Faik Bulut: Lübnanlı Kürtler: Kimlik ve tanınma arayışında

Faik Bulut: Lübnanlı Kürtler: Kimlik ve tanınma arayışında

.

A+A-

Faik Bulut

Lübnanlı Kürtler, başta başkent Beyrut (60 binden fazla), Xendek Xemik adı verilen başkentin en eski sokağında ise 60 aile yaşıyor, Krentin (Karatina), Zoqaq Balat ve Bir Hasan gibi yerler dâhil toplamda 10 mahallede ikamet ediyorlar. Ayrıca ülkenin kuzey bölgeleriyle Bekaa Vadisine dağılmış vaziyetteler. Yerleştikleri yörelerin sosyal dokusuyla bütünleşmekle birlikte henüz bireysel (vatandaşlık) ve kolektif açıdan resmi bir kimlik kazanabilmiş değiller. Anayasaca kabullenilmiş dini-etnik topluluklardan sayılmıyorlar. Bağımsız bir siyasi temsil hakkına da kavuşmamışlar.

Faik Bulut

Suriye’deki Kürt meselesi geçtiğimiz aylarda bölgenin ve dünyanın hassas gündemlerinden birini oluşturmuştu. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile yeni Suriye hükümetinin cihatçılardan oluşan ordusu arasında çatışma çıkmış; başta dört parçadakiler olmak üzere dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan Kürtler protesto ve dayanışma babından seferber olmuşlardı.

Bu arada Lübnanlı Kürtler de güç birliği yapmak suretiyle kardeşlerine arka çıkıp Beyrut’ta protestolar ve bir miting düzenlemişlerdi. İlginçtir; kamuoyuna yönelik toplantı ve çağrılar Beyrut’taki United Nations Economic and Social Comission for Western Asia (Birleşmiş Milletler Batı Asya Ekonomi ve Sosyal Komisyonu-ESCWA) isimli kuruluşun merkezinde gerçekleşmişti.

Newroz Kültür ve Sosyal Birliği ile Rojava Özerk Yönetimi temsilcisi orada BM’nin Lübnan sorumlusu Şadiye Abdullah’a Kürt halkının meşru taleplerini teslim edip kendisinden uluslararası mahfillere ulaştırmasını rica etmişlerdi.

Lübnanlı Kürtler, her yılın 21 Martında Newroz’u kutlamak için bir araya gelir, geleneksel giysilerini giyer, müzik eşliğinde dans (govend) ederler. Bu onların tarihi kültür geleneğidir. Ancak bu kez, işler ters gitti; Kürtleri imhaya yönelik operasyonlar başlatıldı.

Olayların gelişmesiyle birlikte Lübnan Kürt Sosyal Hizmet Cemiyeti Başkanı Loqman Mıho, “Ulusal ve ahlaki yükümlülüğümüz, bizim Kürt kardeşlerimizden mazlumlara arka çıkıp onlarla dayanışma içinde olmamızı gerektirir” diyerek kamuoyuna bir çağrı yaptı.

Londra merkezli El Mecelle dergisi muhabiri Faize Diyab da bu vesileyle Lübnan’da yaşayan Kürtler hakkında derlediği bilgileri okuyucuyla paylaştı; olduğu haliyle aktarmakla yetineceğim:

 KÜRTLERİN LÜBNAN’DAKİ VARLIĞI

Kürtlerin Lübnan’daki varlığı 19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyılın başlarına kadar uzanır. Beyrut’taki ilk Kürt göçmen sayısı 1927’de 500 kişi olarak tespit edilmiş; 1936’da üç katına çıkarak 1500 olmuştur. 1944 yılında 7000 bine ulaşmıştır.

