İHANETİN VE TESLİMİYETİN YENİ BİÇİMİ: KÜRT ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİNİN TASFİYESİ
İHANETİN VE TESLİMİYETİN YENİ BİÇİMİ: KÜRT ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİNİN TASFİYESİ
Celal Hoca Amed
Kürt halkı bugün tarihinin en kapsamlı siyasal ihanet ve teslimiyet süreçlerinden biriyle karşı karşıyadır. Kürdistan tarihinde isyanların gelişim seyrine bakıldığında, mücadelenin kritik aşamalarında kendi hareketinin içinden çıkarak düşmana sığınan ve ardından isyan merkezlerine saldıran unsurlara sıkça rastlanır. Şeyh Sait isyanındaki Kasım ve Alişer’e ihanet eden Reber, bu tarihsel zincirin örnekleridir. Burada dikkat çekici olan, ihanetin çoğu zaman mücadelenin dışından değil, kendi içindeki çıkar çevrelerinden ve siyasal yapılardan doğmasıdır.
Ancak bugün yaşananlar, geçmişteki bu örneklerden daha kapsamlı ve farklı bir nitelik taşımaktadır. Kürdistan tarihinde ilk defa, yaklaşık kırk yıllık bir gerilla mücadelesinin liderliğini üstlenen, savaşın gerçek koşullarından uzak bir konumda, Şam’dan hareketi yöneten ve zamanla kendisini savaşın piri, siyasetin peygamberi, Kürt halkının yaratıcı iradesi olarak sunan bir liderlik kültü oluşturulmuştur. Öyle bir kutsallık yaratılmıştır ki onsuz siyaset, onsuz mücadele, hatta onsuz yaşam düşünülemez hâle getirilmiştir.
Bugün ise bu mutlak otoritenin Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal hesaplarında kullanılabilecek bir figüre dönüştüğü yönündeki gelişmeler ciddi biçimde sorgulanmalıdır. Bir halkın özgürlük mücadelesinin lideri, nasıl olur da o halkın özgürlüğünü sınırlandıran sömürgeci devletin siyasal stratejisinin bir unsuruna dönüşür? Burada artık yalnızca politik bir yanılgıdan değil, tarihsel bir teslimiyet tehlikesinden söz ediyoruz. Kırk yıllık mücadelenin birikimini kendi siyasal otoritesine bağlayan anlayışın, bugün bu birikimi hangi amaçlar doğrultusunda kullandığı açıklanmalıdır.
Kürdistan’ın dört parçası saldırı ve kuşatma altındadır. Bu statükonun korunmasında İngiltere, Türkiye, İran ve bunlarla farklı düzeylerde ilişki geliştiren Arap devletlerinin çıkarları bulunmaktadır. Buna karşılık İsrail, ABD’nin Ortadoğu’daki temel stratejik ortağı olarak bölgesel düzenin yeniden şekillendirilmesinde önemli bir rol oynamaktadır. İngiltere ile İsrail arasındaki çıkar çatışmaları da Ortadoğu’dan Kuzey Afrika’ya, oradan Pakistan’a uzanan geniş coğrafyada yeni güç mücadeleleri yaratmaktadır.
Türkiye bu değişimin kendi bölgesel çıkarları açısından yaratacağı tehlikelerin farkındadır. İran’ın zayıflatılması durumunda Türkiye’nin de Libya, Kıbrıs ve diğer bölgesel alanlardaki hareket serbestisinin sınırlandırılması ihtimali vardır. Suudi Arabistan’ın yeniden konumlandırılması, Katar’ın finansal ve siyasal tercihlerinin değişmesi de bu yeni denklemin parçalarıdır.
Mekke Paktı ve bu çerçevede Türkiye’de gerçekleştirilen bölgesel görüşmeler, İran, Yemen ve Suudi Arabistan arasındaki çatışmaların ele alınması bakımından önemlidir. İran’ın istihbarat bilgilerini masaya koyarak ABD-İsrail stratejisini değerlendirmeye açması, bölgedeki güç mücadelelerinin boyutunu göstermektedir. Bütün bu gelişmeler Kürt halkı açısından önemli bir tarihsel fırsat yaratmaktadır. Fakat bu fırsatın değerlendirilebilmesi için Kürt siyasal hareketlerinin başka devletlerin stratejik hesaplarına yedeklenmeden kendi bağımsız iradelerini geliştirmeleri gerekir.
