1980 ÖNCESİ CELAL TALABANİ, MEHMET UZUN VE ÖCALAN TARAFINDAN İMZALANAN METİN VESİLESİ İLE KISA BİR DEVİRİN TOPOGRAFİSİ
Dr Ali K Yıldırım
Aşağıda yer verdiğim belge bir sene kadar önce sosyal medyaya düşüp hemen çekilen bir antlaşma metninin kopyasıdır. Çekilmesine karşın, metni kopyalayan bir dost, bu protokolü bana da gönderdi. Metin; ‘’ İş Birliğini Oluşturmak İçin Gerekli Şartların Yaratılmasına İlişkin Ana Prensipler’’ başlığını taşımaktadır.
Metinde bir tarafa güvenilmediği, o tarafın diğerleri ile işbirliğini sağlamak için güven ortamının sağlanmasının amaçlandığı anlaşılıyor. Bunun için 3 tarafın mutabık olduğu ilk şart, metnin son cümlesinde; ’’Taraflar, Kürdistan’daki siyasi güçlere karşı silah kullanmanın yaratıcısı (başlayıcısı) olmayacaklarına karar verirler.’’ şeklinde yer edinir. Siyasal güçler; aralarındaki ilişkileri , ‘’ideolojik mücadele politik dostluk’’ zemininde sürdüreceklerdir. Burada güven vermesi gerekli olan taraf, kuşkusuz, cinayet işleme gelenek ve potansiyaline sahip olagelen PKK’dir.
Metin; YNK adına Celal Talabani, PKK adına Abdullah Öcalan, Ala Rızgari adına yazar Mehmet Uzun tarafından imzalanır. Metin’de tarih yok, ancak yazıda ’’Altı ay sonra 13.12.1980 tarihinde taraflar tekrar bir araya gelmelidirler’’ cümlesinden protokolun 13 Haziran 1980’de imzalandığı anlaşılıyor. . El yazısı ile yazılan bildiri, Mehmet Uzun’un kaleminden çıkmış görünüyor; zira yazı, bugünlerde basına yansıyan Öcalan’ın el yazısına benzemiyor.
O sıralar Abdullah Öcalan, darbe olacağını bildiğinden ve belkide yönlendirildiğinden Suriye’ye geçmiştir. YNK lideri Celal Talabani Kawa ve Ala Rızgari ile iyi ilişkilere sahiptir. Ala Rızgari, darbe öncesinden başlamak üzere, ama zamanını net bilemediğim bir tarihte, silahlı mücadeleye hazırlık için, Necmettin Büyükkaya ile işbirliği içinde Irak Kürdistan’ına yüzü aşkın taraftarını çıkarır. Abdullah Öcalan Suriye’dedir; örgütünün ve kendisinin, başta Siverek olayları, KUK ile çatışmalar ve karıştığı siyasal cinayetlerdeki rolü nedeni ile sicili parlak değildir. Bu durumu, başta bölgede aktif olan istihbarat örgütleri olmak üzere, Kominist partileri ve Filistin örgütleri gibi alandaki çok sayıda diğer birçok siyasal güç de bilmektedir. Aldığım duyumlara göre, Talabani böylesi bir birlik girişimin gerekçesini, mealen ;‘’Öcalan’ı Türkiye’nin kontrolünden kurtarmak’’ olarak çevresine açıklar.
Talabani’nin bu girişimi kendi başına yapmadığı açık. Bir tarafta Suriye’nin Türkiye ve Saddam ile hesabı var. Diğer tarafta Türkiye Müslüman Kardeşleri desteklemektedir. Talabani Kürt güçleri arasında geniş bir işbirliğinin zemini için insiyatif almıştır. Öcalan’ın örgütü askeri yönünü sahada ispatladığına göre, hesap dışı tutulamayacak önemde görülmektedir. Öcalan’ın Suriye’ye çıkması bir fırsat olarak değerlendirilmek istenir. Bu şartlarda Öcalan’ın zihninde mutlaka bir an önce düzlüğe çıkma ve bazı ilişkilere ulaşma düşüncesi vardır. Ancak ‘’ne için ve kimin için?’’ sorusu cevabını bekliyor.
İmzalanan protokole göre taraflar 13 Aralık 1980 günü durumu değerlendirmek için tekrar bir araya geleceklerdir. Bu sefer daha somut adımların atılması beklenmektedir. Ancak toplantının kararlaştırıldığı tarihten bir gün önce, 12 Aralık !980’de, Kamışlı kentinde Türkiye tarafından Kawa örgütüne yönelik bir saldırı gerçekleştirilir. Bu saldırıda Kawa’nın 15’in üzerinde militanı öldürülür. (Bu örgütün lideri Ferit Uzun’da daha önceleri PKK tarafından öldürülmüştür). Böylece Talabani, kurmak istediği masada önemli bir kozunu kaybetmiştir. Talabani’nin girişimi Türkiye’ye sızmış olmalı ki, toplantıdan bir gün önce KAWA’ya saldırı yapılır. Burada bir mesajın olduğu açıktır.