Söz gelimi Fransa sömürge yönetimindeki Lübnan’a 1920’lerde Türkiye’den kaçan-göçen Kürtlere vatandaşlık verilmemiş; böylece nüfusun büyük bir kısmı Lübnan’da yaşayan “vatansız” veya “devletsiz” statüsünde kalmışlardı. 1932 nüfus sayımında “uyruğu belirsizler” olarak kayda geçirilmişler.

Buna rağmen Kürt önde gelen siyasal-toplumsal şahsiyetlerin bazıları (Kâmuran Ali Bedirxan gibi) vatandaşlık hakkına kavuşup başkent Beyrut’ta ikamet etmiştir. Bedirxanilerin, aynı dönemde Ağrı Dağı isyanını başlatmak maksadıyla kurdukları Xwebûn (Xoybûn) örgütünü belirtmekte yarar var.

1962’de Suriye hükümeti, 120 bin ile 150 bin kadar Kürde vatandaşlık vermemesi üzerine arayış içine giren 50 bin kişi Lübnan’a sığınmak zorunda kalmıştı. Baas iktidarı zamanında ise Arap Kuşağı siyaseti çerçevesinde Suriyeli Bedevi Araplar Haseke ve civarına yerleştirilmiş; bunlara sunulan arazi, tarım alanları ve diğer mülkler Kürtlerin elinden alınmıştı.

Lübnan’daki nadir rastlanan yerli Kürt aydın önderlerinden Cemil Miho’ya göre 1975 yılında 70 bin, iki yıl sonra ise 100 bin kişiydi.

Resmi olmayan tahminlere bakılırsa 1985’de yaklaşık 60 bin Kürt nüfusundan söz edilebilir. Zamanla bu sayı 100 binle 150 bin kişiye kadar çıkmıştır.

Bunun nedeni ise hem doğal üreme yoluyla çoğalmaları hem de Türkiye, Suriye ve Irak’taki Kürtlerin anayurtlarından göçüp buralara yerleşmiş olmalarıdır. Bir kısmı ekonomik diğer kısmı da siyasi baskı nedeniyle gerçekleşen göçlerdir bunlar. 1956 yılında çıkan bir kararname gereği  Kürtlerin %20 kadarı vatandaşlık hakkını elde etmiş olup, 1994 yılındaki resmi kayıtlara geçmiştir.

Nüfusun %10’u “Suriye vatandaşı veya Filistin kökenli” olarak tanımlanarak kimlik kartından mahrum bırakılmıştır.

İlerici Sosyalist Partisi lideri ve Dürzi toplumunun siyasi temsilcisi Kemal Canbulat (Kürtçesi çelik ruhlu veya yedi canlı anlamına gelen Canpolat) muhtemelen Kürt soylu olması nedeniyle 1961-64 ve 1969-1970 yılları arasında İçişleri Bakanlığı görevini sürdürürken Kürtlerin bir kısmı ile 4500 kadar Mardinli (Mihelmi cemaatine) vatandaşlık hakkı vermiştir. Çünkü Canbolat, ülkesinin zümrecilik, mezhepçilik veya etnikçilik üzerine değil laik-özgür vatandaşlık sistemine uygun olarak yönetilmesinden yanaydı.

Muhtemelen bu nedenle Kürtler, 1975-1990 yılları arasındaki Lübnan iç savaşı sırasında Kemal Canbulat’ın partisi saflarında silahlı mücadele katılmışlardı. Belli bir kısmı da o zamana göre eşitlik-kardeşlik vaat eden Murabitun isimli Arap ulusalcısı Nasırcı hareketin mevzilerinde vuruşuyorlardı.

Ne yazık ki 1990’ların Lübnan’daki bazı gazeteler Kürtlerin sayısını 15 bin ile 35 bin arasında olduğunu yazmıştılar. Bunların çoğunun da iç savaş nedeniyle kaçıp Batılı ülkelere göç ettiklerini de eklemişlerdi.

