Mehmet Gül

Mehmet Gül

Yazarın Tüm Yazıları >

Yolun Neresindeyiz?

A+A-

Güneybatı Kürdistan’daki son gelişmeler Kürdistan meselesi hakkındaki kimi stratejik soruları yeniden gündeme getirmiş oldu. Bunların başında, ‘Dünyanın yeniden şekillendiği son otuz yıllık süre sonunda, ödenen bu kadar bedele karşın, Kürt meselesi yeniden çözümsüz mü kalacak?’ sorusu geliyor.

 

Büyük oranda uluslararası konjonktürün rol oynadığı Güney Kürdistan’daki olumlu gelişmeler Kürt milletini epeyce umutlandırdı. Genel kanaat, 20.yy’da çözülemeyen Kürdistan Meselesi, Sovyet Bloğunun çöküşüyle birlikte yeniden şekillenen 21.yy dünyasında, bütünüyle olmasa bile kısmen bir çözüme bağlanabilecekti. Çünkü çelişki ve çatışmaların yoğunlaştığı Ön-Asya ve Ortadoğu’da, eğer bir düzen kurulacaksa, deyim yerindeyse, bunun sacayaklarından biri Kürdistan meselesinin belli bir çözüme bağlanmasıydı. Bu meselenin çözümü, sadece dünya ekonomik sistemine entegre edilmek istenen bölgenin istikrarı için değil, yeni dünya nizamının görünür bir geleceğe kadar sorunsuz işlemesi bakımından da önem arz ediyordu.

 

Güney Kürdistan’da belli bir ‘ara çözüme’ ulaşılması, genelde Kürdistan meselesinin, özelde ise günümüzün baş gündemini oluşturan Güneybatı’nın(Rojava Kürdistanı) belli bir statüye bağlanacağı yönündeki görüşleri güçlendirdi. Bu baş döndürücü gelişmeler karşısında haklı olarak birileri, “21.yy Kürtlerin yy olacak!’ diyecek kadar umutlandı. Ne var ki son gelişmeler, bütün bu olumlu ve umutlu görüşleri bir hayli zora sokmuş görünüyor. Bir zamanların olumlu görüşlerinin yerini oldukça karamsar yaklaşımlar almış durumda. Sadece Kürtler değil, Dünyanın önde gelen basın-yayın organlarında çıkan yorumlar da buna dikkat çekiyor. Ortak görüş, Güneybatı Kürdistan’da inşaa edilen fiili özerk yönetimin artık bundan sonra hayat bulmayacağı yönünde. Bir kısım Kürt tarafından dile getirilen ama özellikle de Türk devleti tarafından‘amacı, Akdeniz’e uzanan bağımsız bir Kürt devleti kurmaktır’ denilen ABD’nin ani çekilişiyle boşa düşen Kürt güçlerinin Türkiye karşısında mevzi kaybetmesi, bugüne kadar savunmada kalan Rusya ve Suriye’nin neredeyse tek söz sahibi güç haline gelmesi, bütün bu olumlu düşünceleri derinden etkiledi.

 

Fakat bu durum bile, ‘olacak olan oldu’ görüşüne haklılık kazandırmaktan uzak. ABD’yi ‘Kürt Devleti kurmak istiyor’ ile itham edip Ortadoğu’daki varlığına karşı çıkanlar, ‘Rusya’nın bölgeye yerleşmesi Kürt özerkliğine son verdi’ diyerek alkışlayanlar acaba yanılıyor olamazlar mı? Bundan sonra Güneybatı’da Kürtlerin varlığını ve haklarını tanıyan yeni bir statükonun oluşturulması bir hayal mi?

