ROJAVA DEVRİMİNE NE OLDU?
Mahmut Uzun
Bir Devrimin Sonu mu, Bir İdealın Tasfiyesi mi?
Bazı tarihsel dönemler vardır; yaşananlar yalnızca bugünün siyasi dengelerini değiştirmez, geçmişte bize anlatılan bütün hikayeleri yeniden sorgulamamızı zorunlu kılar.
Rojava meselesi de bugün tam olarak böyle bir eşikte duruyor.
Yıllarca bize “Rojava Devrimi” anlatıldı.
“Kadın Devrimi” anlatıldı.
“Demokratik Özerklik” anlatıldı.
“Demokratik Konfederalizm” anlatıldı.
Merkezi devlet modelinin aşılacağı, halkların kendi kendini yöneteceği, kadınların özgürleşeceği, farklı etnik ve dini toplulukların eşit koşullarda yaşayacağı yeni bir toplumsal modelin doğduğu söylendi.
Dünyanın dört bir yanında insanlar bu anlatıya inandı.
Ben ise başından beri başka türlü düşündüm.
Çoğu zaman yazılarımda bu yapıyı, dönemin siyasi gerçekliği nedeniyle “Kürt hareketi” olarak adlandırmak zorunda kaldım; fakat kavramsal olarak hiçbir zaman onu Kürt halkının gerçek ve bağımsız bir özgürlük hareketi olarak görmedim.
Benim kanaatim başından beri şuydu:
Ortada Kürt halkının kendi özgür iradesinden doğmuş bağımsız bir özgürlük hareketinden çok, farklı coğrafyalarda farklı örgütsel biçimlere bürünen, bulunduğu ülkelerde belirli siyasi ve jeopolitik roller üstlenen bir lejyoner yapılanma anlayışı vardı.
Bugün yaşananlar, benim açımdan bu eski kanaati yeniden düşünmeyi değil, daha açık biçimde ifade etmeyi gerektiriyor.
Çünkü artık maskelerin önemli bir bölümü düşmüş durumda.
25 Ağustos 2026’da SDG’nin bağımsız bir askeri güç olarak varlığının sona erdirildiğinin ve Suriye devlet yapısına entegrasyon sürecinin tamamlandığının duyurulması, yıllardır “devrim” diye tarif edilen projenin geldiği noktayı bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor.
Özerklik söylemi merkezi devlet mekanizmasıyla buluşuyor.
Bağımsız askeri yapı devlet ordusuna entegre oluyor.
Siyasi kurumlar merkezi yapılarla bütünleşiyor.
Dün devrim diye anlatılan yapı, bugün devlet mekanizmasının içinde kendisine yeni bir yer arıyor.
Ben buna yalnızca “taktik geri çekilme” demiyorum.
Ben buna bir misyonun tamamlanması ve yeni bir role geçiş diyorum.
ROJAVA DEVRİMİ DEĞİL, BİR ROLÜN SONU
Yıllarca Rojava’nın yalnızca bir coğrafya olmadığı söylendi.
Bize yeni bir toplum modeli olduğu anlatıldı.
Kadın özgürlüğü…
Yerel demokrasi…
Ekolojik toplum…
Halk meclisleri…
Demokratik özerklik…
Ulus-devletin aşılması…
Demokratik konfederalizm…
Bunların her biri dünya kamuoyuna büyük bir devrimci proje olarak sunuldu.
Peki bugün neredeyiz?
Kalıcı anayasal özerklik nerede?
Bağımsız siyasal statü nerede?
Bağımsız askeri güç nerede?
Kendi güvenlik yapılanmasını belirleme hakkı nerede?
Rojava’nın özgün siyasi kurumları nerede?
Bunların yerine ne geliyor?
Merkezi devlet.
Merkezi ordu.
Merkezi siyasi kurumlar.
Ve sınırlı kültürel haklar.
Kürtçenin okullarda haftada üç saat seçmeli ders olarak okutulması elbette bir halkın dili açısından önemli olabilir.