Tam da bu noktada Abdullah Öcalan’ın mevcut siyasal konumu ve direktifleri temel bir sorgulama konusudur. Rojava ve Rojhılat’taki Kürt güçlerinin Türkiye’nin bölgesel güvenlik anlayışıyla örtüşen bir konuma yönlendirilmesi, Kürt halkının ulusal çıkarları açısından ciddi bir tehlikedir. Türkiye’nin kendi siyasal modelini demokratikleşme adı altında Kürdistan’ın bütün parçalarına önermesi, bu tehlikeyi daha da derinleştirmektedir.
Demokrasi, yalnızca demokratik kavramları kullanmakla gerçekleşmez. Kendisini demokratik olarak tanımlayan bir yapı, eleştiriyi bastırıyor, kararları tek merkezden alıyor ve bütün siyasal iradeyi bir kişinin otoritesine bağlıyorsa burada demokrasiden değil, otoriter bir iktidar kültüründen söz edilir. Stalinist merkeziyetçiliği aşamayan bir yönetim anlayışının demokratikleşme iddiası, kendi içinde büyük bir çelişkidir. Üstelik bu modelin Kürdistan’ın bütün parçalarına önerilmesi, özgürlük mücadelesinin siyasal içeriğinin boşaltılması anlamına gelir.
Öcalan’ın Türkiye ile geliştirdiği siyasal ilişkinin Rojava ve Rojhılat üzerindeki etkileri açıkça tartışılmalıdır. Eğer Kürtlerin siyasal ve askeri güçleri, kendi halklarının ulusal çıkarlarından ziyade Türkiye’nin bölgesel hesaplarına uygun biçimde konumlandırılıyorsa, bu durum basit bir stratejik hata olarak geçiştirilemez. Bu, özgürlük mücadelesinin sömürgeci devletin güvenlik siyasetinin tamamlayıcı unsuruna dönüştürülmesi tehlikesidir. Böyle bir yönelim, siyasal işbirlikçiliğin ve teslimiyetin en ağır biçimlerinden biridir.
Adaya gerçekleştirilen ziyaretler ve bu ziyaretler üzerinden kurulan siyasal iletişim mekanizmaları da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bu temasların sahadaki örgütsel dengeleri nasıl etkilediği, hangi kararların hangi merkezlerden alındığı sorgulanmalıdır. Sabri Ok ve Mustafa Karasu’nun bu süreçteki rolleri ve siyasal yönlendirmeleri de eleştirel değerlendirmeye tabi tutulmalıdır.
Artık mesele birkaç kişinin politik tercihi değildir. Mesele, kırk yıllık bir mücadelenin tarihsel birikiminin hangi siyasal amaçlara tahsis edildiğidir. Binlerce insanın yaşamını yitirdiği, milyonlarca insanın bedel ödediği bir mücadelenin kazanımları hiçbir liderin kişisel otoritesine ve hiçbir devletin stratejik çıkarına teslim edilemez.
İhanet her zaman düşman saflarına geçmekle gerçekleşmez. Bazen ihanet, özgürlük mücadelesinin kavramlarını kullanarak onun içeriğini boşaltmak, halkın kazanımlarını pazarlık konusu yapmak ve ulusal iradeyi sömürgeci güçlerin çıkarlarına bağlamaktır. Teslimiyet ise bu sürecin siyasal ve ideolojik olarak meşrulaştırılmasıdır.
Hiçbir lider Kürt halkının tarihinden, hiçbir örgüt Kürt halkının iradesinden, hiçbir siyasal proje Kürdistan’ın özgürlük hakkından daha büyük değildir.
Bugün sorgulanması gereken bir kişinin geçmişteki tarihsel rolü değil, bu rolün hangi noktada sömürgeci siyasetin hizmetine girdiğidir. Kürt halkının özgürlük mücadelesi bir kişinin mülkü değildir. Bu mücadele, bedel ödeyen halkındır. Halkın tarihsel kazanımlarını teslimiyete dönüştüren hiçbir siyasal anlayışın meşruiyeti olamaz.


YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.