“Çözüm süreci”nde Öne Çıkan İki Çizgi-II
İbrahim Gürbüz
“Serdest û Bindest Nabin Yek Dest” Egemen El ile Ezilen El Tek El Olamaz
Bugün yürütülen süreç etrafında iki temel eğilim belirmektedir. Birinci eğilim, Öcalan’ın temsil ettiği paradigma çevresinde şekillenmektedir. Bu anlayış; bağımsızlık, federasyon, özerklik, siyasal statü ve hatta güvence altına alınmış kolektif kültürel haklar talep etmeksizin Kürd toplumunun Türk devletine “demokratik entegrasyonunu” esas almaktadır. DEM Parti’nin siyasal çizgisinin ve kendilerini Kürd aydını ya da akademisyeni olarak tanımlayan çok sayıda konformist çevrenin de bu eğilim etrafında konumlandığı görülmektedir.
Kolonyalizm perspektifinden değerlendirildiğinde burada temel sorun, “demokratik entegrasyon” kavramının hangi iktidar ilişkisini görünmez kıldığıdır. Çünkü eşit olmayan iki siyasal öznenin entegrasyonu, sömürgeci yapı tasfiye edilmeden gerçekleşiyorsa, bunun sonucu eşitlik değil; güçsüz olanın egemen yapı içerisinde eritilmesidir. Egemen sömürgeci ulusun devleti, dili, sınırları ve resmî kimliği tartışma dışı tutulurken yalnızca sömürgeleştirilmiş ulustan kendi siyasal hedeflerinden vazgeçmesi isteniyorsa, bu karşılıklı bir bütünleşme değil, tek taraflı bir teslimiyet ve asimilasyon sürecidir.
Frantz Fanon’un çözümlemeleri açısından bakıldığında, Sömürgeleştirilen lider bir başka ifade ile beyaz adamın kahyası, sömürgeci egemenin dünyasına kabul edilmek uğruna kendi dilinden, kimliğinden ve tarihsel varlığından uzaklaştığı ölçüde kendisine de yabancılaşır ve kendi ulusunu da bu sömürgeci devlete entegre etmeye çalışır.
Sömürgeleştirilen ulusun, kendi geleceğini yalnızca egemen devletin demokratikleşme sınırları içerisinde tasavvur etmesi, kolonyal zihinsel sınırların hâlâ aşılamadığını gösterir. İsmail Beşikçi’nin düşünsel çerçevesiyle ifade edildiğinde ise Kürd meselesini yalnızca demokrasi, insan hakları veya bireysel yurttaşlık sorunu olarak ele almak, Kürdistan’ın siyasal statüsüzlüğünü ve Kürdlerin ulus olmaktan doğan kolektif haklarını görünmez kılmaktadır.
İkinci eğilim ise silahların bırakılmasının Kürd ulusu açısından hayırlı olduğunu ve silahlı mücadele döneminin kesinlikle sona ermesi gerektiğini savunmakla birlikte, bunun Kürd ulusu adına hiçbir hak talep edilmeden gerçekleştirilmesine karşı çıkan Kürd milliyetçi kesimlerden oluşmaktadır. DEM’in Kürd tabanı da buna dahildir. Bu çevrelerin itirazı onurlu bir barışa ya da silahların bırakılmasına değil; itirazları, barışın, Kürd ulusunun siyasal ve kolektif haklarından vazgeçmesinin adı hâline getirilmesinedir.
Binlerce köy boşaltılmış, milyonlarca Kürd yerinden ve yurdundan koparılarak Türk metropollerine sürülmüş, yüz bini aşkın genç yaşamını yitirmişken; bütün bu ağır bedellere rağmen Kürd ulusu adına siyasal statü, kolektif haklar ve anadilinde eğitim dahi talep edilmemesi nasıl bir çözüm olarak kabul edilebilir? Bunca yıkımdan sonra Kürdlerden, egemen devletin siyasal ve anayasal yapısını sorgulamadan ona entegre olmalarının istenmesi, kolonyal sorunu çözmek değil; kolonyal ilişkinin daha örtük ve rızaya dayalı bir biçimde yeniden üretilmesidir. Bir diğer ifadeyle gönüllü asimilasyondur.
Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı bu dönüşümü anlamamıza yardımcı olur. Egemenlik yalnızca zor araçlarıyla sürdürülmez; aynı zamanda egemenin dünya görüşünün ezilenler tarafından doğal, makul ve alternatifsiz kabul edilmesiyle devam eder. Bir dönem zorla dayatılan asimilasyonun bugün “demokratik entegrasyon”, “ortak yaşam” veya “demokratik toplum”, “kominal toplum” gibi kavramlarla gönüllü bir kabule dönüştürülmesi, kolonyal hegemonyanın daha incelikli bir biçimini oluşturmaktadır. Böylece egemen devlet kendi ulusal niteliğini, sınırlarını ve iktidarını korurken sömürgeleştirilmiş ulustan ulusal hedeflerini terk etmesi istenmektedir.
Bilge Kürd kadını Şahize hanımın tek cümlesi bütün bu teorik çözümlemeleri yalın bir hakikatte birleştiriyordu: “Serdest û bindest nabin yek dest.”
Egemen sömürgeci devletin siyasal hedefi ile ezilen sömürge bir ulusun özgürlük hedefi aynı potada eritilemez. Egemen sömürgeci devlet açısından demokratikleşme, mevcut düzenin bazı yönleriyle iyileştirilmesi anlamına gelebilir. Sömürgeleştirilmiş bir ulus açısından ise temel mesele, kendi kimliğinin, dilinin, ülkesinin, ulusal iradesinin ve siyasal statüsünün tanınmasıdır. Bu nedenle sömürgeci bir düzen içinde demokratikleşme arayışı ile sömürgeleştirilmiş bir ulusun özgürleşme mücadelesi aynı siyasal önceliğe sahip değildir.
Eğer gerçekten “Serdest û bindest nabin yek dest” deniliyorsa, bu ilke yalnızca bugünün değil, özellikle Rojava Kürdistanı’nda geçen son on iki yılın da kapsamlı bir muhasebesini gerektirir. Yıllarca bütün siyasal enerjisini “Demokratik Türkiye”, “Demokratik Suriye” perspektifi üzerine kuran PKK anlayışının bugün egemen ile ezilenin aynı potada eritilmesini savunması, geçmişte izlenen siyasal çizginin yeniden sorgulanmasını zorunlu kılmaktadır. Çünkü egemen sömürgeci devletin demokratikleşme projesi ile statüsüz bırakılmış sömürge bir ulusun özgürleşme projesi aynı şey değildir.
Barış, sömürgeleştirilmiş bir ulusun egemen sömürgeci devlet içerisinde sessizce eritilmesinin adı olamaz. Gerçek barış; inkârın, statüsüzlüğün, zorunlu ve gönüllü asimilasyonun ve kolonyal tahakkümün ortadan kaldırılmasıyla mümkündür.
Bu nedenle Kürd ulusunun önceliği, egemen sömürgeci siyasal düzenin içinde daha görünmez hâle gelmek değil; kendi kimliğini, dilini, tarihini, ülkesini, kolektif iradesini ve siyasal statüsünü esas alan dekolonyal bir özgürlük perspektifi geliştirmek olmalıdır. Çünkü entegrasyon diğer ismi ile gönüllü asimilasyon, kolonyal ilişki tasfiye edilmeden gerçekleştirildiğinde eşitlik üretmez; sömürgeleştirilmiş olanın sömürgeci egemenin dünyasında eritilmesini üretir. Özgürlük ise kolonyal egemenin sunduğu sınırlar içinde kendine yer aramak değil, bir ulusun kendi adına söz söyleme ve kendi geleceğini belirleme iradesini yeniden kazanmasıdır.
Bazen yıllarca süren teorik tartışmaların özünü, hayatın bütün acılarını yaşamış bir insan tek bir cümleyle dile getirebilir. İki kardeş arasında yaşanan tartışmada tam da böyle oldu. Yaşanmışlığın içinden süzülüp gelen “Serdest û bindest nabin yek dest.” sözü, herhangi bir akademik değerlendirmeden çok daha derin ve sarsıcı bir anlam taşıyordu. Bu söz, iki kardeş arasındaki sıradan bir tartışmanın sınırlarını aşarak, içinde bulunduğumuz dönemin siyasal muhasebesini yapıyor; kolonyal ilişkinin mahiyetini en yalın ve en çarpıcı biçimde ortaya koyuyordu.
24 Temmuz 2026
İbrahim Gürbüz


YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.