Kawa’nın aldığı darbe sonrası geriye eylem niyet ve kabiliyetine sahip iki güç, Ala Rızgari ve PKK kalır. Ala Rızgari kendi içindeki kavgalar nedeniyle kısa bir zaman sonra dağılma sürecine girer. Böylece eylem yapabilecek güç olarak bir tek Öcalan’ın kontrolündeki askeri yapı kalır. Bu tarihten sonra, muhtemelen Suriye’nin desteği ile, Suriye Komünist partisi ve Filistin örgütlerinin Türkiye Kürtler’ini bir araya getirmek için çeşitli girişimleri olur. Ancak Öcalan’ın örgütüne güvenmeme gerekçesi ile, özellikle Peşeng ve KUK’un itirazlarının da etkisi ile, herhangi bir ilerleme gerçekleşmez. Rehavete kapılması için Öcalan, Kemal Burkay hakkında;‘’Kek Kemal bize Hakkari’de bir komutanlığı da çok görüyor.’’ gibi haberler uçurur. Bu tür ‘’onurlandırıcı’’ sözlerin, siyasal pozisyonunun doğruluğundan kuşku duymayan Sn. Kemal Burkay’ın sorgulama yetisini nasıl etkilediğini bilemeyiz?
Gerek Öcalan’ın kendi ifadeleri, gerek Avni Özgürel, Mahir Kaynak, Bülent Orakoğlu v.b çok sayıda görevli ve yazarın ifadesi ile, Öcalan ile Türkiye derin devleti arasında 12 eylül öncesi var olan kimi ilişkiler ifşa olmuştur. Kürt bölgelerinde Kürtler’e yönelik saldırılar, PKK’nin (veya başkalarının yapıp PKK’nin sahiplendiği) yaptığı eylemlerin Kürtlere zarar veren muhtevası, bu hareketin neye ve kime hizmet etmiş olduğunu açıklar niteliktedir. Aynı dönemde, Perinçek’in Aydınlık gazetesi, Öcalan’ı alternatifsiz bırakmak için sürekli olarak onu manteşlere taşır; operasyonlar ile Öcalan’ın gücünü dizginliyecek çok sayıdaki etkili PKK’li isimler zindana atılır. Cuntacı genareller Kürt bölgelerinde baskıları artırır ve Diyarbakır zindanını bir mahşere çeviriler. Cuntacılar adeta bir savaşın çıkması ve insanları dağa yönlendirmek için ateşi harlayan bilinçli bir çaba içerisindedirler. Diyarbakır zindan direnişleri PKK ve onun liderinin ‘’Tek Adam Diktatörlğü’’ için bulunmaz bir fırsat oluşturur.
1982 yaz ayına dek, Kürtler içinde birlik sağlanamaz ama PKK, Mihri Belli, Dev Yol ve diğer bazı yapıların da içinde olduğu ‘’Faşizme karşı Birleşik Cephe’’ adıyla 1982 Haziran’ında bir birlik kurulur. Bu birlik çok yaşamaz ve dağılır, ama akabinde çok geçmeden Avrupa’da Öcalan’ı alternatifsiz bırakan siyasal cinayetler devri başlar. Mehmet Ağar, çeşitli kereler Avrupa’da onlarca muhalifi etksiz hale getirdiklerini ifade etti. Bunlar kimler idi? Darbe ile iktidarı alan genarellerin, 1983 sonrası yükselen Özal karşısında, ömürlerini uzatıp sivil siyaset üzerinde vesayetlerini sürdürmeleri için çatışmalara ihtiyaçları bulunmaktadır.
(Mihri Belli bir ittihatçı olarak, Türkiye içindeki kimi askeri kesimlerle öteden beri ilişki içindedir. 1990 öncesi Stockholm’de, hemşerim Zara’lı Çerkez Yücel ile birlikte karşılaştığım Mihri Belli, haddi olmuyacak bir şekilde bana; ‘’Kürt olarak burada ne arıyorsun, neden dağa gitmiyorsun?’’ diye emreder tonda bir soru sordu. O zaman ben kendisini; ‘’Ben hem PKK’ye ve hem de onun savaşına karşıyım, sen savunuyorsun, sen dağa git’’ diyerek onu sert bir ton ile azarlamıştım.)
