Mehmet Gül

Mehmet Gül

Yazarın Tüm Yazıları >

ABD’nin Trump’a çıkan yolu ve gelecek - 1

A+A-

Donald Trump’lı ABD’nin özellikle dış politikada ne türden değişikliklere gideceği dünya sathında tartışılıyor. Çünkü ABD, dünya kapitalist medeniyetinin mabedi ve mevcut düzenin de dinamosudur; meydana gelebilecek her türlü değişiklik, bütün dünyayı şu veya bu şekilde etkileyecektir. 11 Eylül sonrasında izlenen siyaset bunun en açık örneğidir.

Fakat bundan önce, Trump’a teslim olan ABD’nin genel görünümüne bir göz atmak gerekir. Bu realiteyi tespit etmeden, mevcut sorunlarını ve ihtiyaçlarını dikkate almadan, Trump’lı ABD’nin nasıl bir politika izleyeceğini ve ne ölçüde başarılı olacağını öngörmek pek gerçekçi olmaz.

Ekonomik kriz

2000’li yıllar boyunca özellikle Çin ve Hindistan merkezli reel ekonomik büyümenin yol açtığı gıda, petrol ve altın fiyatlarındaki yükseliş Doların büyük oranda değer kaybetmesine sebep oldu fakat bu durum, ABD sathında menkul değerlerin yükselmesine yol açtı. Finans kuruluşları, emek yoğunluklu üretime dayalı sektörlerin Çin gibi ‘ucuz emek cenneti’ ülkelere kaymasından sonra, ekonomik büyümenin yeni bir yolunu keşfettiler ve menkul değerlerdeki bu yükselişten yararlanmak için düşük faizli konut kredileriyle yoksul kesimleri ev sahibi yapmaya başladılar.

Talep oldukça yüksekti. Bu nedenle konut yapımı başlıca karlı sektör haline geldi. Öyle ki konut piyasasını finanse eden kimi kredi kuruluşlarının elindeki borç senetleri, değerinin çok üstünde borsada işlem görmeye başladı ve bir takım yatırım ve ticari finans kuruluşları da bu tahvilleri fahiş fiyatlarla satın almaya başladılar.

Fakat kapitalizmin yerleşik kuralı her zaman olduğu gibi konut sektöründe de devreye girdi ve arz talebi aşınca konut fiyatları hızla düşmeye başladı. Ucuz krediyle konut alan aileler yükselen kredi faizlerini ödeyemeyince evlerinden oldular fakat esas sorun, kredi kuruluşlarından menkul kıymetleri satın alan yatırım ve ticari finans firmalarının, yüksek fiyattan aldıkları kredi tahvillerinin balon olduğunun anlaşılmasıyla ortaya çıktı.

Sonuçları itibariyle derin tahribatlar oluşturan bu ‘finansal kiriz’, ABD’nin yanı sıra özellikle mortgagenin önemli merkezlerinden biri olan İngiltere, İspanya, Fransa, İzlanda ve dünyanın en sağlam ekonomilerinden birine sahip olan Almanya gibi diğer gelişmiş kapitalist ülkelerde etkili oldu. İzlanda’nın ülke olarak satılık hale geldiği akıllarda olmalı! Belirtmek gerekir ki, bu krizden en az etkilenen ülkeler, dünya kapitalist sistemiyle en gevşek bağlara sahip olan ülkelerdi.

ABD’nin karşı karşıya kaldığı ve meydana gelmesinde Trump’ın mensubu olduğu sektörün de pay sahibi olduğu ekonomik yük oldukça büyüktü: sadece finans kuruluşlarının yaratmış olduğu çöküntüyü gidermek için 700 milyar dolar destek çıkmak zorunda kaldı. Diğer ülkelerde de buna benzer tedbirler alındı.

ABD başta olmak üzere 2016 yılı itibariyle gelişmiş ekonomiler, 2008 finans krizini büyük oranda aştılar fakat reel büyüme oranlarında gözle görülür bir gelişme sağlanamadı. Günümüz dünyasında eğemen olan, bir zamanların en hızlı gelişen ülkesi Çin de dahil, durgunluktur.