Ama bütün bir siyasi projenin geldiği noktayı bundan ibaret hale getiriyorsanız, artık dürüst olmak zorundasınız.
Bunca savaşın, ölümün, yıkımın ve siyasi propagandanın sonunda bize gösterilen “devrim” buysa, o zaman devrim masalını yeniden anlatmanın anlamı yoktur.
Sorulması gereken soru şudur:
Rojava gerçekten bir devrim miydi, yoksa belirli bir tarihsel dönemde belirli bir siyasi role sahip bir yapı mıydı?
Benim cevabım açık:
Ben bunun birincisinden başından beri kuşkuluydum.
Bugün ise ikinci ihtimalin çok daha güçlü biçimde tartışılması gerektiğini düşünüyorum.
“KÜRT ÖZGÜRLÜK HAREKETİ” DENİLEN ŞEY GERÇEKTEN KİMİ TEMSİL EDİYORDU?
Burada artık en büyük siyasi tabuyu da sorgulamak gerekiyor.
PKK ve onun farklı coğrafyalarda ortaya çıkan uzantılarını otomatik olarak “Kürt özgürlük hareketi” kabul etmek zorunda değiliz.
Ben kabul etmiyorum.
Çünkü Kürt halkı ile herhangi bir örgüt aynı şey değildir.
Kürt halkının tarihsel varlığı başka şeydir.
Bir örgütün siyasi projesi başka şeydir.
Kürtlerin özgürlük ve hak talepleri başka şeydir.
Bir örgütün silahlı stratejisi başka şeydir.
Bu ayrımı yapmadığınız anda halk ile örgütü birbirine karıştırırsınız.
Sonra da örgüte yöneltilen her eleştiriyi Kürt halkına yöneltilmiş gibi gösterirsiniz.
İşte tam da bu yöntem yıllarca eleştirinin önünü kesti.
Örgütün yaptığını eleştirildiğinde “Kürtlere karşısınız” denildi.
Silahlı strateji sorgulandığında “özgürlük mücadelesine karşısınız” denildi.
Siyasi tercihler tartışıldığında “halk düşmanlığı” suçlaması ortaya atıldı.
Böylece örgüt eleştiriden muaf tutuldu.
Ben tam tersini söylüyorum:
Kürt halkının haklarını savunmak, Kürtler adına konuşan her örgüte biat etmek değildir.
Hatta gerçek dayanışma tam da burada başlar.
Bir halkın geleceğini herhangi bir örgütün siyasi mülkiyetinden kurtarmak gerekir.
LEJYONERLİK İDDİASI NEDEN ÖNEMLİ?
Ben bu yapıyı “lejyoner” olarak nitelendirirken, Kürt halkını hedef almıyorum.
Tam tersine, Kürt halkı ile bu örgütsel yapı arasındaki ayrımı mümkün olduğunca netleştirmeye çalışıyorum.
Benim açımdan “lejyonerlik”, bir örgütün kendi başına bağımsız bir halk iradesinin temsilcisi olmaktan çok, bulunduğu tarihsel ve jeopolitik koşullarda kendisine verilen veya üstlendiği role göre hareket etmesi anlamına geliyor.
Ve bu nedenle mesele yalnızca Suriye değildir.
Farklı coğrafyalarda farklı isimler altında ortaya çıkan benzer yapıların tarihine bakmak gerekir.
Bir yerde başka bir örgüt…
Başka bir yerde başka bir yapı…
Başka bir ülkede başka bir siyasi uzantı…
İsimler değişiyor.
Sloganlar değişiyor.
Bayraklar değişiyor.
Örgütsel biçimler değişiyor.
Fakat benim gördüğüm temel siyasi mantık değişmiyor:
Bulunulan ülkenin koşullarına göre yeni bir rol üstlenmek.
Ve rol sona erdiğinde yeni bir pozisyona geçmek.
Bugün Suriye’de yaşanan gelişmeleri de ben bu tarihsel süreklilik içinde okuyorum.
