Hüsamettin Turan

Hüsamettin Turan

Yazarın Tüm Yazıları >

Kürt Siyasetinde Realist Bir Analiz

A+A-

Hüsamettin TURAN

Ortadoğu ve Yakındoğu’daki bölgesel dinamikler ve Kürt Meselesi’nin çözüm/çözümsüzlük süreçleri Realist Uluslararası İlişkiler Teorisi çerçevesinde incelendiğinde, Türkiye’nin güvenlik merkezli bölgesel politikasının Suriye, Irak ve İran’daki Kürt aktörlerin statü arayışları üzerinde doğrudan sınırlayıcı bir etki ürettiği görülmektedir.

İç siyasal süreçlerdeki "müzakere" söylemleri ile sahadaki yapısal gerçeklikler arasında kronik bir çelişki mevcuttur. Kürt Siyasal Hareketi’nin duygusal veya normatif bir iyimserlik yerine; ulusal birlik, çok boyutlu diplomasi ve kurumsal merkezileşmeyi esas alan bir stratejik akıl geliştirmesi, bölgesel anarşi içinde hayatta kalmanın ve statü kazanmanın tarihsel bir zorunluluğudur.

Uluslararası ilişkilerin klasik realist teorisi, küresel ve bölgesel sistemin anarşik yapısına vurgu yapar. Bu sistemde devletler, kendi bekalarını korumak ve güç kapasitelerini artırmak amacıyla rasyonel ve güvenlik merkezli stratejiler izlerler.

Ortadoğu ve yakındoğu, bu anarşik yapının ve güç mücadelelerinin en yoğun yaşandığı coğrafyaların başında gelmektedir. Tarihsel olarak egemen devlet yapılarının dışında kalan, ancak demografik ve askeri olarak bölgesel bir güç odağı hâline gelen Kürtler, bu anarşik sistemde devlet dışı aktör olarak hayatta kalma ve statü kazanma mücadelesi vermektedir. Kürt Meselesi’nin çözümünü engelleyen bölgesel yapısal faktörler, egemen devletlerin hamleleri ve Kürt siyasetinin iç açmazları bu faydacı perspektif üzerinden şekillenmektedir.

Realizm, devletlerin sınırlarının ötesindeki güç boşluklarını ve revizyonist hareketleri birer tehdit olarak algıladığını savunur. Türkiye’nin Irak, Suriye ve İran’daki Kürt politikası, tam anlamıyla bu tehdit algısı ve dengeleme stratejisine dayanmaktadır.

Güney Batı Kürdistan’ın varlığı, Ankara tarafından bir sınır güvenliği ve beka sorunu olarak kodlanmıştır. Türkiye; diplomatik baskı, askeri operasyonlar ve ABD, Kürt ittifakını zayıflatmaya yönelik manevralarla bu yapının uluslararası hukukta kalıcı bir meşruiyet kazanmasını engellemeyi temel dış politika çıktısı hâline getirmiştir.

Benzer şekilde, Irak’taki federal yapının egemenlik alanlarının genişlemesi veya İran’daki Kürt muhalefetinin siyasal alan bulması, Türkiye tarafından bölgesel bir domino etkisi riski olarak görülmektedir.

Realist çıkarlar söz konusu olduğunda, Ankara’nın tarihsel rekabet içinde olduğu Tahran, Bağdat veya Şam yönetimleriyle Kürt statüsüzlüğü ortak paydasında pragmatik ittifaklar kurabilmesi, ideolojilerin değil yapısal çıkarların belirleyici olduğunu kanıtlamaktadır.

Kürt Siyasal Hareketi’nin yasal kanadında zaman zaman ortaya çıkan aşırı iyimser söylemler ve müzakere beklentileri, siyaset biliminin rasyonel analiziyle çelişmektedir.

Abdullah Öcalan’ın İmralı üzerinden geliştirmeye çalıştığı diyalog arayışları teorik olarak meşru ve insani bir rasyonaliteye sahip olsa da, devlet mekanizmasının yapısal refleksleri değişmemiştir.