Oysa Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK – UNHCR) verilerine göre 2008’de kimlik sahibi olan Kürt sayısı 25 bin kadardı. Buna karşılık yaklaşık 200 bin ile 300 bin Kürt kimliksiz ve vatansız konumundadır. Kimlik verilmesinden kaçınmak için Lübnan hükümeti, bu yönde yapılan başvuruları “şimdilik inceleme altında” diyerek ya sumen altı ediyor yahut çıkmaz ayın başını gösterebiliyor.

Bahsi geçen Kürtler de Lübnan ile Suriye arasında mekik dokuyorlar ve her iki yönetimin kafesinde bekletiliyorlar.

Neticede Kürtlerin %40’ına yakını henüz kimlik sahibi değildir. Onlara sadece geçici bir belge verilmiştir. Mesela Lübnan’da doğup büyümüş olmalarına rağmen çalışma, mülk edinme, eğitim, sağlık ve benzeri haklardan yararlanamıyorlar. Bu yüzden binlercesi yurtdışına göçüp gittiler.

 SELAHADDİN EYYUBİ ZAMANINDA GİDEN KÜRTLER

Newroz Kültür ve Sosyal Birliği Başkanı Hannan Osman bu hususta bize (El Mecelle dergisine) açıklama yaptı:

‘Lübnan’daki Kürt varlığı yüzyıllar ötesine kadar gider. Üstelik farklı zamanlarda bu ülkeye gelip yerleşmişlerdir. İlk göç dalgası 12. yüzyılda Selahaddin Eyyubi’nin bu diyarlara hükmettiği zamanlarda gerçekleşmiş olup, gelenlerin bir kısmı Kürt askerleriydi. Diğerleri eşzamanlı veya daha önce bilinen tarihi ve siyasi gelişmeler neticesinde Lübnan’ın farklı mıntıkalarına yerleşen ailelerden oluşuyordu.

En büyük ve etkin göç dalgası Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı devletinin çökmesi ve Kürdistan’ın dört parçaya bölünmesi sonucu gerçekleşti. Her bir parçayı denetim altında tutan devletler Kürtler üstündeki baskı, katliam ve imha politikalarını sürdürdükçe bazı Kürt önderleri, şahsiyetleri ve toplulukları Lübnan’a iltica etmek zorunda kaldılar. Binlercesi gelip buraya sığındılar.

Ancak nüfusları hakkında herhangi bir istatistik bulunmuyor. Yine de sayılarının 50 binle 70 bin arasında olduğu tahmin ediliyor. Lübnan vatandaşlığı hususunda Kürtlerin hepsinin kimlik sahibi olduğu söylenemez. Hatırı sayılır bir kitle burada ikamet etmekle birlikte adeta diken üstünde oturuyor. Kırılgan durum Kürtlerin sosyal ve siyasal haklarını olumsuz etkiliyor.’

KÜRTLERİN STATÜLERİ VE YERLEŞİM ALANLARI

Lübnanlı Kürtler, başta başkent Beyrut (60 binden fazla), Xendek Xemik adı verilen başkentin en eski sokağında ise 60 aile yaşıyor, Krentin (Karatina), Zoqaq Balat ve Bir Hasan gibi yerler dâhil toplamda 10 mahallede ikamet ediyorlar. Ayrıca ülkenin kuzey bölgeleriyle Bekaa Vadisine dağılmış vaziyetteler. Yerleştikleri yörelerin sosyal dokusuyla bütünleşmekle birlikte henüz bireysel (vatandaşlık) ve kolektif açıdan resmi bir kimlik kazanabilmiş değiller. Anayasaca kabullenilmiş dini-etnik topluluklardan sayılmıyorlar. Bağımsız bir siyasi temsil hakkına da kavuşmamışlar.