MİSYONUNU TAMAMLADI
Bugün ortaya çıkan tabloya yalnızca “yenilgi” demek bana yetersiz geliyor.
Çünkü yenilgi dediğiniz zaman, sanki bütün mesele kendi başına kurulmuş bağımsız bir siyasi projenin başarısız olmasıymış gibi bir sonuç çıkıyor.
Oysa benim itirazım daha temel.
Ya ortada başından beri anlatıldığı gibi bağımsız bir devrimci proje yoksa?
Ya ortada farklı dönemlerde farklı ülkelerde farklı siyasi roller üstlenen bir örgütsel mekanizma varsa?
Ya “devrim”, “kadın özgürlüğü”, “demokratik konfederalizm” ve benzeri kavramlar bu siyasi rolün meşruiyetini sağlamak için kullanılan ideolojik araçlara dönüşmüşse?
O zaman bugün yaşanan entegrasyonu yalnızca “yenilgi” olarak okumak eksik kalır.
Benim kanaatim:
Misyon tamamlanmıştır.
Şimdi sıra yeni pozisyondadır.
Dün dağda başka bir rol…
Bugün devlet kurumlarında başka bir rol…
Yarın başka bir ülkede başka bir örgütsel biçim…
Yeni isimler.
Yeni söylemler.
Yeni ittifaklar.
Yeni görevler.
Ama aynı siyasi çevreler.
Aynı kadrolar.
Aynı yöntemler.
Ve gerektiğinde aynı halkın yeniden aynı umutlarla mobilize edilmesi.
İşte benim asıl itirazım budur.
DÜN DEVRİM, BUGÜN ENTEGRASYON
Bir düşünün.
Dün merkezi devlet modeline karşı çıkılıyordu.
Bugün merkezi devletin kurumlarına entegrasyon konuşuluyor.
Dün bağımsız askeri güç kutsanıyordu.
Bugün o askeri gücün devlet ordusuna entegrasyonu konuşuluyor.
Dün Şam’la savaşmak tarihsel zorunluluktu.
Bugün Şam’la anlaşmak siyasi gerçeklik.
Dün özerklik vazgeçilmezdi.
Bugün merkezi devlet yapısı içerisinde yeni düzenlemeler tartışılıyor.
Peki bunların hangisi doğru?
Dünkü mü?
Bugünkü mü?
Yoksa her ikisi de yalnızca dönemin gerektirdiği siyasi role göre mi anlatıldı?
İşte asıl soru budur.
Siyasette değişim olabilir.
İttifaklar değişebilir.
Koşullar değişebilir.
Bunların hiçbirine itiraz etmiyorum.
Benim itirazım başka:
Dün mutlak hakikat diye anlatılanların bugün kolayca terk edilmesi ve bunun sorgulanmamasıdır.
Eğer dün yanıldıysanız, çıkıp “yanıldık” deyin.
Eğer bugün doğru olan buysa, dün neden başka türlü anlattığınızı açıklayın.
Ama dünün sloganlarını kutsal, bugünün dönüşünü de kaçınılmaz kader gibi sunmayın.
Çünkü halkların hafızası bu kadar kolay silinemez.
KOBANİ’NİN HATIRASI NE OLACAK?
Kobani dünya kamuoyuna yalnızca askeri bir direniş olarak sunulmadı.
Bir sembole dönüştürüldü.
Kadın savaşçılar…
YPJ…
Kadın devrimi…
Demokratik toplum…
Yeni bir dünya…
Bütün bunlar büyük bir anlatının parçalarıydı.
İnsanlar buna inandı.
İnsanlar bu uğurda mücadele etti.
İnsanlar öldü.
Peki bugün geldiğimiz noktada o anlatının neresindeyiz?
Eğer bütün bu büyük tarihsel iddianın sonunda merkezi devletin kurumlarına entegrasyon varsa, o zaman geçmişi yeniden sorgulamak zorundayız.
Ölen insanların hatırasını sloganlarla koruyamazsınız.
Onların hatırasına saygı duymak, onların neden öldüğünü sormayı gerektirir.