Realist perspektiften bakıldığında, egemen bir devlet, karşısındaki aktörün pazarlık gücü kendisini zorlamadıktan sonra yapısal tavizler vermez.

Yakın tarih, devletin söylemsel araçları taktiksel olarak kullandığını, ancak güvenlik paradigmasından vazgeçmediğini göstermiştir. Dolayısıyla, somut ve hukuki güvenceler elde edilmeden üretilen her iyimser dil, toplumsal tabanda hayal kırıklığı yaratmakta ve hareketin stratejik tahkimat yapmasını geciktirmektedir.

Bu noktada DEM Parti yönetiminin sahadaki gerçeklikle örtüşmeyen olumlu açıklamaları, toplumsal gerçeklikten ziyade mevcut siyasal pozisyonları koruma kaygısını akla getirmektedir. Toplumun gerçek beklentisi ise moral veren retorikler değil, hukuki güvenceye kavuşmuş somut demokratik kazanımlardır.

Siyasal yükün büyük bölümünün kurumsal olarak üstlenilmeyip tek bir liderliğin omuzlarına bırakılması, toplumdan gelen eleştirilerin siyasal programa yansıtılamaması hareketin tarihsel sorumluluğunu sekteye uğratmaktadır.

Kürt yasal siyasetinin dönemsel olarak dile getirdiği "Kürt partisi kurmayacağız" tarzındaki kapsayıcılık vurgusu, Kürt halkının ulusal ve bölgesel çıkarları açısından ciddi bir stratejik zafiyet barındırmaktadır.

Globalleşen dünyada alt uluslar ve devletsiz halklar kendi ulusal kurumlarını, siyasal odaklarını ve ortak geleceklerini inşa ederken; Kürt siyasetinin meşruiyet arayışını egemen ulusun sol veya sosyalist çevrelerinin memnuniyetine endekslemesi rasyonel değildir. Güçlü, bağımsız ve merkezi bir Kürt siyasal yapısının ve kurumsallaşmasının eksikliği, gelecekte tartışılabilecek federasyon veya otonomi gibi statü modellerinin altını boşaltmaktadır. Dağınık ve ideolojik olarak fazla eklektik yapılar, uluslararası sistemde ciddiye alınan birer aktör olamazlar.

Kürt milletinin tarihsel bir kavşakta olduğu ve 21. yüzyılda geçen yüzyılın stratejik trajedilerini tekrarlamama zorunluluğu açıktır. Duygusal beklentiler ve ahlaki haklılık söylemleri uluslararası ilişkilerde toprak ve statü kazandırmaz.

Kürt siyasetinin önündeki realist reçete; ABD, Avrupa ülkeleri ve İsrail gibi etkili uluslararası aktörlerle dengeli, kurumsal ve uzun vadeli ilişkiler geliştirmekten geçmektedir. Uluslararası meşruiyetini güçlendiren, diplomatik kanallarını açık tutan bir hareket, bölgesel krizler karşısında çok daha güçlü bir konuma ulaşacaktır.

Fakat bütün bunlardan daha hayati olan mesele Kürt Ulusal Birliği’dir. Farklı siyasal hareketlerin örgütsel rekabeti ve parti çıkarlarını aşarak ortak ulusal hedeflerde buluşmaları artık bir tercih değil, tarihsel bir zorunluluk’tur. İç birlik sağlanamadığı sürece dışarıdan gelecek hiçbir destek tek başına kalıcı sonuç üretemez.

Ortadoğu’daki jeopolitik boşluklar ve dönüşümler, ancak duygusal reflekslerden arınmış, askeri, siyasi ve diplomatik gücünü tek bir ulusal stratejide birleştirebilmiş toplumlara fırsat sunacaktır.

Kürt siyaseti için mecburi iyimserlik dönemi kapanmıştır; hayatta kalmanın ve statünün tek yolu katı bir stratejik akıldır.

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar