Yaşar Bazencir

Yaşar Bazencir

Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

ULUSLARARASI SİSTEMDE DEVLETSİZ ULUSLAR: Güney Kürdistan (IKBY) Örneğinde Siyasi ve Hukuki Statü Çelişkisi

A+A-



I. ÖZET
Modern uluslararası ilişkiler ve devletler hukuku sistemi, Westphalia düzeninin devlet
merkezli yapısı ile Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın vaat ettiği "halkların kendi kaderini tayin
etme" (self-determination) ilkesi arasındaki kronik bir uyuşmazlık üzerine kuruludur. Bu
yapısal çelişkiyi en derinden deneyimleyen toplulukların başında gelen Kürtler, Güney
Kürdistan’da (Irak Kürt Bölgesel Yönetimi - IKBY) de facto (fiili) bir devletleşme süreci
yürütmüşlerdir. Bu çalışma; Güney Kürdistan’ın 1991’de ilan edilen güvenli bölge
döneminden 2005 Irak Anayasası ile tescillenen hukuki federalizme geçişini incelemektedir.
Çalışmada, Erbil’in yürüttüğü asimetrik diplomasi ve enerji politikalarının sınırları, 2017
Bağımsızlık Referandumu, Irak Federal Yüksek Mahkemesi'nin müdahaleleri ve 2023 Paris
Tahkim Kararı (ICC) ışığında ele alınmaktadır. Sonuç olarak, Güney Kürdistan’ın küresel
sistemdeki statüsü,
"devlet benzeri ama devlet olmayan" (state-like but non-state) bir melez
yapı olarak analiz edilmektedir.
II. GİRİŞ: WESTPHALİA DÜZENİ, SÖMÜRGECİLİK KARŞITI KURAM VE DEVLETSİZ
ULUSLAR SORUNU
Modern devletler hukuku, 1648 Westphalia Barışı'ndan bu yana egemenliği belirli bir
toprak parçası ve sınırlarla özdeşleştirmiştir. Bu sistemde, egemen ulus-devletler sistemin
kurucusu ve yegane meşru aktörüdür. Sınırların cetvelle çizildiği Ortadoğu’da ise 1639 Kasr-ı
Şirin Antlaşması ile başlayan, 1. Dünya Savaşı sonrası Sykes-Picot ve Lozan
antlaşmalarıyla tamamlanan süreç, Kürt coğrafyasını dört egemen devlet arasında
parçalayarak Kürtleri modern dünyanın "en büyük devletsiz ulusu" haline getirmiştir.
İsmail Beşikçi’nin "Uluslararası Sömürge" Kavramı: Beşikçi, Kürdistan’ın durumunun
klasik sömürgelerden farklı olduğunu belirtir. Klasik sömürgelerde tek bir metropol güç
varken, Kürdistan coğrafyası birden fazla devlet tarafından paylaşılmış ve bu bölünmüşlük
uluslararası sistemin rızasıyla (statüko) korunmuştur. Bu nedenle Kürt sorunu, devletler arası
bir konsensüs ile görünmez kılınmaktadır.
Sosyolojik ve sömürge karşıtı kuramlar bu yapıyı deşifre eder.
Frantz Fanon’un "Yasal Görünmezlik" Kuramı: Fanon, sömürgeci sistemlerin ezilen
halkları sistemsel bir sessizliğe ve görünmezliğe mahkum ettiğini savunur. Devletsiz uluslar,
uluslararası kurumlarda doğrudan temsil edilemedikleri için küresel hukuk öznesi olamazlar
ve sesleri ancak egemen devletlerin süzgecinden geçerek sisteme ulaşır.
Realist Kuram ve Güç Politikası: Realizme göre anarşik uluslararası sistemde ahlak ve
normlar değil, askeri ve ekonomik güç belirleyicidir. Devletsiz halklar, egemen devletlerin
jeopolitik çıkarları ve ittifak dengeleri arasında sıkışıp kalan geçici "manivela" veya "güvenlik
aparatları" olarak görülürler.
III. TARİHSEL ZEMİN: DE FACTO BAĞIMSIZLIKTAN DE JURE FEDERALİZME
Güney Kürdistan'ın bugünkü hukuki konumu, adeta tırnaklarla kazınmış iki tarihsel kırılmanın
ürünüdür:
1. 1991 Körfez Savaşı ve Güvenli Bölge (De Facto Dönem)
Saddam Hüseyin rejiminin Kuveyt'i işgali sonrası gelişen süreçte, Kürt halkına yönelik
katliam ve göç dalgasını durdurmak amacıyla BM Güvenlik Konseyi 688 sayılı kararı almıştır.
