Yaşar Bazencir

Yaşar Bazencir

Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Körfez'de Yeni Güvenlik Arayışı: Mekke İttifakının Jeopolitik Denklemi

A+A-

Yaşar Bazencir

Ortadoğu ve Körfez coğrafyası, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan klasik güvenlik dengelerinin tamamen sarsıldığı, bölgesel aktörlerin kendi başlarının çaresine bakmak zorunda kaldığı tarihi bir eşikten geçiyor.

Son dönemde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Antlaşması’nı tam da bu büyük resmin içine oturtarak okumak gerekiyor. Uluslararası basında ve küresel strateji merkezlerinde yapılan ciddi analizler, bu adımı basındaki abartılı sloganların ötesinde, bölgesel düzenin yeniden biçimlenişi olarak ele alıyor.

Bu ittifakın arkasındaki temel dinamik, Suudi Arabistan liderliğindeki Körfez sermayesinin Washington’a olan sarsılmaz güvenini kaybetmiş olmasıdır. ABD’nin küresel ölçekte ana odak noktasını Çin ve Pasifik bölgesine kaydırması, Ortadoğu’daki taahhütlerini azaltması ya da dönüştürmesi, Körfez başkentlerinde derin bir güvenlik endişesi yarattı. Özellikle Yemen’deki Husi hareketinin sınır tanımayan füze ve SİHA saldırıları, Riyad yönetimine ABD güvenlik şemsiyesinin her an delinebileceğini acı bir şekilde gösterdi. Suudi Arabistan bu tablo karşısında, bir yandan Birleşik Arap Emirlikleri’nin İsrail ile yakınlaşarak bölgede kurmaya çalıştığı ayrı nüfuz alanını dengelemek, diğer yandan da kendi topraklarını ve enerji altyapısını koruyabilmek için yeni müttefikler arayışına girdi.

İşte Mekke’de temelleri atılan bu yapı, tam olarak birbirini tamamlayan üç farklı gücün birleşimi üzerine kurgulandı. Suudi Arabistan’ın devasa finansal gücü ve diplomatik ağırlığı, Türkiye’nin NATO tecrübesine sahip operasyonel ordusu ve savunma sanayisindeki teknolojik hamleleriyle, Pakistan’ın ise nükleer caydırıcılığı ve Doğu Asya hattındaki konvansiyonel gücüyle birleşti. Bu durum, kağıt üzerinde bölgedeki her türlü hasma karşı muazzam bir caydırıcılık kalkanı anlamına geliyor.

Ancak sahadaki gerçeklik, kağıt üzerindeki bu ideal tablodan çok daha karmaşık bir yapıya sahip. Yemen sahası ve Husi denklemi, bu ittifakın sınırlarının ne olacağını belirleyen en sıcak test alanı durumunda. Riyad yönetimi, bu pakt sayesinde arkasına Türk savunma teknolojisini ve Pakistan’ın askeri desteğini alarak Husiler ve onların arkasındaki İran karşısında elini güçlendirmeyi hedeflerken; İran ve Husi cephesi bu hamleyi kendilerini kuşatmaya yönelik doğrudan bir askeri bloklaşma olarak değerlendiriyor.

Küresel güçler açısından bakıldığında ise Washington, kendi askeri ve mali yükünü hafifletecek, Çin’in bölgedeki nüfuzunu sınırlayacak ve Kızıldeniz’deki deniz ticareti güvenliğini destekleyecek böyle bir bölgesel dayanışmaya kapalı bir itiraz sunmuyor. İsrail ise Kızıldeniz hattında Husi tehdidinin baskılanmasından memnun olmakla birlikte, Türkiye ve Pakistan gibi güçlü aktörlerin Körfez güvenliğinde birincil rol üstlenmesini kendi uzun vadeli hareket alanını daraltabllecek bir gelişme olarak mesafeyle takip ediyor.

Sonuç olarak, uluslararası analizlerin birleştiği en rasyonel nokta şudur: Mekke İttifakı ne Türk medyasının bir kısmında sunulduğu gibi dünyayı tek günde değiştirecek entegre bir "İslam NATO'su", ne de içi boş bir diplomasi kağıdıdır. Bu yapı, ortak bir karargaha veya tek bir komuta zincirine sahip olmaktan ziyade, stratejik bir niyet beyanıdır. 

Üç ülkenin askeri doktrinlerinin, siyasi önceliklerinin ve bölgesel krizlere bakışlarının farklılığı düşünüldüğünde, paktın asıl gücü doğrudan bir savaşa girmekten ziyade siyasi bir caydırıcılık üretmektir. Türkiye ve Pakistan’ın Körfez’in kendi iç çatışmalarına veya Yemen’deki kara savaşlarına ne derece fiilen çekilmek isteyeceği belirsizliğini korurken, bu ortaklığın geleceğini kriz anlarında sergilenecek pratik koordinasyonun derecesi belirleyecektir.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.