Bu savaşın diğer bir ayağının anlaşılması için; Suriye’nin niyetlerini bilen generallerin Abdullah Öcalan’ın baş aktör olduğuve bu nedenle kazanacakları bir savaşa; Kürtleri bilinçli olarak çekip çekmek istemedikleri değerlendirilnmelidir. Nitekim Kürt halkının savaş istediği ile ilgili bir gösterge yok. Kürtler kısıtlı olsa da, var olan demokratik dönemlerde Diyarbakır ve Ağrı’da belediye başkanlıklarını almış bulunmaktadırlar. Bu durum da, Kürt halkının barış ortamında sırtının yere gelmiyeceğini gösteriyor. 12 Eylül öncesi ve sonrası dönemde Kuzey Kürtlerinin siyasal aktörlerinin tamamı, ezilen bir ulus için, en yumuşak deyimle bir bönlük olan ‘’proleterya diktatörlüğü’’ nü savunmakta ve sosyalizme geçişin kaçınılmaz olduğu gibi bir doğmatizme inanmaktadırlar. Bu tutum başlıbaşına uluslararası desteği engelleyen bir handikaptır. Öcalan ise, kişilik özellikleri ile, en yumuşak ifade ile ekstremin ekstremi bir düzlemde hayal dünyasında gezinmektedir. Kürt tarafındaki olası makas değiştirme ihtimallerini hesap dışı tutmayan tecrübeli odaklar için, bariz kompleks ve zaafları ile Öcalan kullanılmaya elverişli bir şahsiyettir.
Savaş ile oynamak genareller için de riskli bir iştir. Ancak doğuda Sovyetler ile sınır bir bölgede risk oluşmuş ise, onlar da dostları ile birlikte savaş senaryolarını ve alacakları tedbirleri masaya oturtmamış olamazlar. 1977 yılında Celal Talabani Avrupa’dan Istanbul’a, oradan da Ankara’ya geçer ve Ankara’da Kemal Burkay ile görüşür. Daha sonra Diyarbakır’a giden Celal Talabani oradan Ömer Çetin ile görüştükten sonra Van üzeri İran’, oradan da silahlı mücadele başlatmak için Irak Kürdistan’ına geçer. Güneyde baş gösteren yeniden hareketlenme karşısında Türkiye Hakkari bölgesinde Kanatlı Jet Tatbikatı adıyla, karşı tarafta düşmanı temsilen Kürt kıyafeti giymiş askerlerin katıldığı, ilginç bir tatbikat başlatır. Devlet, sadece askeri yöntemler ile yetinmeyip, gelişmeler karşısında müdahale araçlarını çeşitlendirmek ister. Devletin belirleyici odakları, her dönemin yeni potansiyel aktörlerini değerlendirme gibi bir esnekliğe mutlaka sahiplerdir. Siyaset planlayıcıları, var olan konjenktürde mevcut aktörler hakkında değerlendirme yapar ve ayartabilecekleri kişi ve gruplar ile ilişki kurmak isterler. Meşru bir davayı kirletmek için uygun kişilikleri öne sürmek de bu kesimlerin mücadele araçlarıondan biridir. Bu tür siyaset yapıcıları için insani hassasiyet uzak durulması gerekli olan bir lüksdür.
Öcalan’ın; ‘’Ben herşeyi yaptım, bizden başka hiç kimsenin bir şey yapmaya niyeti yok.’’ diyerek kendisini Suriye’ye vazgeçilmez bir alternatif olarak pazarlama becerisi gösterdiği tahmin edilebilir. Suriye’de bu kanaate varmış olmal ki, 1984’de Eruh ve Şemdinli’de karakol baskınları gerçekleşir. İlginç olan bu saldırıların Özal’ın 13 Aralık 1983’de iş başına geçmiş olması sonrası, yani sivilleşmeye doğru gidildiği bir süreçte başlamış olmasıdır. Bu durumun, Mihri Belli gibi insanların da ilişkili olduğu, bir de Türkiye ayağı olmalıdır ve mutlaka vardır:
‘’Tek Ulus’’ oluşturmak için, özellikle askeri bürokrasi içinde çok sayıda unsurun Kürtler’in varlığından rahatsız olduğu bir sır değildir. Böylesi güçlerin, barış zamanında yapamıyacağı asimilasyonu, şiddet ortamında gerçekleştirmek için, savaşı yeğlemiş olma ihtimali yüksektir. Türkiye’nin Nato korumasına sahip bir güç olduğu ve Öcalan’ın hem Nato karşıtı ve hem de Batı değerlerine taban tabana zıt olduğu düşünülürse, Nato’nun kabullenmediği bir değişimin türkiye’de olamıyacağını generaller çok iyi biliyordu.. Öyle ise, böylesi bir savaş, genareller için rahatça idare edilebilecek bir savaştır. Türkiye’deki demokratik bazı değişimler Nato üyeliği sonrası gerçekleşmiştir. Nato düşmanı olup, Avrupa’da siyasi cinayetler işlendiğinde ‘’Dava’’ya kim destek verecek? Demek oluyor ki ‘’Elmanın kurdu elmanın içerisinde’’ bulunmaktadır. İsveç’e iltica etmek isteyen Öcalan’a, Kürtlere sempati ile yaklaşmasına ragmen, İsveç red cevabı verir. Bu durum dahi Kürtler’in Öcalan önderliği ile nasıl bir tehlike ile karşı karşıya kaldığını gösteren bir veridir.