Bu karar doğrultusunda ABD, İngiltere ve Fransa öncülüğünde 36. paralelin kuzeyinde ilan
edilen "uçuşa yasak bölge" (Huzur Operasyonu), Bağdat’ın askeri ve idari otoritesini
bölgeden çekmek zorunda bırakmıştır.
Oluşan bu güç boşluğunda Kürtler, 1992 yılında ilk serbest seçimlerini yaparak kendi
parlamentolarını ve hükümetlerini kurmuşlardır. Bu süreç, uluslararası hukukun
müdahalesiyle korunan ve 13 yıl boyunca kendi kendini yöneten fiili (de facto) bir devlet
modelini doğurmuştur.
2. 2005 Irak Anayasası (De Jure Dönem)
2003 yılında ABD'nin Irak'ı işgali ve Baas rejiminin devrilmesi, Kürtlerin fiili kazanımlarını
anayasal güvenceye kavuşturma fırsatı sunmuştur. 2005 yılında kabul edilen Irak Anayasası,
ülkeyi federal bir devlet olarak tanımlamış ve IKBY’yi kurucu federe birim olarak tescil
etmiştir. Bu aşama, fiili durumun uluslararası ve ulusal düzeyde hukuki (de jure) bir statüye
kavuşmasını sağlamıştır.
IV. ANAYASAL SÜREÇ: ASİMETRİK FEDERALİZM VE YETKİ PAYLAŞIMI ÇELİŞKİSİ
2005 Irak Anayasası, dünyadaki en asimetrik federal anayasalardan biridir. Ancak bu
asimetri, aynı zamanda sürekli bir anayasal kriz kaynağıdır.
A. Egemenlik Önceliği ve Normlar Hiyerarşisi (Madde 115 ve 121)
Anayasanın 115. maddesi, federal hükümete açıkça verilmeyen tüm yetkileri federe
bölgelere bırakır. Daha da önemlisi, ortak yetki alanlarında federal yasalar ile bölgesel
yasalar çelişirse, bölgesel yasalara üstünlük tanınmıştır (Madde 121). Bu durum, Erbil’e
Bağdat’ın dayatmalarını anayasal yollarla bloke etme gücü vermektedir.
B. Güvenlik Tekeli ve Peşmerge’nin Statüsü (Madde 121/5)
Max Weber'e göre devlet, belirli bir sınır içinde meşru fiziksel şiddet kullanma tekeline sahip
organizasyondur. Irak Anayasası bu tekeli bölmüştür:
1. maddenin 5. fıkrası, IKBY’ye "bölge muhafızları" (Peşmerge) adı altında kendi ordusunu
ve güvenlik güçlerini kurma hakkı tanımıştır.
Bu anayasal zırh sayesinde Peşmerge, Bağdat’taki Savunma Bakanlığı’ndan bağımsız bir
komuta zincirine sahip askeri bir güç olarak varlığını sürdürmektedir.
C. Doğal Kaynaklar ve Ekonomik Egemenlik Krizi (Madde 111-112)
Bu alan, anayasanın en kırılgan savaşıdır. 111. madde petrolü "ortak mal" sayarken, 112.
madde "mevcut kuyuların" yönetimini ortaklaştırır.
Hukuki Yorum Çelişkisi: Erbil, 2005 sonrasındaki yeni kuyuları kendi yetkisinde görüp
2007'de kendi Petrol ve Gaz Kanunu'nu çıkarmış ve bağımsız satışlar yapmıştır. Bağdat ise
dış ticareti kendi tekeli saymıştır.
Yargısal Müdahale (Şubat 2022 Kararı): Irak Federal Yüksek Mahkemesi, anayasanın
ruhunu göz ardı ederek Erbil'in enerji yasasını anayasaya aykırı ilan etmiş ve tüm petrol
yönetimini Bağdat'a devretme kararı almıştır.