Büyük olmanın sorunları

ABD, hiç kuşku yok, dünyanın en büyük ekonomik gücüdür. Genel olarak sanayi, teknoloji ve hizmet sektöründe olduğu gibi günümüzün şekillenmesinde belirleyici rol oynayan iletişim sektöründe de birinci sırada. Finans konusunda ise ABD’den izinsiz bir tek doların hareket etmediği açık bir gerçektir. Daha önemlisi ABD, adeta para basan silah sektöründe ilk sıradadır. Dış ticarette dünya birincisidir. En büyük tedarikçi ülke olduğu gibi, Çin’den sonra en büyük ikinci ihracatçı ülkedir de. Daha önemlisi ABD, Ar-Ge ve bilimsel araştırmalara en çok yatırım yapan bir ülkedir ve beyin göçünün de ana merkezidir.

Fakat aynı ABD, şu anda dünyanın en borçlu ülkesidir. 19.8 trilyon dolar borcu bulanan ABD, milli gelirinin % 103’ü oranında borçludur. Yani aslında ABD, cari dengeler itibariyle geliri giderini karşılayamayan bir devlettir. Özel şirketlere 13.5 trilyon dolar, Federal Rezerve 5.3 trilyon dolar borcu bulunan ABD, dış ticarette de sürekli açık vermektedir. İhracat sektöründeki birinciliğini birkaç yıldır Çin’e kaptıran ABD, gerçek anlamda bir “ithalat şampiyonu”dur. Dış ticaret hacminin 1/3’ünü ithalat oluşturmaktadır.

Bu görünüm karşısında doğal olarak şu soru akla geliyor:

Peki, ABD nasıl ayakta kalabiliyor?

Bunun birinci nedeni, Dolar’ın dünya piyasalarında dolaşan rezerv bir para olmasıdır. Bu ayrıcalıkla ABD borcunun önemli bir kısmını yoksul ülkelere transfer etmektedir. Kısacası ABD’nin ayakta kalmasının temel nedeni, her nasıl olursa olsun ama mutlaka devam etmesi gereken dünya ekonomisinin ve sosyal düzeninin kendisidir. FED’in toplandığı her an dünyanın dikkat kesilmesi boşuna değildir; dolarla aynama ayrıcalığına sahip olan ABD, küçük faiz oranlarıyla dünya ekonomisinin bütün dengelerini değiştirebilecek en büyük ekonomik güçtür. Bu nedenle dünyanın geri kalan kısmı, eğer ayakta kalmak istiyorsa, üretim ve tüketim ekonomisinin en büyük alanı olan ABD’nin ayakta kalmasını gözetmek, dolara duydukları ihtiyaç nedeniyle gelecekte ödenmek üzere devlet tahvilleri karşılığında mal vermeye devam etmektir. Çin, ABD’ye ait 1.4, Japonya’ya ise 1.2 trilyon dolar hazine bonosuna sahiptir. Bu ABD’nin borçlu olduğu anlamına gelmektedir. Fakat ayna zamanda bu gibi ülkeler, ABD olmasa ürettikleri malı satacakları ülke bulamazlar. Bu bakımdan ABD, ABD’den çok O’na ihtiyaç duyan, tedarikçi ülkeler için önemlidir. ABD dış ticaretinin 3’te 2’lik kısmını oluşturan ithalat, kimi ülkelerin adeta yaşam iksiridir, ABD bu ülkelerden mal almazsa, ayakta kalmaları bir hayli zordur. Daha önemli bir faktör, ABD, dünya sathındaki en güçlü devlettir. Bu güç, ABD ekonomisinin en büyük garantörüdür.

Sosyal kriz

ABD sosyal yapısının içinde bulunduğu sorunlu durumu burada ayrıntılı olarak izah etmek yersiz fakat değinmeden geçmek de olmaz.

Bu devasa ekonominin diğer yüzünde ise büyük yoksulluk, işsizlik ve evsizlik yer alıyor. Aç kalmak da dahil, yakalanmamak kaydıyla her türlü ‘geçinme’nin serbest olduğu ‘özgürlükler ülkesi ABD’, gelir dağılımındaki eşitsizlik, açlık, işsizlik ve evsizlik nüfusu oranlarında da neredeyse dünya birincisi.