Bunca insan hangi hedef için öldü?
Ve o hedef bugün nerede?
ALEVİLER ÖLDÜRÜLÜRKEN “DEMOKRASİ” NEREDEYDİ?
Bir başka büyük çelişki de burada ortaya çıkıyor.
Suriye’de Alevilerin ağır saldırılara ve ciddi insan hakları ihlalleri iddialarına maruz kaldığı dönemlerde, kendisini demokrasi, kadın özgürlüğü ve halkların kardeşliği üzerinden tanımlayan çevrelerin bir bölümünün sessizliği ayrıca sorgulanmalıdır.
İnsan hakları gerçekten evrenselse, siyasi dostlarımız söz konusu olduğunda da evrensel olmak zorundadır.
Bir halk öldürülürken susuyorsanız, “demokrasi” söyleminizin ne değeri kalır?
Kadınlar ve çocuklar şiddete uğrarken sessiz kalıyorsanız, “kadın özgürlüğü” sloganınız ne kadar inandırıcıdır?
İşkence ve yargısız infaz iddiaları karşısında susup siyasi çıkarlar söz konusu olduğunda ilkeli davranıyorsanız, ortada ilke değil, çıkar vardır.
İnsan hakları ittifaklara göre değişmez.
Demokrasi dostlarımız yaptığında başka, düşmanlarımız yaptığında başka değildir.
İlke, tam da siyasi bedeli olduğunda ilkedir.
“KATİL”DEN MASA ORTAĞINA
Bugün ortaya çıkan siyasi tabloyu anlamak için bunu da sormak gerekiyor.
Dün “katil”, “cihatçı”, “gerici” olarak tarif edilen siyasi aktörlerle bugün aynı masaya oturulabiliyor.
Dün asla kabul edilmeyeceği söylenen ilişkiler bugün siyasi zorunluluk olarak açıklanıyor.
Mazlum Abdi’nin siyasi danışmanlık rolüyle ilişkilendirildiği, İlham Ahmed’in ise meclis içerisinde görev alacağına ilişkin haberler çıkıyor.
Burada mesele kişilerin kendisi değil.
Mesele siyasi dönüşümün kendisi.
Dün düşman ilan edilenlerle bugün ortak zemin kuruluyorsa, o zaman dün kullanılan mutlak ifadelerin hesabını sormak hakkımızdır.
Çünkü siyasette pragmatizm mümkündür.
Ama pragmatizmi devrimci ahlak diye pazarlamak başka şeydir.
KÜRTLERİN ÖZGÜRLÜĞÜ HAFTADA ÜÇ SAATE SIĞMAZ
Kürtçenin okullarda okutulmasını desteklerim.
Kürtlerin kendi dillerini konuşmasını, öğrenmesini ve gelecek kuşaklara aktarmasını sonuna kadar savunurum.
Ama bunu bir halkın bütün siyasal taleplerinin yerine koymam.
Yıllarca “kendi kaderini tayin hakkı” denildi.
Özerklik denildi.
Demokratik yönetim denildi.
Siyasi özgürlük denildi.
Şimdi bütün bunların yerine haftada üç saat seçmeli ders gösteriliyorsa, bunun adını doğru koymak gerekir.
Bu bir kültürel kazanım olabilir.
Ama bir devrimin tarihsel hedefi değildir.
Bir halkın özgürlüğünü ders programındaki üç saate indirgemek, o halkın özgürlük talebini küçültmektir.
Kürt halkının geleceği bundan çok daha büyüktür.
SOL NEDEN SUSUYOR?
Asıl şaşırtıcı olan ise bugün yaşananlar karşısında dünya ve Türkiye solunun önemli bölümündeki sessizliktir.
Çünkü solun görevi örgütü savunmak değildir.
Solun görevi eleştirmektir.
Devleti eleştir.
İktidarı eleştir.
Örgütü eleştir.
Lideri eleştir.
Kendi tarafını eleştir.
Kendi kutsalını eleştir.
Eğer kendi tarafını eleştiremiyorsan, artık sol değilsin.
Siyasi taraftarsın.
Bir hareketin yaptığı her şeyi doğru kabul ettiğiniz anda devrimci düşünceyi terk edersiniz.
Orada eleştiri biter.
Sadakat başlar.
Ve sadakat, siyasal düşüncenin en tehlikeli düşmanlarından biridir.
KÜRT HALKINI ÖRGÜTLERDEN KORUMAK
Burada söylemek istediğim şey çok açık:
Ben Kürt halkına karşı değilim.
Ben Kürt halkının haklarına karşı değilim.
Ben Kürtlerin diline, kimliğine, kültürüne ve demokratik haklarına karşı değilim.
Tam tersine.
Ben Kürt halkının geleceğinin herhangi bir örgütün siyasi mülkiyetine geçirilmesine karşıyım.
Kürtlerin acılarının örgütsel meşruiyet üretmek için kullanılmasına karşıyım.
Kürt gençlerinin bitmeyen savaşların içine sürüklenmesine karşıyım.
Kürt halkının umutlarının her birkaç on yılda yeni sloganlarla yeniden paketlenmesine karşıyım.
Ve en önemlisi:
Kürtlerin kendi adına karar verme hakkının, kendisini onların temsilcisi ilan eden örgütlerden bağımsız olduğunu savunuyorum.
Kürt halkı herhangi bir örgütün militan kitlesi değildir.
Kürt halkı herhangi bir liderin siyasi sermayesi değildir.
Kürt halkı herhangi bir jeopolitik projenin insan kaynağı değildir.
Kürt halkı, kendi kaderinin sahibidir.
YENİ İSİMLER, YENİ ROLLER, AYNI ANLAYIŞ
Bugün bir şeyin bittiğini sanmak da hata olur.
Benim asıl uyarım tam burada başlıyor.
Bir örgütsel yapı misyonunu tamamladığında mutlaka ortadan kalkmaz.
Bazen biçim değiştirir.
Bazen isim değiştirir.
Bazen söylemini değiştirir.
Bazen silahı bırakıp siyasete geçer.
Bazen devlet kurumlarına girer.
Bazen yeni bir ittifak kurar.
Bazen yeni bir coğrafyada yeni bir örgüt ortaya çıkar.
Sonra geçmiş unutulur.
Yeni kuşaklara yeni bir hikaye anlatılır.
Yeni semboller üretilir.
Yeni kahramanlar yaratılır.
Ve aynı siyasi anlayış yeniden dolaşıma sokulur.
Benim korkum tam olarak budur.
Misyonunu tamamlayanların yeni rollerle yeniden sahneye çıkması.
Ve geçmişin hesabı sorulmadan, aynı çevrelerin bu kez başka isimlerle Kürt halkının karşısına çıkması.
Bu nedenle bugün yapılması gereken yalnızca Rojava’nın nasıl sona erdiğini tartışmak değildir.
Asıl yapılması gereken, bu tarihsel deneyimden ders çıkarmaktır.
UZAK DURUN
Benim çağrım Kürt halkına değil.
Benim çağrım Kürt halkının haklarından vazgeçilmesine hiç değil.
Benim çağrım, lejyoner olarak nitelendirdiğim bu siyasi çevrelerden ve onların yeni kılıklara bürünmüş uzantılarından uzak durulmasıdır.
Çünkü isimler değişebilir.
Bayraklar değişebilir.
Sloganlar değişebilir.
Örgütsel yapılar değişebilir.
Üstlenilen roller değişebilir.
Ama geçmiş ortadan kalkmaz.
Bunca yıkım ortada.
Bunca ölüm ortada.
Bunca yerinden edilme ortada.
Bunca siyasi savrulma ortada.
Bunca verilen söz ve bugün gelinen nokta ortada.
Bunların hiçbirini yeni sloganlarla silemezsiniz.
Bu nedenle Kürt halkına çağrım şudur:
Kendi geleceğinizi başkalarının siyasi projelerine teslim etmeyin.