Lübnan Kürt Sosyal Hizmet Cemiyeti Başkanı Loqman Mıho, bu sosyal ve siyasal statü yoksunluğundan şikâyetçidir:

‘Halkımız on yıllardan buyana Lübnan’da olmasına rağmen Kürt kimliğimiz hâlâ kabul edilmiş değil. Kürtler Lübnanlı olmaktan gurur duymaktalar ve bu ülkedeki toplumsal dokunun ayrılmaz bir parçasıdırlar. Irak, Irak, Suriye ve Türkiye’deki Kürtler özerklik talebinde bulunabiliyorlar. Çünkü coğrafi bakımdan birbirlerinin halkası, devamı gibidirler. Her parça, bir diğerinin kültürel ve coğrafi uzantı sayılır.

Lakin Lübnan Kürtleri söz konusu olunca, durum tamamen değişiyor. Çünkü Lübnan’da Kürdistan diye bir toprak parçası bulunmuyor. Evet, sosyal anlamda devlet önümüzü açmıştır. Derneklerimiz ve benzeri sivil-sosyal kurumlarımız da var. Serbestçe ve rahatça faaliyet yürütüyoruz. Gelenek ve ibadetlerimizi de yürütüyoruz. Lakin bize parlamentoda siyasi temsil hakkı tanınmıyor; hükümette bize bakanlık koltuğu verilmiyor.

Hâlbuki Hıristiyanlara, Sünnilere, Şiilere hükümette ve yürütme erkinde haklar tanınmaktadır. Bizleri ise Sünni kesimi içinde saymakla yetinip işi geçiştiriyorlar. Salt Sünni Müslüman olarak kaydedilmekten hoşnut değiliz. Düpedüz ırkçı bir ayrımcılıktır bu. Çünkü bizler Kürt milletiyiz; Milli varlığımızın kabul görmemesi zorumuza gidiyor.

Doğrusu kaba, incitici ve dolaysız bir ırkçılık yoktur Lübnan’da ama yine de yapısal ve aleni olmayan bir ırkçılıktan söz edilebilir. Misal, siyasi temsil hakkı vermemek de dolaylı bir ayrımcılıktır. Zira hususi olarak Kürtler söz konusu olduğunda siyasal temsil yok sayılıyor. Kimi zaman da sosyal alanlarda kısıtlamalar bulunuyor Kürtler için. Bu da Kürtleri ötekileştirmek ve marjinalleştirmek anlamına geliyor.

Evet, Kürtler büyük ölçüde toplumla kaynaşıp bütünleşmiş sayılır. Ekonomik ve kültürel hayata katılıyorlar. Lübnanlılarla normal ilişkileri de devam ediyor. Ne var ki bu entegrasyon bazen uç noktalara vardırılarak Kürtlerin toplumsal kimliği inkâr edilmeye başlıyor. Kimi zaman gelenek ve göreneklerimizi korumamız bile sanki içine kapalı bir gettoymuşuz gibi algılanabiliyor.

Kısacası bütünleşme gerçekleşirken Kürt varlığı ve kolektif kimliğinin tanınması hiç gerçekleşmemiş oluyor.”

Cemiyet Başkanı Loqman Mıhonun böyle demesine bakmayın. Genelde Lübnan yerlisi Araplarla komşulukları fena değil. Gelgelim Ortadoğu genelinde bilhassa Suriye ve Irak’ta Kürtlerle merkezi hükümetler arasında büyük gerilimlerin yaşanıp şiddetin devreye girdiği durumlarda, Lübnan’daki Kürt-Arap ilişkilerine de olumsuz yansıyor. Gerek Esad dönemindeki iç savaş sırasında ve gerekse Colani (Ahmed Şara) rejiminin HTŞ cihatçılarıyla SDG Kürt milisleri arasındaki çatışmalar yüzünden Burc Hemmud mahallesindeki Suriye kökenli Araplar ile Kürtler birbirleriyle vuruşuyorlar.

