Uluslararası Siyasette Çıkar Gerçeği ve Kürt Meselesi
Devletler arasında gerçek anlamda kalıcı bir dostluk yoktur. Uluslararası sistemde belirleyici olan şey duygusal yakınlıklar ya da ahlaki bağlılıklar değil, çıkarların kesişmesi ya da çatışmasıdır.
Diplomasi dili çoğu zaman dostluk, stratejik ortaklık, kardeşlik gibi kavramlarla süslenir; ancak tarihsel deneyim bu kavramların büyük ölçüde siyasi retoriğin bir parçası olduğu’nu göstermektedir.
Devletler dünyasında asıl belirleyici olan güç dengesi, güvenlik kaygıları, ekonomik çıkarlar ve jeopolitik hesaplamalardır. Bu nedenle dün düşman olan iki devlet bugün müttefik olabilir; bugün aynı cephede duran aktörler ise çıkar dengesi değiştiğinde kısa sürede rakip hâline gelebilir.
Modern uluslararası ilişkiler kuramları da bu gerçeği açık biçimde ortaya koyar. Özellikle realist yaklaşım, devletlerin uluslararası sistemde öncelikle kendi güvenliklerini ve güçlerini maksimize etmeye çalışan aktörler olduğunu vurgular.
Hiçbir devlet başka bir devleti ya da bir halkı romantik duygularla desteklemez; verilen her destek belirli bir stratejik hesabın parçasıdır. Bir bölgede yaşanan çatışmaya müdahil olan güçler ya da bir ulusal harekete destek veren devletler, bunu çoğu zaman kendi nüfuz alanlarını genişletmek, rakiplerini dengelemek veya ekonomik çıkarlarını güvence altına almak amacıyla yaparlar.
Tarih boyunca kurulan ittifakların büyük bölümü kalıcı dostluklar üzerine değil, geçici çıkar dengeleri üzerine kurulmuştur. Bir dönem aynı cephede bulunan devletlerin kısa bir süre sonra karşı cephelerde yer aldığı sayısız örnek vardır. Bu durum uluslararası siyasetin doğasında bulunan bir gerçekliktir. Devletler, kendi ulusal çıkarlarının gerektirdiği noktaya kadar destek verir; çıkar dengesi değiştiğinde ise aynı hızla geri çekilebilirler.
Bu gerçek özellikle Kürt meselesi bağlamında çok daha çarpıcı bir biçimde görülmektedir. Kürt milleti yaklaşık bir yüzyıldır Ortadoğu’nun dört farklı devlet yapısı içinde parçalanmış bir şekilde yaşamaktadır. Bu süreç boyunca büyük güçlerin Kürt meselesine yaklaşımı çoğu zaman ilkeler ya da adalet duygusu üzerinden değil, bölgesel çıkar hesapları üzerinden şekillenmiştir. Kürtlerin talepleri uluslararası siyasetin çeşitli dönemlerinde kimi zaman desteklenmiş, kimi zaman ise görmezden gelinmiştir. Bu dalgalı tutumun arkasında değişen jeopolitik dengeler bulunmaktadır.
Ortadoğu’daki büyük güç rekabeti içinde Kürtler zaman zaman önemli bir stratejik unsur olarak görülmüştür. Fakat bu ilginin temelinde Kürt milletinin özgürlüğüne duyulan bir bağlılık değil, çoğu zaman bölgesel dengeleri etkileme arayışı yer almıştır. Bu nedenle uluslararası aktörlerin Kürt meselesine yaklaşımı genellikle koşullu ve geçici olmuştur. Bir dönemde destek veren güçlerin başka bir dönemde geri çekilmesi ya da sessiz kalması bu durumun doğal sonucudur.
Bu gerçek Kürt meselesine dair en önemli siyasal derslerden birini ortaya koymaktadır: Bir milletin özgürlüğü başkalarının iyi niyetine ya da diplomatik vaatlerine dayandırılamaz. Uluslararası destekler elbette önemlidir; fakat bu desteklerin niteliği çoğu zaman çıkar hesaplarına bağlıdır. Bu nedenle dış destekleri tek başına belirleyici bir unsur olarak görmek ciddi stratejik yanılgılara yol açabilir.
Toplumların tarihsel deneyimleri de bu gerçeği doğrulamaktadır. Siyasal varlığını ve ulusal iradesini kendi gücüne dayandırmayan toplumlar, uluslararası sistemde sürekli olarak başkalarının çıkar hesaplarının nesnesi hâline gelebilirler. Güç dengeleri değiştiğinde verilen sözler unutulabilir, kurulan ittifaklar kolaylıkla dağılabilir. Uluslararası siyasetin sert gerçekliği tam da burada ortaya çıkar.
Halk arasında söylenen bir söz bu durumu son derece yalın bir biçimde ifade eder:
Tırnağın varsa başını kaşırsın.
Bu söz sadece bireysel bir hayat tecrübesini değil, aynı zamanda uluslararası siyasetin temel mantığını da anlatır. Bir toplumun güvenliği, özgürlüğü ve geleceği başkalarının merhametine bırakıldığında bu durum ciddi kırılganlıklar yaratır. Oysa kendi örgütlülüğünü, siyasal bilincini ve kurumsal gücünü geliştiren toplumlar uluslararası sistemde daha güçlü bir konuma sahip olabilirler.
Kürt meselesi de bu açıdan değerlendirildiğinde önemli bir siyasal gerçeği ortaya koymaktadır. Kürt milletinin tarihsel haklarının tanınması ve ulusal taleplerinin uluslararası düzeyde karşılık bulması, yalnızca dış güçlerin dönemsel desteklerine değil, aynı zamanda Kürt toplumunun kendi iç dinamizmine, siyasal birliğine ve örgütlü iradesine bağlıdır. Uluslararası sistemde saygı görmek ve haklarını savunabilmek için önce kendi gücüne dayanan bir siyasal bilinç oluşturmak gerekir.
Uluslararası ilişkiler romantik dostluk hikâyeleriyle değil, çıkarların ve güç dengelerinin diliyle anlaşılabilir. Bu dili doğru okuyan toplumlar stratejilerini gerçekçi bir zeminde kurabilirler. Bu gerçeği görmezden gelenler ise sürekli olarak değişen çıkar hesaplarının içinde savrulmaya mahkûm olur. Bu nedenle siyasal bilincin en temel ilkelerinden biri şudur: Bir milletin kaderi başkalarının vaatleriyle değil, kendi iradesi ve kendi gücüyle şekillenir.