Paris Tahkim Kararı (Mart 2023): Paris merkezli Milletlerarası Ticaret Odası (ICC), Türkiye
ile Irak arasındaki 1973 boru hattı anlaşmasını gerekçe göstererek, IKBY'nin doğrudan
yaptığı petrol ihracatını durdurmuştur. Bu karar, devletsiz bir aktörün küresel ticaret
sistemindeki zayıflığını ve egemen bir devlet olmadan ekonomik bağımsızlığını
sürdüremeyeceğini kanıtlamıştır.
D. Coğrafi Egemenlik Sınırları ve "Tartışmalı Bölgeler" Çıkmazı: Madde 140
Klasik devlet teorisinde egemenlik; yalnızca yasama, yürütme ve meşru şiddet tekeliyle
değil, bu yetkilerin kullanılacağı sınırları belirli bir toprak parçasıyla (territoriality) anlam
kazanır. Güney Kürdistan’ın anayasal
statüsündeki en büyük yapısal boşluk ve kırılganlık, federe bölgenin güney sınırlarının
hukuken ve fiilen belirsiz bırakılmış olmasıdır. Bu belirsizliğin odağında, Irak
Anayasası’nın en çok tartışılan ve bilinçli olarak kadük, işlevsiz bırakılan 140. Maddesi yer
almaktadır.
1. Madde 140’ın Hukuki Kökeni ve Yol Harita
Madde 140 çıkmazı; anayasal hakkın, askeri güç ve jeopolitik çıkarlar karşısında nasıl
işlevsizleştirildiğinin en somut kanıtıdır. Bu madde, Güney Kürdistan’ın hukuken
"tamamlanmamış" bir federe yapı olarak kalmasına yol açan en büyük anayasal prangadır.
Saddam rejimi döneminde yürütülen sistemli "Araplaştırma" (Ta'rib) politikalarıyla Kerkük,
Şengal, Hanekin ve Mahmur gibi Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerin demografik yapısı
zorla değiştirilmiştir. Baas rejiminin yıkılmasının ardından, bu tarihsel adaletsizliği gidermek
ve bu bölgelerin idari statüsünü belirlemek amacıyla 2005 Anayasası’na 140. madde
eklenmiştir. Geçici Yönetim Yasası’nın 58. maddesinden miras alınan bu hüküm, üç aşamalı
net bir yol haritası öngörmekteydi:
1. Normalleşme (Normalization): Zorla göç ettirilen Kürtlerin topraklarına geri dönmesi,
bölgeye yerleştirilen Arap nüfusun kendi memleketlerine iadesi ve mülkiyet haklarının iade
edilmesi.
2. Nüfus Sayımı (Census): Normalleşmenin ardından bölgelerin güncel ve adil demografik
yapısını ortaya koyacak resmi bir nüfus sayımının yapılması.
3. Referandum : En geç 31 Aralık 2007 tarihine kadar Kerkük ve diğer tartışmalı bölgelerde
halk oylaması yapılması; halka IKBY’ye mi bağlanmak istedikleri yoksa Bağdat’a mı bağlı
kalmak istediklerinin sorulması.
2. TARİHSEL GECİKTİRME VE “ZAMAN AŞIMI MANİPÜLASYONU
Anayasal hükme göre 2007 sonuna kadar tamamlanması gereken bu süreç, Bağdat’taki
merkezi hükümetlerin ve bölgesel statükocu güçlerin direnciyle sistematik olarak sabote
edilmiştir.
Bağdat’ın Hukuki Tezi: Bağdat yönetimi, 31 Aralık 2007 tarihinin geçmesiyle birlikte Madde
140’ın hukuken "zaman aşımına" uğradığını ve geçerliliğini yitirdiğini iddia etmiştir.
Erbil’in Hukuki Tezi: IKBY ise anayasal bir hükmün, hedeflenen süre içinde
uygulanmaması durumunda kendiliğinden ortadan kalkmayacağını; anayasanın bir bütün
olduğunu ve bu madde uygulanana kadar anayasal bir yükümlülük olarak kalmaya devam
edeceğini savunmuştur. Nitekim Irak Federal Yüksek Mahkemesi de daha sonraki yıllarda
maddenin halen yürürlükte olduğunu teyit etmek zorunda kalmıştır ancak fiili bir adım
atmamıştır.
3. JEOPOLİTİK VE EKONOMİK SAVAŞIN MERKEZİ: KERKÜK.
Madde 140’ın uygulanamamasının arkasındaki asıl neden, soyut bir sınır tartışması değil,
somut bir jeopolitik ve ekonomik güç savaşıdır. Kürt ulusal mücadelesinin tarihsel
hafızasında çok özel bir yere sahip olan ve zengin petrol rezervlerini barındıran Kerkük, bu
mücadelenin merkez üssüdür.