KÜRTLERİN TALEPLERİ                 

Bu ara başlık altındaki hususun anlaşılabilmesi için açıklama yapmak durumundayım:

Konuyla yakından ilgilenenler bilir ki; kota sistemine dayalı anayasası gereği Lübnan, ülkesinde yaşayan dini ve etnik toplulukların varlığını tanımış; Osmanlı dönemindekine az çok benzeyen millet sistemini hukuki ve siyasi açıdan kabul etmiştir.

Misal: Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanı Marunî diye bilinen Hıristiyan topluluklara mensup olanlar arasından seçilir. Başbakanlık makamı Sünni topluma tahsis edilmiştir. Parlamento başkanı Şiilerden seçilir. Dürzilere bakanlıklar verilir. Aleviler (Nusayri ve benzerleri) için belirgin bir kota bulunmaz ama inanç ve ibadette özgürdür.

Rumlar, Ermeniler ve Süryaniler hem dini hem de etnik açıdan anayasaca tanınan haklarını kullanırlar. Yahudi cemaati de ibadetlerinde özgürdür ve cemaat içinde karar alma hakkına kavuşmuştur. Oysa yüzyıllarca göç dalgaları halinde Lübnan’a giden Kürtlerin millet olarak hukuki varlığı henüz resmen kabul edilmiş değildir.

Kürtler genel anlamda Sünni Müslüman kesimden sayılmaktadır. Nitekim 1975-1990 yılları arasındaki iç savaşta İlerici Cephe (bayrağı altında toplanan Sünni, Dürzi, Şii, Alevi, Arap milliyetçileri, Arap sosyalist ve komünistleri) safında yer almıştır. Karşı cephede ise Batı yanlısı ve İsrail işbirlikçisi birçok faşist-gerici partilerle milisler bulunuyordu-FB.

Gazeteci Faize Diyab’ın derleyip sunduğu bilgilerle devam edelim:

“Kürtler etnik bir toplum/topluluk (veya millet) olarak henüz Lübnan hükümetleri tarafından resmen tanınmamıştır. Haliyle bu toplum sosyal ve kültürel cemiyetler kurma yoluna gitmiştir. Ne var ki, söz konusu dernek veya oluşumların faaliyetleri son derece sınırlıdır. Yine de bu tür oluşumlar Kürtlerin gelenek, görenek ve kültürlerini koruma yönünde olumlu bir işleve sahiptir.

Kürtlerin Lübnan siyasi arenasında resmen var olup boy gösterme girişimleri hep etkisiz kaldı. 1963’te Lübnan Kürd Hayırsever Cemiyeti kuruldu. 1975 yılında Rizgâri-Lübnan isimli bir parti inşa edildi; bunu Lübnan Kürd Yüksek Ayan Meclisi izledi. Ardından Newroz Kültür ve Sosyal Birliği geldi. Hepsinin de ortak amacı Kürt kimliğini muhafaza etmek ve Kürt topluluğunun sosyal ve siyasal haklarını savunmak olarak açıklandı.

SDG ile Suriye hükümet kuvvetleri arasındaki çatışmalar alevlenince, Rojava’daki Kürt milisleri genel komutanlığı ‘genel seferberlik’ ilan etti. Ancak sonradan sonraya olumlu bir gelişme yaşandı; Suriye devlet başkanı Ahmed Şara, Kürtlerin özgünlüğünü ve haklarını kanuni olarak garanti altına alan bir kararname yayınladı. Suriyeli Kürtlere kimlik hakkı tanıdı; Kürt dilinin milli bir dil olduğunu kabullenerek okullarda okutulmasının önünü açtı. Böylece ülkenin bağımsızlığının ilan edildiği 1946’dan bu yana Kürtler ilk defa bazı haklarına kavuştular.