Obama yönetiminin aldığı tasarruf tedbirleri ve ‘Obama Care’ olarak adlandırılan, Trump’ın ‘derhal son vereceğim’ dediği Genel Sağlık Sigortası ve Sosyal Yardım’lara rağmen, çalışan kesimlerin durumunda reel bir iyileşme olduğu söylenemez. ABD’de dünyaya gelen her vatandaş 53.000 dolar borçla doğuyor ve ölüp gittiğinde hala borcunu ödememiş oluyor. Yoksulluğun nüfusa oranı %17! Nüfusun %9.5’i işsiz. Dahası, ‘çalışan’ görünüp yarı çalışan işçi sayısı 27 milyon! Kaçak göçmen sayısı ve çoğunluğu Trump’ın temsil ettiği inşaat sektöründe ‘ucuz işgücü’ olarak istihdam edilenlerin sayısı 12 milyon civarında. Daha ilginci, dünyanın ‘ucuz emek cenneti’ olan Çin’den göç eden işçi sayısı, 115 milyon olan dünya göçmen nüfusunun tam yarısı ve bunların çoğu da, rekabet gücünü arttırmak için üretimin önemli kısmını Çin’e kaydıran fakat bu günlerde bundan mustarip olan ABD’ye yelken açıyor! Her şeye rağmen ABD, dünyanın geri kalan kısmı için hala “fırsatlar ülkesi”!

Dahası var: çeşitli üniversitelerin ve yetkili bakanlıkların yaptığı araştırmalara göre evsizlerin sayısı 3 milyon civarında, bunların 1.4 milyona yakını çocuk! Evsiz ve çöplükten geçinen insanların menşeine bakıldığında Trump’ın yükselişinin nedeni de anlaşılır: Evsizlerin %57’si siyahi, %31’i Latin! Evsiz beyazların oranı ise %8. Bu yüzde sekiz içinde üniversite mezunları ve ABD’nin dünya egemenliği sürsün diye Irak, Afganistan vd. yerlerde savaşmış ‘gazi’ler de var! ABD’yi ziyaret edenlerin ilk şaşkınlığı, bu evsiz ve aç insanların sürü halindeki yaşamıdır ve böyle yaşayan insanların ABD’de oldukça ciddi rakamlara ulaştığı, 60 metropol çevresine konaklamış 100’den fazla çadır kentte, oldukça kötü koşullarda yaşadıkları bizzat resmi kaynaklar tarafından deklare edilmiş durumda.

Sadece ABD’ye özgü olmayan bu açlık ve sefalet durumu, yakın bir gelecekte ortadan kalkacak gibi görünmüyor. Tam aksine, Çin gibi ülkelerin adeta ‘bir ekmek bir hırka’ pahasına mal üretmesi, bu nedenle üretimini Çin’e kaydıran işletmelerin kapanması ve dahası ucuz Çin mallarıyla rekabet edemeyen yerli üretimin daralması neticesinde işini kaybedenlerle, bu evsizler ve işsizler ordusu günbegün artmakta, bütün dünya ekonomisi ve sosyal yaşamı açısından ciddi tehdit haline gelmeye devam etmektedir.

 Kendi suçunu ‘öteki’lere yükleyen sistem!

Bu ahval ve şerait içinde Trump’ın, ‘korumacı ve milli ekonomik tedbirler’e döneceğini beyan ederek, ABD seçim sisteminin de azizliğiyle, Başkanlık yarışını önde tamamlaması normal olmasa da gayet anlaşılırdır. Seçim kampanyaları süresince aykırı ve ırkçı, ötekileştirici üslubuyla Trump ile ‘İsveç modeli’ni savunan ve demokratik sosyalist olduğunu söyleyen Sanders’in öne çıkması tesadüf değildir.

Geleneksel değerlere sahip kesimlerin (beyazlar, Hristiyanlar, yaşlı kuşak ve muhafazakarlar) Trump’a oy vermesi ‘zamanın ruhu’na uygundur. Türkiye başta olmak üzere Avrupa’nın neredeyse tümü, insan türünün geleceğini tehdit eden bu zihniyetin etkisi altında… Bu kesimlerin korkularına hitap eden Trump, daha da kötü olmaması için tedbirler önermek dışında pozitif anlamda bir çalışma yapmadı. Tabir uygunsa Trump, bir kapitalist ve emlak zengini olarak yaratmış olduğu ve politik olarak ‘beyaz’ları korkutan, eğer böyle giderse yaşam standartlarını daha da düşürecek olan ‘ötekiler’(siyahi, evsiz, göçmen, Müslüman ve Meksikalılar)i, doğal olarak onlardan müteşekkil ‘kötü görüntü’yü  ‘fiziken’ ortadan kaldırmak ya da ‘kurulu sosyal düzene’ tehdit oluşturmayacak şekilde ‘azaltmak’ vaadi dışında bir çözüm önermemiştir.

Bunalım döneminde kitlelerin tercihi

Bilindiği gibi ekonomik bunalım dönemlerinde kitleler, uçlarda seyreden politik oluşumların saflarında toplanırlar. ABD toplumunun Trump’ı tercih etmesinin en belirgin nedeni, 2000’li yıllar boyunca yükselen menkul değerlerin 2008’den itibaren düşüşe geçmesi ve buna bağlı olarak, konut kredilerini alınır satılır mal haline getirip borsada işleme koyan kredi ve finans kuruluşlarının iflasıyla meydana gelen finansal ve buna bağlı olarak ekonomik ve sosyal krizdir. 

 Emperyalist savaşlara sahne olan geçen yy’ın başında dünyanın ‘uç’lar üzerinden biçimlenmesi tesadüf değildir. Büyük bunalımların ve paylaşım savaşlarının damga vurduğu yüzyılın ilk çeyreğinde kimi ülkelerde emekten yana iktidarlar oluşurken, kimi ülkelerde, emekçi kesimlerin yaratmış olduğu tehlikeden ürken sermaye, faşist idare biçimini tercih etti ve 2.çeyrekten itibaren dünya yeni ve tarihinin en yıkıcı savaşlarından birine sahne oldu.

Geçen yüzyılın ikinci çeyreğinde olan ile günümüzde olanlar arasında bir analoji kurmak doğru olmasa da ‘vekaleten’ yürümekte olan bir savaş dünyanın en stratejik bölgelerinden biri olan Orta-doğuda hüküm sürmektedir. Öyle ki bu savaş, giderek vekil aktörlerin şeklini değiştirme eğilimi göstermekte, bölgesel düzeyde devletlerin daha fazla müdahil oldukları bir biçim almaktadır. Egemenlerin daha büyük kar hırsı ve pazar ihtiyacının ürünü olan bu savaşların yükü, hem dışarda hem de içerde halkın sırtına yıkılmakta, yeniden çarklar işlesin diye kapitalist sisteme sömürü alanları oluşturulmaktadır. Bilindiği gibi kapitalist ülke yönetimleri, bizzat sorumlusu oldukları toplumsal sorunlardan ötürü yine onları suçlarlar. Örneğin Trump, bizzat kendi çıkarları için ‘seyr-u sefer’ eylediği dünya fethinde sebep olduğu sorunların nedeni olarak yine söz konusu ülkeleri göstermektedir. ‘Biz dünyanın yükünü taşımak zorunda değiliz!’ diyor ama o yükün yaratıcısı bizzat verili dünya düzenidir. İçerde ötekileştirdiği siyahiler ve Latinler, ABD ekonomik dengesinin korunmasında, ucuz işgücünde ve tüketim ekonomisinde başlıca faktörler iken, birden, ekonomik bunalımın sorumlusu oluverdiler ya da ekonomik sorunlardan kurtulmak için bu kesimlere ayrılan sosyal desteğin kesilmesi ve sınır dışı edilmeleri krizden çıkışın çaresi olarak gündeme gelebiliyor.

Trump’ı bekleyen sorunlar

Trump’ı Beyaz Saray’a taşıyan temel faktör, içerde ve dışarda olmak üzere iki başlık oluşturmaktadırlar. Peki Trump, önerdiği ‘korumacı’ tedbirlerle bu sorunları çözebilecek mi?

Kapitalist üretimin doğasından kaynaklanan sürekli kriz eğilimi, kapitalizmin dünya ölçekli-global tarzında da devam etmekte, üretim bolluğu, rekabet ve alım gücü düşüklüğü döngüsünde yeni sorunlar yaratmayı sürdürmektedir. Eğer bu şekilde devam ederse, ‘dünya ölçekli yeniden örgütlenme’ye ihtiyaç duyan dünya ekonomik ve politik yapısı ‘ulusal’ çıkarlar nedeniyle uzlaşmanın bir yolunu bulmazsa, görünür bir gelecekte süregelen krize kalıcı bir çözüm bulması pek de mümkün görünmemektedir.