Kerkük’ün IKBY sınırlarına dahil edilmesi, Kürt yönetiminin ekonomik olarak Bağdat’a hiçbir
şekilde ihtiyaç duymayacak tam bir "kendi kendine yetebilirlik" seviyesine ulaşması anlamına
gelecekti.
Bu durum, Bağdat ve bölgesel güçler (Türkiye ve İran) tarafından "bağımsız Kürdistan’ın
ekonomik motoru" olarak görüldüğü için, Madde 140’ın hayata geçirilmesi her ne pahasına
olursa olsun engellenmiştir.
4. REFERANDUM SONRASI KIRILMA:
16 Ekim 2017 ve Fiili Sınır Kaybı
Anayasal yolların tıkanması üzerine Kürt yönetimi, 2014-2017 yılları arasında IŞİD ile
mücadele sırasında Peşmerge’nin kontrol altına aldığı bu tartışmalı bölgeleri de kapsayacak
şekilde 2017 Bağımsızlık Referandumu’nu gerçekleştirmiştir.
Ancak referandum sonrası yaşanan askeri hareketlilikle (16 Ekim 2017 olayları), Bağdat
yönetimi ve Şii milis güçler, Türkiye ve İran'ın desteğiyle askeri güç kullanarak,Kerkük başta
olmak üzere tartışmalı bölgelerin neredeyse tamamını yeniden kontrol altına almıştır.
Hukuki ve Siyasi Çıkarım: Bu askeri müdahale, uluslararası sistemde devletsiz bir aktörün
kendi sınırlarını anayasal uzlaşıyla belirleyemediğinde, güce dayalı realpolitik müdahaleler
karşısında sınır güvenliğini koruyamadığını göstermiştir.
Madde 140, kağıt üzerinde duran bir anayasa maddesiyken, sahada askeri güç dengelerinin
belirlediği ve içerde bazı hareketlerin olumsuz tavırlarıyla savunma hattında yaşanan
kırılmalar ABD ve Batılı güçlerin sessiz onayıyla sınırlar korunamamış ve toprak kaybına
neden olmuştur.
V. DİPLOMATİK İLİŞKİLER: DEVLET OLMAYAN AKTÖRÜN ASİMETRİK DIŞ POLİTİKASI
IKBY, devlet statüsünde olmamasına rağmen uluslararası arenada son derece gelişmiş bir
federal yönetim dış ilişkileri ağı kurmuştur
A. Küresel Güçlerle Doğrudan İlişkiler ve De Facto Tanınma
Erbil'de bugün ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin dâhil olmak üzere 30'un üzerinde
ülkenin başkonsolosluğu bulunmaktadır. IKBY Dış İlişkiler Departmanı (DFR) fiili bir dışişleri
bakanlığı gibi çalışarak Washington, Londra, Paris ve Brüksel gibi merkezlerde resmi
temsilcilikler açmıştır. Bu durum, egemen devletlerin IKBY'yi "uluslararası sistemde zımnen
(de facto) muhatap kabul ettiğinin" en net göstergesidir.
B. Bölgesel Güçlerle Pragmatik Siyaset (Türkiye ve İran)
Denize kıyısı olmayan Güney Kürdistan, coğrafyanın getirdiği jeopolitik mengeneden çıkmak
için komşularıyla pragmatik ilişkiler geliştirmiştir:
Türkiye İlişkileri: Siyasi çelişkilere rağmen Erbil, Ankara ile 50 yıllık bir enerji anlaşması
imzalayarak petrolünü dünyaya ulaştırmış ve güçlü bir ticari entegrasyon kurmuştur.
İran İlişkileri: Coğrafi sınırdaşlık nedeniyle Erbil, Tahran ile hassas bir denge gütmektedir.
Ancak İran'ın egemenlik sınırlarını hiçe sayarak zaman zaman Erbil'deki sivil ve askeri
hedefleri doğrudan füzelerle vurması, devletsiz bir yapının uluslararası güvenlik
şemsiyesinden yoksun oluşunun acı bir faturasıdır.
C.
"Terörle Mücadele" Meşruiyeti ve Küresel İttifak
2014 IŞİD saldırıları sırasında Peşmerge güçlerinin sahada gösterdiği direnç, küresel
koalisyonun doğrudan askeri ortağı olmasını sağlamıştır. ABD ve müttefikleri, Bağdat'ı aracı
kılmadan doğrudan Erbil'e silah, mühimmat, eğitim ve maaş desteği sağlamıştır. Bu durum,
devletsiz bir aktörün uluslararası güvenlik mimarisine doğrudan entegre olabileceğinin meşru
kanıtı olmuştur.
VI. 2017 BAĞIMSIZLIK REFERANDUMU VE REALPOLİTİK SINIRLAR
25 Eylül 2017’de gerçekleştirilen Bağımsızlık Referandumu, devletsiz ulusların uluslararası
sistemdeki sınırlarını test eden
en dramatik tarihsel tecrübedir.
Halkın İradesi ve Statüko: Kürt halkının %92.7 oranındaki ezici "Evet" oyuna rağmen,
başta ABD olmak üzere batılı müttefikler ve bölgesel güçler referandumu tanımamış, sınırları
kapatmış ve uçuş yasakları koymuştur.
Uluslararası Hukuk Çelişkisi: Uluslararası hukuk, sömürge sonrası dönemde
(dekolonizasyon) sınırların değişmesini ve bağımsızlığı teşvik ederken, halihazırda tanınmış
devletlerin sınırları içindeki halkların (remedial secession - telafi edici ayrılma koşulları
oluşmadıkça) bağımsızlık ilanlarına karşı aşırı muhafazakar ve engelleyici bir tutum
sergilemektedir. Referandum süreci, realist kuramın "güç dengesi ve devlet çıkarı,
demokratik iradeden üstündür" tezini acı bir şekilde doğrulamıştır.
VII. Resmi Savunma Stratejisi ile Paralel Diplomasinin Çatışması: 16 Ekim Askeri
Kırılması
16 Ekim 2017’de Kerkük ve tartışmalı bölgelerde yaşanan ani kırılma, uluslararası ilişkiler
literatüründe bir devletleşme modelinin içeriden ve dışarıdan nasıl sınırlandırıldığını gösteren
en somut askeri-siyasi vakalardan biridir. Bu kırılmanın anatomisi, kriz öncesinde alınan
resmi kararlar ile sahada uygulanan paralel stratejiler arasındaki radikal çelişkide gizlidir.
A. Resmi Konsensüs: Ortak Savunma Kararı ve Cephe Tahkimatı
Referandumun hemen ardından Bağdat, Ankara ve Tahran’dan gelen askeri tehditlerin
tırmanması üzerine; IKBY Başkanı sayın Mesut Barzani, Talabani ailesinin önde gelen
temsilcileri, YNK ve KDP nin en üst düzey askeri komutanları bir araya gelerek kapsamlı bir
durum değerlendirmesi yapmışlardır.
Bu resmi üst düzey toplantıda tam bir konsensüs sağlanmış ve "Kerkük başta olmak üzere
tüm tartışmalı bölgelerin sınır hatlarında gerekli askeri tahkimatın yapılması, savunma
mevzilerinin geliştirilmesi ve federal ordu ile milis güçlerinden gelecek her türlü saldırıya
karşı ortak bir askeri direnç gösterilmesi" yönünde kesin bir karar alınmıştır.
Bu karar, Kürt siyasi ve askeri aklının kağıt üzerindeki ortak savunma doktriniydi.
B. Paralel Diplomasi ve Askeri Hatların Çözülmesi
Ancak bu resmi kararın hemen ardından, YNK içerisindeki belirli odaklar ile bölgesel
istihbarat aktörleri (özellikle İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım
Süleymani) ve Haşdi Şabi liderleri arasında paralel bir müzakere trafiği yürütülmüştür.
Bu paralel görüşmeler, Erbil’de alınan resmi ortak savunma kararını sahada tamamen
işlevsiz kılmıştır. Yapılan gizli/açık uzlaşılar neticesinde, Bağdat’a bağlı güçlerin ilerleyişi
karşısında YNK kontrolündeki askeri birimlerin (70. Tugaylar) direnç göstermeden geri
çekilmesi yönünde sahaya doğrudan emir iletilmiştir.
Stratejik Sonuç: Resmi olarak savunulması kararlaştırılan kilit üslerin, petrol sahalarının ve
stratejik koridorların bu paralel kararla eş zamanlı olarak boşaltılması, cephe bütünlüğünü
anında parçalamıştır. Bu durum, ortak karara sadık kalarak mevzilerinde kalan diğer
Peşmerge birimlerini de lojistik ve coğrafi olarak savunmasız bırakmış, topyekün bir geri
çekilme dalgası doğurmuştur.
C. Güncel Muhasebe: Çok Yönlü Saldırılar Karşısında Kürt Siyaseti
Kerkük’ün ve stratejik toprakların bu şekilde kaybedilmesi, sadece geçmişe ait bir askeri
başarısızlık değildir; bugün Güney Kürdistan’ın karşı karşıya kaldığı çok yönlü jeopolitik
saldırıların (ekonomik bütçe kesintileri, sınır ihlalleri ve yargısal kuşatmalar) zeminini
hazırlayan ana faktördür.
Bu durumun çok yönlü siyasi ve askeri muhasebesi, günübirlik medya polemiklerinin veya
taraflı suçlamaların ötesinde, yapısal bir gerçeği ortaya koymaktadır: Uluslararası sistemde
devlet dışı bir aktör, en üst düzeyde ortak kararlar alsa dahi; kendi içinde askeri komuta
birliğini mutlaklaştıramadığı ve bölgesel güçlerin paralel nüfuz alanlarını kesemediği sürece,
coğrafi egemenliğini ve siyasi statüsünü koruyamamaktadır.
VIII. 16 Ekim Kerkük Kırılması ve Kürt Siyasetinde İç Parçalanma (YNK - İran - Haşdi
Şabi Aksı)
2017 Bağımsızlık Referandumu’nun getirdiği askeri faturanın en trajik ve belirleyici perdesi,
16 Ekim 2017 gecesi Kerkük ve çevresindeki tartışmalı bölgelerde (Madde 140 alanları)
yaşanmıştır. Bu süreç, sadece Bağdat ordusunun askeri bir başarısı değil; bölgesel istihbarat
ağlarının (özellikle İran'ın) Kürt siyasetindeki iç hat hatlarını (KDP-YNK rekabetini) kullanarak
organize ettiği diplomatik ve askeri bir operasyondur.
A. Kasım Süleymani Doktrini ve YNK İçindeki Anlaşma
Referandum öncesinde ve hemen sonrasında, İran Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC)
Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani, Süleymaniye ve Erbil hattında yoğun bir mekik
diplomasisi yürütmüştür. Referandumun iptal edilmemesi üzerine Tahran, YNK içindeki
liderlik boşluğundan (Celal Talabani’nin referandumdan kısa süre önce, 3 Ekim 2017'de vefat
etmesiyle oluşan boşluk) yararlanarak parti içindeki belirli bir klikle (Bafil Talabani, Lahur
Talabani ve Aras Şeyh Cengi grubu) doğrudan temasa geçmiştir.
Bağdat-Süleymaniye Gizli Anlaşması: Yapılan görüşmeler neticesinde, Haşdi Şabi (Şii Milis
Güçleri) ve Irak federal ordusunun Kerkük’e yönelik başlatacağı askeri harekata YNK’ye
bağlı 70. Peşmerge Birimleri’nin direnç göstermemesi konusunda bir uzlaşı sağlanmıştır.
Anlaşmanın karşılığında; Süleymaniye bölgesinin ekonomik olarak ödüllendirileceği, memur
maaşlarının doğrudan Bağdat tarafından ödeneceği ve YNK’nin bölgedeki varlığının
korunacağı vaat edilmiştir.
B. 16 Ekim Gecesi: Direnişsiz Geri Çekilme ve Askeri Hatların Çöküşü
16 Ekim 2017 gecesi Irak ordusu ve İran destekli Haşdi Şabi milisleri (Asaib Ehlil Hak, Bedir
Örgütü vb.), ABD yapımı Abrams tankları ve ağır silahlarla Kerkük’ün güneyindeki mevzilere
doğru harekete geçtiğinde, cephe hattında konuşlu olan YNK Peşmergeleri, merkezden
(Süleymaniye'den) gelen doğrudan emirle mevzilerini terk ederek geri çekilmeye başlamıştır.
Cephenin Yarılması: Kerkük'ün savunma hattını oluşturan kilit noktaların (K1 Askeri Üssü,
Kerkük Havaalanı ve petrol kuyuları) tek bir kurşun sıkılmadan boşaltılması, Erbil’e bağlı
(KDP eğilimli) Peşmerge güçlerinin de taktiksel olarak kuşatılmasına ve koordinasyonsuz bir
şekilde geri çekilmek zorunda kalmasına yol açmıştır.