Bu noktadan hareketle Kürtlerin Lübnan’daki taleplerinin ne olduğunu dair sorunun cevabını Newroz Kültür ve Sosyal Birliği Başkanı Hannan Osman’dan aldık:

“Öncelikle kültürel ve hukuki haklarımızı talep ediyoruz. Şöyle ki; Lübnan’daki dini ve etnik topluluklara yasayla tanınan kimlik haklarının tanınması, kültür ve eğitim alanında Kürtçe eğitim verilmesi, diğer dini ve etnik topluluklara verilmiş olanlar gibi Newroz Bayramının kültürümüzün simgesi olarak kabul edilmesi. Ne yazık ki bu taleplerimizde bahsi geçen haklar sadece anayasada belirlenmiş zümre, cemaat, topluluk, inanç ve etnik kesimlere tanınmıştır. Dolayısıyla bunun dışındakilere ne sosyal, ne siyasal ne de kültürel haklar veriliyor.”

SAHİPSİZLİK VE DİLSİZLİK EN BÜYÜK TEHLİKE

Lübnan’da 10’dan fazla etnik ve dini topluluk arasında en silik ve zahmetli yaşam Kürtlerin alınyazısı haline gelmiştir. Evet, kaba bir ırkçılık yok ama Arap milliyetçiliği veya kendini ülkenin efendileri sayan zengin Maruni Hıristiyanlar, Kürtlerin ülkeden defolup gitmesinden yanadırlar. Bir kısmı ise bu konuda kampanya düzenleyebiliyor.

Söz gelimi bu ayrımcılığın tipik mağduru Ahmed kızı Sultan son derece dertli. 8 Eylül 2020 tarihli söyleşisinde Rûdaw’a şunları anlatmış: “Mahallemizde bir öğretmen öldürülmüştü. Komşu Araplar söz birliği ederek bu cinayetin suçunu benim üzerime yıktılar. Tam 20 yıl kaldım hapiste.

Lübnan’daki Kürtlerin her biri kendi evinde ve halinde. Onların durumu hiç iyi değil. Araplar derdimizi dinlemiyorlar; ayıptır söylemesi biri muhtaç olduğunda bile ihtiyacını karşılamıyorlar. Bunlar Kürt’tür diye  dışlıyorlar. Kaç yıl oldu bize kimlik vermediler.

Kimlik olmayınca çocukları okullara ve derslere gönderemiyoruz. Liseyi zar zor bitiren olsa bile yüksek okula gitmenin masrafı 15-20 milyon Lübnan lirasıdır. Bu da olmayınca evlatlarımız sokaklara dalıp küçük esnaflık, amelelik, işportacılık yapıyorlar. Yani en alttakiler biziz.

Okulda Kürtçe eğitim yasak. Bazı derneklerimiz kurs açıyorlar. 50 aileden sadece birkaçı çocuklarını gönderiyor. Bu işler bağış ve dernek yardımıyla yapılıyordu. Bağışlar kesilince Kürtçe kurslar da sona erdi.

Biz yaştakiler anadilimiz Kürtçeyi unutmadık, ama giderek asimile oluyoruz. Aile evlatlarından bazıları Kürtçeyi anlıyor ama konuşamıyor. Bazıları çat pat konuşabiliyor. Çünkü mahallede okulda Arapça eğitim görüyorlar. Okullarda da Arap öğrenciler, bu sefer siz Kürt’sünüz diyerek bizimkileri hırpalayıp aşağılıyorlar.

Kürdistan, nesrin ve Rojin isimli üç kızım var. Dil Kürtçe bilmeseler bile hiç olmazsa isimlerinden ötürü Kürt olduklarını hatırlayabilsinler istiyorum. Böyle giderse dilimiz de kaybolacak. Kürtlerin maddi varlığı yok,  toplumun dibindiler. Kaldığımız gecekondular da yıkılıyor. Mecburen başka diyarlara göçüyorlar.