Ben PKK’nin savaşının Ankara’dan bağımsız olmadığını iddia edeceğim. Ama bu savaşın Suriye devleti ile Türkiye devleti içinde bazı odakların işbirliği ile gerçekleştiği hususunda, şüphem olsa da, tahmin ötesinde bir belge sunamıyacağım. Başka bir alternatif de, Öcalan gibi çeşitli zaaflara sahip ve önceden tanıdık olan bir şahsiyetin önderliğinde, kazanılamıyacak bir savaşın bizzat Ankara’daki genareller tarafından merkezi olarak yeğlenmiş olmasıdır. Bunun mekanizmalarını ayrıntılı olarak bilmiyoruz. Arada gidip gelen Perinçek ve Yalçın Küçük gibi şahsiyetlerin varlığı daha büyük bir tezgahın kurulmuş olduğunun kanıtıdır. O zaman Öcalan; sadece acımasız bir aktör değil, aynı zamanda kullanılan bir kurbandır da. Gerek yakalanmadan önce ve gerekse yakalandıktan sonra, Öcalan’ın, eskiden beri devlet ile ilişkili olduğunu ima edip, kendisine hakkı olan bir kürsüyü talep etmesi yeterince manidardır.
Savaşın anlaşılması için savaştan kar eden kesimlerin kimler olduğunun da ortaya çıkarılması önemlidir. Özellikle sınır boyları, önemli komutanların görev tercih ettiği yerlerdir. Suriye, ırak, Türkiye ve İran sınır boyları üzerinde, çeşitli devletlerden değişik düzeylerde görevlilerin katıldığı uyuşturucu ve silah kaçakçılığı, ileriki dönemlerde belki de araştırmacılar için ilginç bir araştırma konusu olacaktır. Ama fazla ömrü kalmamış olanlar için tercih, gerçeği bir an önce bilmektir. Gerçek ne kadar erken ortaya çıkarsa, o kadar erken acılar diner.
Sonuç olarak, gerçek bir barış için; başta Öcalan’ın Suriye’ye çıkış süreci ile ilgili olmak üzere, devlette bulunan bilgilerin, Öcalan’a ait ifade ve itirafların kamuoyuna açıklanması gerekiyor. Bilgi sahibi olanların hakikatleri kamuoyu ile paylaşması vicdanları rahatlatacaktır.
Sonradan edindiğim kısmi bilgiler ışığında 1980’li yıllar ile ilgili gözlem ve görüşlerime burada yer verdim. Bu konularda asıl konuşması gerekenler, gelişmelerin merkezinde olanlardır; onlar ketum davranmayıp konuşursa, Öcalan ve bir sürecin sırları hususunda daha çok şey öğrenmiş olacağız.
Bu değerlendirme, hiç bir şey olmamış ciddiyetsizliğinde olmayan bendenizin; bir derviş hassasiyet ve sorumluluğu ile, sürecin doğru yönde ilerlemesi için desteğim olsun. Madem arzu ediliyor, o zaman buyursun aydınlar konuşsun. Gerçekten hayırlı bir iş olur. Kendilerini özgürce ifade edeceklere şimdiden başarılar diliyorum.
Umarım gerçekten silahlar gömülür ve herkesin kendini özgür ifade ettiği, hakikaten sivil bir hayata geçilir.
O zaman soru şu: militarist yapılar ‘’intihar’’ eder mi, edecek mi?
Bence etmelidirler!
Sivil politika sivillere bırakılmalıdır…
Kalın Sağlıcakla…
Bimînîn bi xêr û xwaşîyê…
29.08.2026
Not: Bu yazı sadece bir dönemi değerlendirme amacıyla yazılmıştır. Diğer dönemler ile ilgili çok sayıda yazar yazdı ve yazıyor. Ben de onlardan öğreniyorum. Öyle görünüyorki daha çok şey öğreneceğiz. Bütün süreçlerin ortak parametresi; ‘’önderlik’’ isimli aktörün kendini kullandırtır iken, kitleleri zor ve manüpülasyon ile kullanıp itaat ettirmesi üzerine kuruludur.


YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.