Neo Liberalizmin mabedi ABD, ‘globalleşme’ olarak adlandırılan dünya ölçekli üretim ve finansın da merkezidir. Bu sistemde ‘özerk’ ya da ‘ulusal’ alanın önceliğine tahammül olmaz. Bir ülkenin sınırları içinde ticaret nasıl serbest ise, ‘globalleşmede’ de dünya ölçekli ticaretin serbest olması öngörülür. Güçlü olan bütün dünyanın efendisi haline gelir! Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle tesis edilmeye çalışılan ‘Yeni Dünya Düzeni’nin mantalitesi budur. Serbest ticaret anlaşmaları, şirketlerin uluslararası evliliği, sektöre dayalı üretim alanları ve emek yoğunluklu üretimin geri kalmış ülkelere kaydırılması ve nihayetinde kapitalist ekonominin dışında kalan ekonomilerin entegresi amacıyla sürdürülen bölgesel savaşların nedeni, bir türlü oluşturulamayan bu ‘Yeni Dünya Düzeni’dir.

Bu yönüyle kendi eseri karşısında bocalayan ABD, ulusal ekonomileri, dünya ölçekli ekonomik ve finans krizinin nedeni sayarken, adeta ulusal tepkiler vermekte, globalleşmenin üretmiş olduğu sorunların sonuçlarından sıyrılmaya çalışmaktadır. ABD sermayesi, daha ucuz emeğe dayalı üretim için sanayi üretimini Tayvan, Bangladeş, Çin vb. ülkelere kaydırırken, rekabet nedeniyle işsiz kalan işçi sınıfının sorunlarından kendisini bağışık tutmak amacıyla ‘korumacılığa’ sığınmaktadır. Oysa dünya ölçekli meydana gelen bu durum sonucunda Pekin’de ya da Yeni Delhi’de işini kaybeden bir işçinin durumu, California’da işini kaybeden ve bu nedenle sosyal yardım bekleyen ABD’li bir işçinin durumundan farksızdır. Demek oluyor ki ABD, global üretim ve tüketimin olumlu sonuçlarını kendisine yontmaya çalışırken, işsizlik, yoksulluk, açlık gibi negatif sonuçlardan üzerine düşen yükün altına girmek istememektedir.

ABD yerelinde oldukça ağırlaşan bu türden sorunların hafifletilmesi amacıyla bir takım ‘korumacı’ tedbirler alınabilir fakat bizzat dünya ekonomisinin kendisi olan ABD ekonomisi, bütünüyle global sorunların dışında kalamaz. Sermaye ihracını kesmesi, Orta-doğu, pasifik ve Asya sathında ekonomik faaliyetlerini durdurması düşünülemeyeceği gibi, korumacı tedbirlerle ekonomik krizi de aşamaz. Bir takım geçici tedbirlerle krizin etkisi ABD sathında ‘hafifleyebilir’ fakat bu ortadan kalkmış olmaz; örneğin göçmenlerin sınır dışı edilmesiyle kriz bitmiş olmaz, sadece dünyanın diğer ülkelerine sevk edilmiş olur.

Kapitalizmin dünya ölçekli yeniden örgütlenme ihtiyacı ve üreteceği sorunlar, yüzyılımızın temel sorunları olmaya devam edecek. Göründüğü gibi ABD merkezli ekonomik ve finans sektörü, tek başına dünya ekonomisini entegre edecek ve yeniden üretimin sonucunda sosyal adaleti ve refahı tesis edecek durumda değildir. Dünya, bir çok adadan oluşan kapitalist üretimler nedeniyle artık global düzeyde rekabet etmekte ve doğal olarak bu durum, ciddi sorunlar ve hatta savaşlar üretmektedir. Trump’lı ABD’nin karşı karşıya olduğu reel dünya budur ve dışarda izleyeceği politika konusunda çareler ararken, bu verileri yok sayması pek mümkün görünmemektedir. 30.11.2016

Bu yazı toplam 1350 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.