Karşılıklı Suçlamalar ve Siyasi İhanet Tartışması: Dönemin IKBY Başkanı sayın Mesud
Barzani ve KDP yönetimi, bu geri çekilmeyi "Kürt halkının geleceğine yönelik arkadan
bıçaklama ve büyük bir ihanet" olarak nitelendirmiştir. Buna karşılık YNK kanadı (Bafil
Talabani), askeri güç dengesinin eşitsiz olduğunu, boş yere Peşmerge kanı akıtmamak ve
Süleymaniye'yi korumak için bu kararı aldıklarını savunmuştur. Ancak sahadaki gerçeklik, bu
kararın askeri bir zorunluluktan ziyade, İran ve Bağdat ile yapılan siyasi pazarlığın bir sonucu
olduğunu tescillemiştir.
C. Bu İç Kırılmanın Stratejik ve Ekonomik Sonuçları
Bu olumsuz tavır ve dirençsiz geri çekilme, Kürt ulusal hareketine telafisi neredeyse
imkansız üç büyük darbe vurmuştur:
1.
"Kürdistan'ın Kalbi"nin Kaybı: Kürt liderliğinin "Kürdistan'ın Kudüs'ü" olarak adlandırdığı
Kerkük, tek bir gecede Kürt idari kontrolünden çıkmıştır. Sadece şehir merkezi değil, Bay
Hasan ve Havana gibi devasa petrol kuyuları Bağdat’ın eline geçmiş; bu da IKBY’nin toplam
petrol gelirlerinin %50’sini anında kaybetmesi anlamına gelmiştir. Erbil'in ekonomik
bağımsızlık iddiası o gece çökmüştür.
2. Çift Başlı Yönetim Riskini Tetiklemesi: 16 Ekim süreci, 1990'lardaki
KDP-YNK iç savaşının küllerini yeniden üflemiş, Kürt bölgesini fiilen yeniden "Sarı Bölge"
(Erbil-Duhok) ve "Yeşil Bölge" (Süleymaniye) olarak iki başlı bir güvenlik ve idari yapıya
sürüklemiştir. Bağdat, Erbil’i zayıflatmak için Süleymaniye’yi doğrudan muhatap alma
stratejisini o günden sonra kalıcı hale getirmiştir.
3. Uluslararası Kamuoyunda "Güven" Kaybı: Kürtlerin kendi içlerinde tek bir askeri
komuta zincirine ve siyasi birliğe sahip olmadığını gören küresel güçler (özellikle ABD ve
Batı), Erbil’in tam egemen bir devlet aktörü olma kapasitesini ciddi şekilde sorgulamaya
başlamıştır. İçeride bölünen bir yapının dışarıda devletleşemeyeceği realitesi, küresel sistem
tarafından bir kez daha teyit edilmiştir.
IX. SONUÇ VE DEĞERLENDİRME: "DEVLET BENZERİ AMA DEVLET OLMAYAN"
İKİYÜZLÜ STATÜ
Güney Kürdistan (IKBY) örneği, uluslararası sistemin ahlaki ve hukuki açıdan ne kadar
çelişkili olduğunu gözler önüne seren bir laboratuvar niteliğindedir.
Erbil; ordusu, parlamentosu, sınır kapıları, yargı organları ve diplomatik temsilcilikleriyle
pratik olarak bir devlet gibi işlev görmektedir. Ancak uluslararası sistem, devletsiz halkları
ihtiyaç duyulduğunda (IŞİD'e karşı savaşta olduğu gibi) "vazgeçilmez askeri müttefik" olarak
kullanırken; bu halklar kendi haklarını, kimliklerini ve bağımsızlıklarını talep ettiklerinde onları
"istikrarı bozan yerel unsurlar" olarak yaftalamaktadır.
Bu çelişki çözülmediği ve uluslararası hukuk "devlet merkezli" katı yapısından sıyrılıp "halk
merkezli" bir adalete evrilmediği sürece; Güney Kürdistan'ın bağımsız devlet kurma hakkı
sürekli küresel güçlerin çıkarlarına endekslenmek istenen hassas ve kırılgan bir yapı olarak kalır.

Önceki ve Sonraki Yazılar