 

Bunlar iddialı ve bir o kadar da tartışmalı konular. Klasik tabirle ‘bu hamur hala çok su kaldırır!’ Güneybatı Kürdistan ve Suriye’nin kaderi hakkında bu kadar erken ve kesin öngörülerde bulunmak somut şartlara uymuyor. Bunun en açık örneği de Kürtleri yüz üstü bırakan ABD ile yaptığı anlaşma sonucunda büyük bir zafer kazandığını ilan eden Türkiye’nin, ‘artık Kürt özerkliği bitmiştir’in vesilesi haline getirilen Rusya ile yaptığı anlaşma neticesinde derin düşüncelere dalmasıdır. ‘ABD kaybetti, çekilmek dışında başka şansı yok’ denilen ABD’nin zırhlı birlikler eşliğinde DeyrZor’a yerleşmesi ise cabası… O halde ‘görünene’ değil, tarihin akışı yönünde belirleyici hale gelen ‘derin akıntıya’ bakmak lazım. Ancak o zaman bu genel alt-üst oluş sürecinde Kürtlerin, özellikle Güneybatı Kürtlerinin payına ne düşeceğini tahmin edebiliriz.

 

Bu duruma nasıl geldik?

 

Tarihin akışı yönünde derin akıntıya baktığımızda şunu görürüz: Olanlar, tarih dediğimiz zaman makinasında ömrünü tüketen bütün yerleşik ilişki ve değerlerin artık işlevsiz hale gelmesinin sonucudur; yeni bir toplumsal ilerleme için yeni bir toplumsal sözleşme gerekmektedir. Bu toplumsal sözleşmenin niteliğini belirleyecek olan sadece ‘haklılık’ ve ‘sorunların, taraflar bakımından kabul edilebilir bir şekilde çözümü’ değil, uluslararası ve bölgesel konjonktür çerçevesinde tarafların sahip olduğu güçtür de. Bütün diğer her şey, sahip olduğunuz bu gücü kullanma şeklinize göre biçim alır.

 

Bugün bizi derinden etkileyen yıkıcı savaş ortamı, epeydir acısını çektiğimiz 100 yıllık statükonun, dünya ölçekli kimi temel parametrelerin değişmesi neticesinde sürdürülemez hale gelmesiyle ortaya çıkmıştır. Ciddi bir birikime ulaşmış ‘yerel sorunların’ boy vermesi dünya güçlerinin bölgeye müdahalesiyle ortaya çıkmıştır fakat bölge devletleri karışışında dünya güçlerinin işini kolaylaştıran da yerel problemler olmuştur. Bugün toparlanması bir hayli zor olan hedef ülkelerin dış etki karşısında hemen dağılabilecek mozaik yapısı olmasaydı dünya güçleri bu kadar rahat bir şekilde hedef devletleri işlemez hale getiremezlerdi. Nihayetinde olası bir ‘yeni konjonktürün’ alacağı biçim de bu şartlar çerçevesinde taraflar arasındaki güç mücadelesine göre şekillenecektir. Ne daha az ne daha çok. Tarihte çokça rastladığımız, son örneğini Kosova’da gördüğümüz, ‘şartlar itibariyle gereklilik haline gelen hoş tesadüf’leri saymazsak…

 

Hepimizin bildiği gibi, Sovyet Bloğunun dağılmasıyla birlikte Batı, kapitalizmin evrensel zaferini ilan etti. F. Fukuyama bunu ‘tarihin sonu’ olarak tanımladı. Fukuyama bununla, Hıristiyan medeniyetinde kaynağı İlahi Komedya’ya kadar giden çok temel bir kavramdan söz ediyordu. Fukuyama’ya göre tarihin sonu, bir yanıyla SSCB ve Doğu Avrupa’nın çözülüşüyle birlikte “soğuk savaş döneminin son bulması”, diğer yanıyla da “bütün dünyanın ortak bir tüketim kültürünün egemenliği altına girmesi”, bir diğer ifadeyle, kapitalizmin kesin zafer kazanmasıdır.

Ne var ki ‘tarihin sonu’ olarak ifade edilen bu türdeş üretim ve tüketime eşlik eden tek tip siyasal ve kültürel egemenlik formu Hegel’de daha derin bir bakışa tekabül ediyor. Hegel, tarihin, ideolojik tezlerin çatışmasıyla oluştuğunu ve bunun maddi dünyaya tarihsel olaylar biçiminde yansıdığını söylüyor. Buradan hareketle Fukuyama, soğuk savaşı kaybeden Sovyetler birliğinin, sadece bir rekabeti kaybetmediğini, dünyayı ikiye bölen temel ideolojilerden biri olan Sosyalizmin de liberalizm/demokrasi karşısında kaybettiğini ilan ediyordu. O halde tarih, ‘iki farklı ideolojinin tezleri çerçevesinde meydana gelen maddi görünürlük’ de son bulmuştur. Farklı tezler ve bunlara tekabül eden tarihsel görüngüler yoksa tarih de yoktur.

Bu ideolojik bakıştan hareketle Batı, ABD öncülüğünde, dünya ölçekli yeni bir ekonomik ve siyasal düzen kurmaya koyuldu. Yeni Dünya Düzeni olarak tarif edilen bu görüşün kurulmadan iflas ettiği günümüzün gerçeklerinden biridir. Fakat yaşamakta olduklarımızın hiçbir zaman gerçekleşmemiş olan bu “ölü doğmuş düşünce”nin eseri olduğunu bilmemiz lazım. Kapitalizmin ilk döneminde bir hayli iş görmüş liberal düşünceyi başına ‘neo’ getirerek yeniden rehber edinen bu kesimler, ‘globalleşme’ olarak tarif ettikleri “Yeni Dünya Düzeni”nin ekonomik ve siyasal pusulası haline getirdiler. O ana kadar kapitalist ekonominin dışında kalmış devasa bir coğrafyanın dünya ölçekli kapitalist sisteme entegre edilmesi kolay bir iş değildi. Her ne kadar F. Fukuyama, iki sistem arasındaki ebedi mücadelenin kapitalizmin zaferiyle sonuçlandığını ve bundan böyle sınıf savaşımının son bulduğunu izah etmek amacıyla ‘tarihin sonu’nu ilan ettiyse de kendine özgü tarihsel ve bölgesel özellikleri nedeniyle birçok ülke, kolay lokma olmadığını gösterdi. ‘Tarihin Sonu’nu ilan etmek kolay oldu fakat bunun hayata geçirilmesi demek olan ‘ekonomik ve siyasal ilhak’ı gerçekleştirmek pek kolay olmadı; Sovyet bloku dahil bağlantısızların başını çeken Yugoslavya ciddi bir direniş gösterdi.

Ne var ki daha büyük sorun Ortadoğu’da çıkacaktı. Bizzat iktidar olanların iç hesaplaşması neticesinde Batı’ya entegre olan Doğu Avrupa’nın aksine Ortadoğu, var olan iktidarların çökertilmesiyle, ortaya çıkan geçmişe ait birçok siyasal-etnik-dinsel ve mezhepler arası çatışma, hesapları aşan yeni türden ciddi sorunların ortaya çıkmasına sebep oldu. YDD’nin Ortadoğu’daki ifadesi olan BOP kağıt üzerindeki gibi işlemedi; gerek dünya ölçekli güçler ve gerekse yerel güçlerin kendi özgün hesapları yepyeni bir çelişki ve çatışmalar dünyasını gün yüzüne çıkardı. Bugün kaderi hakkında tespitlerde bulunmaya çalıştığımız Güneybatı Kürdistan meselesi, bizzat Kürtlerin hak mücadelesi neticesinde değil, bünyesinde ‘geçmişe ait’ çözülmemiş sorunları barındıran yerleşik statükonun, uluslararası ve bölgesel konjonktürde güç sahibi kesimlerin çıkar çatışmaları sonucunda yeniden dizayn edilmek istenmesinden kaynaklanan bir ‘ikincil faktör’ olarak tezahür etmiştir ve nasıl çözüleceği de gene bu şartlar çerçevesinde, bu güçler tarafından belirlenecektir.

Ne demek bu?

Bu şu anlama gelir ki, Güneybatı Kürdistan meselesinin bizim için taşıdığı anlam ile uluslararası ve bölgesel güçler için taşıdığı anlam oldukça farklıdır. Güneybatı meselesi bizim için bir milletin kendi kaderini tayin hakkı anlamı taşıyor ancak kimi bölge devletleri için bir an önce bastırılması, mümkünse eski düzene uyacak şekilde ezilmesi gereken istenmeyen bir harekettir. Kuşkusuz bölgede başlıca iki güç olan ABD ile Rusya için Kürt meselesi daha farklı bir anlam taşımaktadır. Açık ki bölgesel güçler gibi bizi ‘mutlak düşman’ olarak görmüyorlar fakat birilerinin istediği gibi bizi dost ve uğruna savaşılması gereken bir millet olarak da görmüyorlar. Gerek Trump gerekse NATO Genel Sekreteri J. Stoltenberg bu konuyu gayet net açıkladılar: “Biz, Kürtler için NATO müttefiki olan Türkiye’ye karşı savaşmayız!” .

Bu devletler, bizim için hayat-memat meselesi olan Kürdistan sorununun olumlu yönde halli için nasıl isteyerek bir tutum almazlarsa, bölgesel güçlerin bizi ezmesi için de can atmazlar; bu günlerde çokça tanık olduğumuz gibi, her zaman yaptıklarını yapmaya devam edecekler: Kürt meselesini, kendi çıkarlarıyla ilişki kapsamında dikkate almak!Çünkü bu güçlerin bölgede oluşu bizim yükselttiğimiz bir mücadelenin sonucu değildir; tam tersine, Kürt meselesinin gündeme gelmesi, söz konusu güçlerin Ortadoğu’yu kendi çıkarları doğrultusunda yeniden paylaşmak istemelerinin sonucudur.Onların amacı, bu bölgede muhtemel bir ‘barış ortamının’ kurulması durumunda, daha önce Doğu’da ya da Güney’de yaptıkları gibi, kendi çıkarlarına göre bir kategori çerçevesinde bizleri ‘kullanmak’tır. Saddam’ın imhası için Kürt güçleri oldukça önemli bir kuvvetti; bu nedenle bizimle çalıştılar. Fakat Bağımsızlık Referandumu’nda önümüzü kestiler çünkü bu hamlemiz, onlara rağmen onların egemen olduğu bölgede yeni bir güç ve Kürdistan üzerinde tek hak sahibi olmak anlamına geliyordu. Bu nedenle de ‘içimizden birileriyle birlikte’ bölgenin egemenlerinin işbirliği içinde bizleri ezmesine seyirci kaldılar.

Gelelim Güneybatı’ya…

Bu şartlar çerçevesinde Güneybatı Kürdistan’a baktığımızda kimi eleştiri ve beklentilerin ne kadar yersiz olduğu görülecektir. Kuşkusuz ‘olan her şey olması gerektiği gibi’ olmamıştır; özellikle siyasal güçler arasındaki ilişki, ortak sorunları olan taraflar arasındaki mantıklı bir ilişki gibi değil, birbirleriyle düşman iki güç arasındaki ilişki gibi gelişmiştir. Bugün olumlu mesajlar veren PYD cenahı, ne yazık ki kötü günler gelip çatıncaya kadar kendisi dışındaki Kürtleri dışlamayı siyasal mücadelesinin çok önemli bir parçası olarak görmüş ve bu ‘tekçi’ siyaseti Kürt halkı arasında muhtemel birlikte hareketin önünde ciddi bir engel olmuştur. Bu durumun sebeplerinden biri içinde bulunduğu fiili ilişkiler ise bir diğeri de ideolojik yaklaşımdır. PYD’nin Hewler ve Dihok Mutabakatlarının uygulanmasını engellemesi, ENKS’nin bir kısmının bazı konularda Türkiye’ye angaje bir tutum geliştirmesi, mevcut olumsuz tabloda önemli bir rol oynamıştır. Genel Kürdistan meselesi içinde oldukça küçük ama önemli bir yer kapsayan Güneybatı Kürdistan meselesi, bizzat bu bölgede etkin olan PYD tarafından ‘Suriye’nin iç meselesi’ olarak görülmektedir. ENKS kısmen dile getirse de PYD yöneticileri, Güneybatı için değil bağımsızlık, gerçek anlamda iki millet, iki ülke esasına dayalı Federal bir çözüm bile düşünmemektedirler. Realite bu. Güneydeki güçleri eleştirirken ya da belli bir beklenti oluştururken, bu durumu göz önüne almakta büyük yarar var.

Bu durumu eleştirmek ayrı, mevcut şartlar çerçevesinde olabilecekleri tespit etmek ayrı bir konudur. Yöneticilerinin düşünmek bile istemedikleri bir çözüm biçimi üzerinden onları eleştirmek yerinde bir yaklaşım olmaz. Daha büyük gelişmeler ve fırsatlar bir yana, mevcut şartlar içinde bir çözüm önerilecekse unutulması gereken ilk şey, Güneybatı için bağımsızlık seçeneğidir. Bu seçeneğin, objektif ve subjektif şartlar itibariyle gerçekleşmesi mümkün değildir.

Muhtemel çözümlerden biri, Kürdistan coğrafyasını esas alan bölgesel federasyondur. Bu çözüm biçimi de ne yazık ki bölgede söz sahibi olan güçler tarafından destek görmemektedir. Şam rejiminin bu seçeneği reddettiğini biliyoruz. Fakat Şam rejimiyle ciddi bir sorun yaşayan muhalefet de bu seçeneğe karşı. Konu Kürtler ve hakları olunca, tereddütsüz tavır almak Ortadoğu’da yerleşik bir kural halini almış durumda; toplumsal statüsü ve siyasal tutumu ne olursa olsun Arap, Fars veya Türkler arasında tartışmasız ortak bir tutum aranırsa, bu, hiç kuşku yok ki Kürt karşıtlığıdır. Fakat trajik olan, PYD ve TEVDEM’in de böyle bir talepte bulunmamasıdır.

Bölge güçlerinin Kürtler karşısındaki tutumunu biliyoruz. Olabilecekler dışında olanlara baktığımızda ABD ile Rusya’nın tutumu da az-çok net. Herhangi bir güç, bizim taleplerimizle tam bir uyum içinde değildir. Bizimle ilişkileri bütünüyle kendi çıkarlarını gerçekleştirmek üzerinden devam etmektedir. Bölgenin paylaşılması konusunda anlaştıklarında bizleri çok rahat bir şekilde yerel güçlerin insafına terk edeceklerinden artık emin olmak gerekmektedir. Beklenmedik olayların cereyan etmesi sonucunda Kürdistan coğrafyasında yeni bir harmanlanmanın meydana gelmesi durumunda bugünkü denklem değişecek ve muhtemelen farklı çözümler gündeme gelecektir fakat bugünkü şartlar altında yapılması gerekenlerin başında, PAK’ın kamuoyuna deklare ettiği gibi, bütün Kürdistani siyasetin, Güneybatı’yı, genel Kürdistan meselesinin önemli bir halkası olarak ele alması ve ne gerekiyorsa yapmasıdır. Dünya kamuoyunun Kürt halkının lehine duyarlı olduğu bu koşullarda, gelecek bakımından olumlu bir alan açabilecek seçenek, Kürt siyasi partileri arasında milli, demokratik bir mutabakat oluşturmak ve Güneybatı Kürdistan’ın yabancı bütün güçlerden arındırılmasını ve uluslararası tarafsız bir güç tarafından korunmasını talep etmek ve bunu sağlamak için aktif bir şekilde çalışmak Kürtlerin ortak talebi olmalıdır. Bu, aynı zamanda Güneybatı Kürdistan’ın demografik yapısını bozmayı amaç edinen sömürgeci güçlerin oyununu bozacak ve Kürtlerin kendi topraklarına dönmesine yardımcı olacaktır. Kendi topraklarında yaşamayı başaran bir halk, kendi geleceği açısından sağlıklı bir siyasal çözümün yolunu da bulacaktır. Bugünün şartlarında en önemli talep budur.

