Savaş ve Barış Konusunda, Kuzey (Bakur), Güney’in (Başur’un) Deneyimini Görmeli!..

Savaş ve Barış Konusunda, Kuzey (Bakur), Güney’in (Başur’un) Deneyimini Görmeli!..

'' Kürdler, tarihi haksızlıklara uğrayan kadim bir ulustur. Güçlü olmasalar da haklıdırlar. Mücadele, o şekilde, bu şekilde devam edecektir. Yalnız, zaman kimseyi beklemiyor; entegrasyon treni Ankara’ya, asimilasyon canavarı Hakkâri’ye ulaştı!..''

A+A-

Celal Temel


Bilindiği gibi Güney Kürdleri, 1961 yılında, Irak Devleti’ne karşı silahlı mücadele (peşmerge-gerilla mücadelesi) başlatırken kuzeydeki son silahlı mücadele 1984 yılında başladı. Bu iki hareketin karşılaştırılması, akademik araştırmalara konu olabilir. Bu yazıda, sadece sonuçları yönünden küçük bir karşılaştırma yapacağız…

Bir kişinin, bir grubun veya bir halkın (ulusun) haklarının gasp edilmesi karşısında, dünyanın her yerinde daima direnmeler olmuştur. Genellikle bu direnmeler veya savaşlar (ki buna “haklı savaşlar” diyen de var), muhatapları tarafından, dünden bugüne hep “eşkıyalık” veya “terör” olarak değerlendirilmiştir.

 Kürdler, tarih boyunca yanıldılar, aldatıldılar, aldandılar; kabaca kandırıldılar. En son, Osmanlı Devleti’nin dağıldığı, Türkiye Devleti’nin kurulduğu Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki 1918-1923 Mondros-Lozan sürecinde, büyük tarihi haksızlığa uğradılar. Bunun üzerine, 1924-1938 yılları arasında sonuç alınamayan direnmeleri oldu. Günümüzde de benzer durumlar var ama Kürdlerin tarihten ders almadıkları görülüyor.

Konunun yakın tarihteki durumu, Bakur-Başur karşılaştırılması için aşağıdaki yakın tarih gelişmesini hatırlayalım.

PEŞMERGE MÜCADELESİ SONRASINDA BAŞUR’DAKİ GELİŞMELER

1992’de, yani Kuzey’de silahın patlamasından yaklaşık sekiz yıl sonra, silahın anlamsızlığı hemen herkesçe görülmeye başlanmıştı. Ancak iki tarafın "şahinleri" savaşa devam dediler. Devletin resmî ideolojisinden farklı bir tutum içindeki Cumhurbaşkanı Turgut Özal, liberal bir anlayış ve öngörüyle, her iki halkın yararı için bunun önüne geçmek istedi, barışı önerdi. Gücü ve ömrü yetmedi!..

Tam o sıralarda Başur’daki Kürd mücadelesinin önderleri, Mesud Barzani ve Celal Talabani, Özal'ın misafiri olarak Ankara'daydılar. Mesud Barzani, Ankara'da verdiği resmi demeçlerin dışında, Şerafettin Elçi’nin öncülüğünde düzenlenen, çok sayıda dostumuzun katıldığı özel bir toplantıda, barışı önerirken şöyle diyordu:

"Biz, ulusal haklarımızı gasp eden Irak devletiyle yıllarca savaştık. Bizi pek duyan olmadı. Ama barıştan söz ettiğimizde, uluslararası kuruluşlar ve bazı devletler bizi daha çok duymaya, bize daha çok ilgi duymaya başladılar. O yüzden, her şeye rağmen bu şartlarda size de silahlı mücadeleyi bırakmayı öneririm."

Bilindiği gibi Başur'da peşmerge (gerilla) mücadelesi 1961 yılında başladı. Bu sıralarda Irak’ta peş peşe askeri darbeler olurken diğer taraftan Mela Mustafa Barzani liderliğindeki Kürdlerle Irak hükûmetleri arasında kısa süren ateşkes antlaşmaları oluyordu.