Toplamda Kürtlerin 25 bin oyu var. Ancak vatandaşlık hakkımız olmayınca seçme seçilme hakkımız da olmuyor. Zaten bizim millet olduğumuzu kabul etmiyorlar. Kota sistemine göre Sünni Arap toplumunun hanesine kaydederek siyasi alanda bağımsız hareket etmemizin önünü de kesiyorlar. Halbuki 25 bin oyumuzla pekala 2 Kürt milletvekili çıkarabiliriz. Onlar da temsilcilerimiz olarak haklarımız için mücadele eder, bizleri koruyabilir ve savunabilir.

İşi kötüsü biz Kürtlere öncülük olabilecek ve herkesi çevresinde toplayabilecek bir önderimiz, başımızı çekenimiz de yok. Çıksa böyle bir önderimiz çoğu Kürtler onun peşinden gitmeye hazırlar. Kısacası sahipsiziz. Bu sahipsizlik ve Kürtçesizlik bizim ölüm fermanımız gibidir.”

KÜRTLER SEFERBER OLUP AYAĞA KALKARLAR MI?

Yanıtı henüz verilmemiş asıl soru şudur: Lübnanlı Kürtler, birkaç ay önce SDG’nin çağrısına katılıp bütün kendi davaları için ayağa kalkıp seferber olabilirler mi?

Malum, Ocak 2026’da Suriye hükümeti (Halep’teki iki Kürt mahallesinden başlayarak Deyrizor-Rakka hattına kadar olan toprakları elinde tutan) SDG’ye ait tüm şehirleri fethetmek üzere operasyon başlatınca Rojavalı yöneticiler dört parçada ve Avrupa’da yaşayan tüm Kürtlere şu çağrıyı yaptılar: ‘Rojhilat, Başur, Bakur ile Rojava’nın bütün genç erkek ve kadınları birleşip bütünleşerek direnişe geçin.’

Bu genel seferberlik çağrısına Lübnanlı Kürtler de uyarlar mı yolunda bir merak vardı; çünkü onların askeri tecrübeleri de vardı. Nitekim 12 Eylül 1980 darbesiyle birlikte PKK kurucusu Abdullah Öcalan Bekaa Vadisinde militanlarının askeri eğitim almasını temin etmişti. Bu amaçla Mahsum Korkmaz Akademisi açılmıştı.

Bu konuda dernek başkanı Loqman Mıho’nun fikrine başvurduk:

“Biz prensip olarak tüm mazlum ve ezilen milletlerle dayanışma içindeyiz. Ama söz konusu kendi halkımız ve milletimiz olunca tabi ki seferber olup ayağa kalkmamız şarttır. Gösteri ve protestolarımız milletimiz, halkımız ve onurumuzu savunmaya yöneliktir. Halkımızın evlatları nerede olursa olsunlar onlara sempati duyup destekleriz, ancak işlerine müdahale etmeyiz ve gelişmelerin seyrine burnumuzu sokmayız.

Basit bir sebebi var: Biz Lübnan’da yaşamaktayız ve bu toplumla bütünleşmiş sayılırız; onlar ise anayurtları Kürdistan’da yerleşiktirler ve insan kaynağı olarak bize ihtiyaç duymazlar. Bize düşen tek şey oralardaki kardeşlerimize yanınızdayız mesajını vermek için ayağa kalkıp sesimizi yükseltmektir.

Suriye’de olan bitenler aslında bir Kürt-Arap çatışmasına dönüşmüştür. Biz ise Lübnan’daki Arap toplumuyla komşuyuz; iç içe ve yüz yüze yaşıyoruz. Lübnan’da kimse bize karşı kışkırtmada bulunmuyor. Yine de bazı istisnalar söz konusudur. Söz gelimi Beyrut’taki Burc Hemmud mıntıkasındaki Suriyeli Araplar ile Suriye’den gelmiş olan Kürtler arasında sürtüşme, kavga ve arbedeler yaşanabiliyor. Bu hususta Lübnanlı Kürtlere yönelik fiziki veya sözlü bir sataşma yoktur.

