece geçmişe duyulan bir saygı değil, geleceğin inşası için gerekli olan toplumsal güvenin temel taşıdır. Değişim ve dönüşüm kervanında yer alanların birbirini "yaşarken" fark etmesi, toplumsal bir dayanışma kültürünün yeniden canlanması için zaruri ve insani bir sorumluluktur. Bu sorumluluğun gereğini yerine getirmek için de bütünlüklü bir şekilde “Dün, Bugün ve Yarın” güzergâhının mücadele diyalektiği doğrultusunda değerlere değer katma iradesini göstermek herkes açısında toplumsal bir sorumluluktur.
Mücadele geleneğinin devamlılığı, ancak yaşayan bireylerin, kuşakların arasındaki hukukun uyumu ve birlikteliğiyle mümkündür. Vicdani muhasebelerin önündeki dijital ve psikolojik bariyerler kaldırılmalı; dostluk, arkadaşlık ve yoldaşlık kavramlarını, teorik bir tanım olmaktan çıkarıp yaşayan bir değerler bütününe dönüştürmek gerekiyor. Sonuç olarak, emeği onurlandırmak, yaşamı kutsamak ve evrensel hukuk normları doğrultusunda toplumsal yaşamı örgütlemek, ulusal ve siyasal mücadelenin başarı çıtasını yükseltmek için korkmadan düşünmek, inatla yazmak ve cesaretle haykırmak bir zorunluluktur. Mücadelenin başarısı, kuşaklar arası diyalog, ortak hafızanın transferi noktasında devamlılığı ve ulusal bir irade için yılmadan bu basamakları aşmak gerektiğini yaşanılan tecrübeler ve kolektif akıl bize hükmediyor.
01.05.2026 Cano Amedî