Tüm Güneybatı Kürdistan’daki Kürt partileri açısından bir başka  yaşamsal,  önemli konu, Anayasa görüşmelerinde birlikte hareket etmek ve millet olarak yeni Suriye’nin kurucu öğesi olmayı sağlamak ve bunu kayıt altına almaktır. Artık bütün Dünyanın gündeminde olan Kürt meselesini ‘Kuzey Suriye’ olarak lanse etmek ve bu çerçevede bir çözüm önermek Kürtlerin işi olmamalıdır. Bugüne kadar ödenen bedellerin hak ettiği değeri bulması, Kürtlerin Kürt olarak hareket etmesine, barış masasında kendi taleplerini oldukça açık bir şekilde dile getirmesine ve gerçekleşmesi için bunu Dünya kamuoyuna anlatmasına bağlıdır.

Mevcut görüşmelerin, taraflar arasında bir anlaşmanın sağlanmasına yönelik olduğu açıktır. Kürtler, yeni Suriye’nin inşasında belirleyici güçlerin başında gelmektedir. Olası bir anlaşmanın Kürtler için en önemli ayaklarından birisi Anayasa ise bir diğeri ise Kürdistan coğrafyasının tanınması ve siyasal çözümün bu çerçevede ele alınmasıdır. Güney Kürdistan, bu konuda örnek alınabilecek bir çözüm biçimidir. Bu çerçevede Kürt halkının taleplerini dile getirmek, bu talepler etrafında kenetlenmek ve gerçekleşmesi için ne gerekiyorsa yapmak sadece Güneybatılı Kürtlerin değil, bütün Kürtlerin ortak meselesidir. Fakat bunu hissettirmek, hepimizin önüne, yerine getirilmesi gereken bir görev olarak koymak Güneybatılı Kürtlerin birincil görevidir. Bu da şu anlama gelir ki, ‘birlikte hareket etmek için’ daha fazla gecikmek, gelecekte meydana gelebilecek olumsuz sonuçların faili olmaktır. Yapılması gerekenlerin ne olduğu biliniyor, önemli olan bunları artık yapmaktır… 

Başlıktaki soruya dönecek olursak; kendimiz olmak için yürüdüğümüz yolun önemli bir dönemecindeyiz. Güney’de yükselen umudun yanında şimdi Güneybatı’da da bir ışık doğuyor. Umutsuz olmaya gerek yok! Yarın, dünden daha iyi olacaktır! Şartlar çerçevesinde sahip olduğumuz güç oranında bir mevzi elde edeceğimiz açıktır. Elde edeceğimiz mevzinin boyutu, büyük oranda, bizim mutabakatla oluşturacağımız yol haritasına, doğru siyaset ve doğru ilişkilere bağladır. Birilerinin karamsar yaklaşımına kapılmadan, verdiğimiz emeğin boşa gitmeyeceğinden emin olarak, bıçak sırtında yürüdüğümüzü bir an olsun bile unutmadan, birlikte daha fazla çalışırsak, 21.yy gerçekten bizim yy olacaktır… Buna inanmalıyız!

08.11.2019

 

Bu yazı toplam 313 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.