Bölgedeki derin altüst oluşlar sırasında sosyal alanlarda daima var olmalarına rağmen Kürtlerin resmi siyasi alanlarda varlıklarına rastlanmıyor.

Lübnanlı Kürtler olarak bir özelliğimiz de şudur: Lübnan sınırları dışında meydana gelen olaylara karışmayız; kendi işimize bakarız. Örneğin dilimizi, kültürümüzü, gelenek ve göreneklerimizi koruyup geliştirmeye bakarız. Yine de Kürdistan veya gurbette yaşayan halkımızın evlatlarına sempati duyup onlarla dayanışma içinde oluruz. Bilhassa Suriyeli kardeşlerimize desteği görev biliriz. Çünkü Suriyeli Kürt ailelerle organik, biyolojik ve akrabalık bağlarımız var. Bu yüzden de aynı bayrak ve çatı altında yaşıyoruz duygusuna sahibiz.’

Newroz Kültür ve Sosyal Birliği Başkanı Hannan Osman da benzer noktaları vurguluyor:

“Lübnanlı Kürtler Suriye’de yaşananlardan vicdani ve siyasi açıdan etkileniyorlar. Bilhassa oradaki Kürtlere yönelik bugünkü imha operasyonları ciğerimizi dağlıyor; çünkü iki ülkedeki Kürtlerin aile bağları var, akrabadırlar. İlaveten tarihi ve kültürel bağlarımız da güçlüdür.

Şu noktada gayet açığız: Bizim askeri ve güvenlikle yani silah külahla işimiz yoktur ve olamaz. Silahlı faaliyetten uzak duruyoruz. Medya üzerinden yaptığımız seferber olma çağrıları sınırlı ve duygusaldır; hiçbir zaman kuvveden fiile yani şiddet kullanmaya matuf değildir. Bu özellik biz Lübnanlı Kürtlere has bir meziyettir.

Ayrıca bizler Lübnan’daki kritik, kaotik ve hassas durumun da farkındayız. Esasen bu ülkede bize karşı sistemli bir kampanya yürütülmedi. Yine de acaba birileri ortaya çıkıp tahrik edici siyasi söylemler kullanmak suretiyle halkı bize karşı kışkırtır mı diye endişeleniyoruz. Halkımızdan bazıları bu psikolojik baskı altında yaşıyor, pür dikkat kesiliyor, olaylardan ötürü ve giderek artan bir şekilde tedbirli davranıyor.

Bütün bunlara rağmen Lübnan’daki her Kürt, diğer komşuları gibi hayat tarzını değiştirmiyor ve bir arada yaşamanın gereklerini yerine getiriyor. Yine de esas tehlike sorumsuz siyasi söylem ile medyanın tavrına kalmış durumdadır. Söz gelimi Suriye veya başka bir ülkedeki Kürt meselesini, Arap davasını ülke içine taşırmak gayet risklidir.’

Netice olarak Lübnan’da günlük hayatını devam ettiren Kürt, kolektif ve kültürel kimliğinin kabul edilmesini, kanundaki statüsünün belirlenmesini, siyasi temsil dâhil haklarının verilmesini istiyor. Bölgedeki gelişmeler de dikkate alındığında çoğulculuk, vatandaşlık, eşitlik temelinde Lübnan’ın yeni bir imtihanla karşı karşıya olduğu söylenebilir. Zamanı geldi, vakit de azalıyor artık.”

NOT: Ulaşabildiğim kadarıyla ek okuma için üç makale adını vermekle yetineyim:

By Brooke Anderson – Kurds in Lebanon endure poverty, grapple with assimilation, The Daily Star.  9. Şubat 2012.

Categories of Lebanese stateless persons; Origins of statelessness in situation in Lebanon Historical origins of the phenomenon

Lübanlı  Kürtler: Kaderine terkedilmiş bir toplum, Rûdaw sitesi, 8 Eylül 2020.

 

Kaynak: Nûmedya

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.