Nihayet dokuz yıl sonra, 11 Mart 1970 tarihinde, Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Saddam Hüseyin’in başkanlığındaki Irak BAAS Hükûmeti Heyeti ile Mela Mustafa Barzani başkanlığındaki KDP Heyeti arasında Rewanduz’de yapılan görüşmeler sonunda hazırlanan 15 maddelik özerklik antlaşması, bir manifestoyla açıklandı.[1]

Yalan da olsa bir süre Bağdat Radyosu’nda “Kurd û Ereb bira ne”[2] sloganları yayımlandı.  Ancak BAAS konuyu savsakladı. 9 Nisan 1972 tarihinde, Irak BAAS Hükûmeti ile Sovyetler Birliği arasında imzalanan “Dostluk ve İşbirliği Antlaşması”ndan sonra ilişkileri tekrar gerildi. O zamana kadar Kürdlerle işbirliği içinde bulunan Irak Komünist Partisi, Sovyetler Birliği ve BAAS rejimi arasında imzalanan bu antlaşmadan sonra, “Kürd Devrimci Ordusu”ndan ayrılarak BAAS’ın çağrısına uyup, “Irak İlerici Ulusal Cephe”sine katıldı. Bunun üzerine KDP, özerklik görüşmelerinden çekildi.

Sovyetlerin, Irak’ta Kürdlere karşı, solcu gördüğü BAAS rejimini tercih etmesi, o dönemde, ‘parçanın bütüne fedası!’ olarak adlandırıl­dı. Yıllar önce, Stalin böyle buyurmuştu çünkü… ­

Bu gelişmelerden sonra, bir kez daha yalnız bırakılan Kürdler, Irak ilerici güçlerinden ve Sosyalist Blok’tan uzaklaştı; Batı-ABD ek­senine yaklaştı. Kürdlere özerklik tanındığı belirtilmesine karşın, Kürdlerle BAAS rejimi arasındaki ilişkiler tamamıyla koptu. Kerkük’ün statüsü ve özerklik bölgesine dâhil edilip edilmemesi de büyük sorun oldu.

Yukarıda söz ettiğimiz Ankara toplantısında Mesud Barzani, babası Mustafa Barzani’nin bu süreçte, 10 Mart 1974 tarihinde yaptığı aşağıdaki tarihi konuşmayı da hatırlattı.

“Allah şahittir; savaşı sevmiyorum. Çünkü savaş, bir sorunu halletmenin en kötü yoludur. Ancak BAAS Partisi bize başka bir yol bırakmadı. Onların bize getirdiği önerinin onların lehine Kerkük’ten ve başka bölgelerden ödün vermemizden başka bir anlamı yoktur. Bu ise imkansızdır. Bu uğurda her şeye hazırız, hepimizin ölümüne karar verilse de… Çünkü ben Kürdlerin kabrime gelip tükürerek, ‘Niçin Kerkük’ü sattın?’ demelerinden korkuyorum...”[3]

BAKUR’DA SON GELİŞMELER

 Bilindiği gibi Bakur’da da 1984 silahlı kalkışmasından sonra, zaman zaman silahın bırakılması gereği tartışıldı. En önemlisi de yukarıda belirttiğimiz, 1992 yılındaki Özal’ın girişimiydi.