Kendi acınızı başkalarının siyasi sermayesine dönüştürmesine izin vermeyin.
Kendi çocuklarınızı başkalarının jeopolitik hesaplarına kurban etmeyin.
Kendi iradenizi hiçbir örgütün tekeline bırakmayın.
Uzak durun bu lejyoner yapılardan.
Çünkü misyonunu tamamlayanlar ortadan kaybolmayabilir.
Yeni roller üstlenebilirler.
Yeni yapılar kurabilirler.
Yeni isimlerle karşınıza çıkabilirler.
Hatta dün savunduklarının tam tersini bugün savunurken bunu yeni bir siyasi gerçeklik olarak pazarlayabilirler.
Ama siz geçmişi unutmayın.
SON SÖZ: KÜRT HALKI ÖRGÜTLERDEN BÜYÜKTÜR
Bugün herkes yaşananları zafer olarak da yenilgi olarak da yorumlayabilir.
“Kürtler daha fazlasını alamazdı” diyebilirsiniz.
“Bu zorunlu bir geri adımdı” diyebilirsiniz.
“Taktik bir başarıdır” diyebilirsiniz.
“Devletin içinde olmak daha avantajlıdır” diyebilirsiniz.
Bütün bunlar tartışılabilir.
Ama artık bir şeyi tartışmak zorundayız:
Dün anlatılanlarla bugün yaşananlar arasında uçurum vardır.
Ve bu uçurumun hesabını sormak kimsenin tekelinde değildir.
Ben başından beri bu hareketi Kürt halkının gerçek anlamda bağımsız bir özgürlük hareketi olarak görmedim.
Yazılarımda çoğu zaman siyasi tartışmanın dili nedeniyle bu hareketi “Kürt hareketi” olarak ifade etmiş olabilirim.
Ama zihnimdeki değerlendirme hiçbir zaman değişmedi.
Ben bunu, farklı coğrafyalarda farklı örgütsel biçimlerle ortaya çıkan, bulunduğu ülkelerde farklı siyasi roller üstlenen ve tarihsel koşullar değiştikçe yeni pozisyonlara geçen bir lejyoner hareket anlayışı olarak gördüm.
Bugün Suriye’de yaşananları da bu çerçevede değerlendiriyorum.
Misyon tamamlanmıştır.
Şimdi yeni roller başlayacaktır.
Yeni isimler.
Yeni yapılar.
Yeni söylemler.
Yeni ittifaklar.
Yeni görevler.
Ve belki de yine aynı halka yeni bir hikaye anlatılacaktır.
İşte buna izin verilmemelidir.
Çünkü Kürt halkının tarihi, herhangi bir örgütün tarihi değildir.
Kürt halkının özgürlüğü, herhangi bir örgütün mülkü değildir.
Kürt halkının geleceği, hiçbir siyasi yapının pazarlık masasına bırakılamaz.
Ve Kürt halkının çocukları, bir daha başkalarının üstlendiği rollerin bedelini ödememelidir.
Bugün yapılması gereken geçmişi romantikleştirmek değil, geçmişin hesabını çıkarmaktır.
Ölüleri sloganlaştırmak değil, onların neden öldüğünü sormaktır.
Örgütleri kutsamak değil, onları sorgulamaktır.
Ve en önemlisi:
Kürt halkını, onu kendi siyasi projesinin malzemesi haline getiren her türlü vesayetten kurtarmaktır.
Benim bütün çağrım budur:
Kürt halkının haklarından değil, onun üzerinde siyasal vesayet kurmaya çalışan yapılardan uzak durun.
İsimleri değişse de, rolleri değişse de, söylemleri değişse de geçmişlerini unutmayın.
Bunca yıkım ve bütün bu ihanetler orta yerde duruyor.
Uzak durun bu lejyonerlerden.
Çünkü Kürt halkı hiçbir örgütten küçük değildir.
Ve Kürt halkının geleceği, hiçbir örgütün yeniden yazacağı bir senaryo değildir.


YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.