Celal Hoca Amed

Celal Hoca Amed

Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Cehennemde Demokrasi Dersi

A+A-

Celal Hoca Amed

Her gün biraz daha kararlı, biraz daha örgütlü bir saldırının gölgesi düşerdi üzerimize. Mücadele derlerdi adına; oysa ne mücadeleydi ne de hakikatin arayışı. Kırılmış akılların, iğdiş edilmiş vicdanların ve düşünsel yoksulluğunu öfke ile örten birkaç maganda ruhunun sürü psikolojisiyle yürüttüğü bir kuşatmaydı yalnızca.

Sağdan vururlardı, soldan vururlardı. Yetmezdi; suskunlukları bile bir saldırıya dönüşürdü bazen. Adına eleştiri platformu dedikleri şey, gerçekte ruhu terbiye etme ve iradeyi teslim alma aygıtından başka bir şey değildi. Cezası ise belliydi: dışlanmak, yalnızlaştırılmak, siyasal ilişkilerin dışına itilmek.

Ne çok inanırlardı kendilerini iktidar sanmaya… Dağları kendilerinin yarattığına, nehirleri kendi elleriyle akıttığına, güneşi kendi iradeleriyle doğurduklarına inanırdı o köylü-feodal kibir. Oysa büyüklük sandıkları şey, cehaletin şişirdiği bir gölgeden ibaretti.

Sevdiklerimizden saldırırlardı önce. Aşklarımızdan, dostluklarımızdan, anılarımızdan… Yetmezdi; yaşamın en mahrem köşelerine kadar uzatırlardı ellerini. Çözümleme derlerdi buna. Oysa çözümledikleri ne hayatımızdı ne de düşüncelerimizdi. Onurumuzu parçalamaya, ideallerimizi aşındırmaya çalışırlardı. Çünkü bilirlerdi; teslim alınamayan beden değil, teslim alınamayan bilinçtir asıl korkuları.

Arkalarına aldıkları kalabalığın gürültüsüyle yürürlerdi üzerimize. Ezmek için, küçültmek için, kendilerine benzetmek için… Yaşam alanlarımızı dağıtmak, umudumuzu kırmak ve bizi kendilerinden aşağıda bir yere mahkûm etmek isterlerdi. Yemekhaneyi yatakhanemiz haline getiren koşulların içinde bile bir yenilgi yazmak isterlerdi alnımıza.

Yazamadılar.

Çünkü cehennem diye sundukları yerde yaşamayı öğrendik biz. Hatta daha fazlasını… Cehennemi yurdumuz, yurdumuzu direncimiz, direncimizi ise özgürlüğümüz yaptık. Onların konfor sandığı duvarlar arasında biz özgürlüğü büyüttük; onların güvenlik sandığı düzenlerin içinde ise korkularını.

Ve zamanla gördüm ki asıl kâbusu yaşayan ben değildim. Kâbusu yaşayanlar, bütün güçlerine rağmen bir insanın başını eğdiremeyenlerdi. Bütün baskılarına rağmen teslim alamayanlar. Bütün küçümsemelerine rağmen bilincimi kirletemeyenler…

Dik durdum.

Bazen yalnız, bazen yorgun, bazen yaralı… Ama hep dik durdum.

Ne onların öfkesi değiştirdi beni ne de kurdukları hüküm. Çünkü insanın gerçek zaferi, başkalarını yenmesinde değil; kendisine yabancılaşmamasındadır. Hangi karanlığın içinden geçersem geçeyim, kendime ihanet etmeden yürüdüm.

Hayata yanlış olanın doğru diye sunulduğu bir mecrada yaşadım. Amacından sapmış bir yürüyüşün demokratik siyaset diye kutsandığı, bireyin en temel savunma hakkının bile tanınmadığı bir yerde…

Herkes birbirine benzemeye zorlanıyordu. Herkes onlar gibi davranıyor, onlar gibi düşünüyor, onlar gibi konuşuyordu. İç dünyalarında ayrıksı duran insanlar ise zamanla kendi benliklerine yabancılaşıyorlardı. Bu durum yalnızca karakterleri dumura uğratmıyor, insanın kendisine duyduğu saygıyı da aşındırıyordu.

Bir gün içlerinden biri büyük bir bilgelik keşfetmiş gibi şöyle dedi:

“Öyle bir hassasiyetiniz olmalı ki, yastığınızın altında bir sigara yaprağı olsa bile hissedebilmelisiniz.”

Sonra beni ve birkaç arkadaşı seçtiler. Yastıklarımızın kenarlarına kitaplar koydular. Bulunduğumuz koşulların ayak oyunlarını biliyorduk elbette; fakat bu kadar ilkel, bu kadar komik bir yöntemle karşılaşacağımızı düşünmemiştik. Sabah eğitimde bunu fark etmediğimiz için sözde politik çözümlemeye tabi tutulduk.

Böylece köylülüğün, feodal zihniyetin ve düşünsel sefaletin dip yaptığı bir yerde bize demokrasi dersi veriliyordu.

Trajedi bazen insanın başına gelen şey değildir; trajedi, insanların gülünçlüğü fark etmeyecek kadar kendi yalanlarına inanmış olmalarıdır.

Okumuş insanların önemli bir bölümü esir alınmıştı. Kendi iradelerine yabancılaşmış bu insanlar, başkalarının sırtında kitaplar yazıyor, başkalarının hayatları üzerinden kahramanlık hikâyeleri kuruyorlardı. Bizim gibileri ise tasfiye edilmesi gereken liberal unsurlar olarak damgalıyorlardı.

Yargılanan düşünce değildi.

Yargılanan, boyun eğmeyi reddeden insandı.

Ve hayatın demokrasisi, tıpkı Keşanlı Ali Destanı’nın trajikomik sahneleri gibi, şahsımızda reel bir yaşam olarak ortaya çıkıyordu. Kahramanlık ile zorbalığın, siyaset ile feodalizmin, özgürlük söylemi ile itaat kültürünün birbirine karıştığı tuhaf bir tiyatro…

Fakat bütün bu karanlığın içinde öğrendiğim bir şey vardı:

İnsanı ayakta tutan şey kalabalıklar değildir.
İnsanı ayakta tutan şey örgütler değildir.
İnsanı ayakta tutan şey makamlar, unvanlar ve alkışlar hiç değildir.

İnsanı ayakta tutan şey, gecenin en karanlık anında bile kendi vicdanına bakabilmesidir.

Kendimi bununla ödüllendirdim.

Bir makama sahip olarak değil.
Bir unvana yaslanarak değil.

Her koşulda başı dik kalabilmiş bir insan olmanın sessiz gururuyla…

Çünkü özgürlük bazen yalnızca insanın kendi vicdanına hesap verebilmesidir.

Ve ben, bütün saldırılara rağmen, o hesabı alnım açık verebildim.
Not. Bu gerçek yaşamımdan bir kesit dir. Selam saygılar

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.