 Son “süreç”, doğrudan Bakur’dan ziyade, iki yıl önce Rojava'daki uluslararası durum dolayısıyla aniden Bahçivan aracılığıyla gündeme getirildi. Bir komedi tiyatrosuna benzeyen gelişmeler, “Terörsüz Türkiye” diye adlandırılırken Kürdlere, yeni bir sürecin başladığı izlenimi verildi. Sonuçta, Bakur’da umutlar yok oldu, Rojava "halledildi" ama tiyatro bir türlü bitmiyor. Bitse de Kürdler yapabiliyorlarsa bir şeyler yapsınlar…

Bakur ve Rojava’da, Kürd ulusal taleplerinden vazgeçme şeklindeki gelişmelere itiraz eden, haklı olarak eleştirenler var. PKK eksenindeki bazı çevreler ise bu eleştirilere karşılık, “Savaş istiyorsunuz”, “Beğenmiyorsanız dağlar orada”, “Buyurun siz yapın” gibi alaycı ifadelerle cevap veriyorlar. Bu ifadeler, tıpkı hakaretle eleştiri yapmak gibi doğru değildir, konuyu saptırmadır.

Yıllarca, savaş dönemi olmadığını, bu aşamada keleşkofla NATO'nun güçlü ordusuna karşı savaşın anlamsız olduğunu, mücadele için başka araçlar da olduğunu belirtenlere, “Siz bir şey yapmadınız, evinizde oturdunuz, dağ orada, siz yapın" gibi şeyler söylemek büyük bir haksızlıktır. Bazı eleştirilerin üslubu bir yana, konunun güncel yanıyla ilgili çok değerli, objektif değerlendirmeler yapılıyor.

Kürdlerin tamamının (o çok sözü edilen Kürd milliyetçileri dahil) bu son süreçte olumlu gördüğü tek şey zaten silahın bırakılmasıdır. Barış her zaman gerekli ve anlamlı, silah ise mecbur kalmadıkça gereksiz ve anlamsız; hata saçmadır. Kuzey’de, hiçbir Kürd’ün savaş istiyorum diyebilecek bir hâli de yoktur.

Neredeyse tüm Kürdler, kırk yıldır doğru veya yanlış Kürdler adına yapıldığı belirtilen bu mücadeleye, bu savaşa destek verdi veya destek vermek zorunda kaldı. Elbette, duruma itiraz eden, bu tür bir savaşın doğru olmadığını söyleyen ve sesi duyulmayan küçük bir Kürd azınlık da vardı. 1975-1980 sürecinde oluşan onlarca renk renk Kürd örgütlenmeleri de birden buharlaşmıştı! Ömürleri beş yıl bile sürmedi. Bu da ayrı bir konu…

Kuzey’de, bu anlamsız, muhatapsız savaşta bedel ödemeyen çok az Kürd vardır. Kürd halkı bir umuda sarıldı. Mücadelede doğrudan yer alanların çoğu da yapılan yanlışlardan dolayı çeşitli süreçlerde hareketten ayrıldı, öldürüldü veya tasfiye edildiler.

Mücadeleyi şimdi Ankara'da milletvekili koltuğunda bulunan birkaç kişi mi verdi, "heyetler" olarak adlandıranlar mı verdi, savaşın rantını yiyenler mi verdi? Hayır, bunun bedelini, her kesimden Kürd delikanlıları, Kürd kızları canlarıyla verdiler. Bedeli, bütün olarak Kürd ulusu ödedi, ödüyor. Gücün yetmemesi başka şey, onur kırıcı davranışlar başka şey. Geride on binlerce gencin acısı ve büyük bir göç dramı kaldı. Kürdlerin, başlarına gelen felaketlere üzülmeleri de mi yasak?..

Evet, öyle ya da böyle bir dönem sona erdi. Şartların gereği olarak, “Yapılacak bir şey kalmadı.” diyenler olabilir ama sonucun zafer olduğu şeklindeki yaklaşımlar büyük bir yanıltmacadır. Görmek isteyen herkes için her şey açık.

Kürdler, tarihi haksızlıklara uğrayan kadim bir ulustur. Güçlü olmasalar da haklıdırlar. Mücadele, o şekilde, bu şekilde devam edecektir. Yalnız, zaman kimseyi beklemiyor; entegrasyon treni Ankara’ya, asimilasyon canavarı Hakkâri’ye ulaştı!..

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.