Hüsamettin Turan

Hüsamettin Turan

Yazarın Tüm Yazıları >

Metrekareye Sığmayan Bir İsim: Bay Kürdistan

A+A-

 Hüsamettin Turan

Ben Kürdlüğümü bu insanla tanıdım. Kimliğimin ne olduğunu, tarihimin hangi dağlardan ve hangi direnişlerden geçtiğini onun adında, onun mücadelesinde öğrendim. Hiçbir güç, hiçbir kuvvet benimle onun arasında bir mesafe koyamaz. Çünkü bu bağ siyasal bir bağlılık değil; bir kimlik, bir hafıza, bir onur meselesidir.

Ve onun adı bende hep yaşayacak:

BAY KÜRDİSTAN – Molla Mustafa Barzani

Ben bir şahsa değil, bir tarihe bağlandım. Onun adını her andığımda yalnızca bir lideri değil, dağların rüzgârını, sürgünün soğuğunu, yenilginin içinden doğan inadı hatırlıyorum. O benim için bir biyografi değildir; bir bilinçtir. Çocukluğumda adını duyduğumda içimde anlamlandıramadığım bir gurur hissi vardı. Büyüdükçe bunun bir lidere duyulan hayranlık değil, kimliğimin aynasını bulmanın verdiği sarsıntı olduğunu anladım.

Barzan’da doğan o çocuk, zamanla yalnızca bir aşiretin değil, bütün Kürt milletinin sesi oldu. Ailesinin ve ağabeyi Şeyh Ahmed’in mücadelesiyle şekillenen direniş ruhu, onda erken yaşta bir karaktere dönüştü. Fakat onu tarihsel ölçekte büyüten şey, aşiret sınırlarını aşarak ulusal bir bilince yönelmesiydi. Ben onun hikâyesinde ilk kez “parça parça edilmiş bir millet” gerçeğini kavradım.

1946’da kurulan Mahabad Kürd Cumhuriyeti, benim hafızamda bir yenilgi değil, bir doğuştur. Mahabad’ın meydanında dalgalanan o bayrak, Kürt milletinin modern çağda kendi adıyla sahneye çıkışıdır. Cumhurbaşkanı Qazi Muhammad idam edilirken, Barzani’nin omuzlarında yalnızca bir askeri sorumluluk değil, bir halkın geleceği vardı. Mahabad düştüğünde ben henüz dünyada yoktum; ama o düşüşün ağırlığını kimliğimin içinde taşıyarak büyüdüm.

Mahabad’dan sonra başlayan o uzun yürüyüş… İran’dan Sovyet topraklarına doğru çekilen beş yüz peşmerge… Bu sadece askeri bir geri çekiliş değildi. Bu, “varlığımızı teslim etmiyoruz” deme biçimiydi. 1947’den 1958’e kadar süren Sovyetler Birliği yılları, onun iradesini kırmadı. Aksine, onu daha da tarihsel bir figüre dönüştürdü. Ben o sürgünde direncin ne demek olduğunu öğrendim.

1958’de Irak’a dönüşü bir umut anıydı. Fakat o umut kısa sürdü. 1961’de başlayan ve tarihe Eylül Devrimi olarak geçen süreçte, Barzani’nin liderliğinde Kürt milleti ilk kez uzun soluklu ve örgütlü bir biçimde siyasal özne olarak sahneye çıktı. Bu yalnızca bir silahlı mücadele değildi; inkâra karşı varoluş mücadelesiydi.

1970 Otonomi Anlaşması’yla doğan beklentiler, ardından gelen ihanetler ve 1975 kırılması… Bunların her biri benim kuşağımın hafızasında derin izler bıraktı.

Onun liderliğinde kurumsallaşan Kürdistan Demokrat Partisi, Kürt siyasetinin modern damarlarından biri oldu. Ama benim için mesele bir parti değildi. Ben onda parçalanmışlığın ortasında birleştirici bir irade gördüm. Aşiretçiliği aşarak ulusal bilince yönelen bir perspektif gördüm. Dağları yalnızca sığınak değil, kimliğin kalesi hâline getiren bir kararlılık gördüm.

Elbette tarih tartışılabilir. Stratejik tercihler, uluslararası dengeler, dönemin zorunlulukları konuşulabilir. Ama benim için değişmeyen gerçek şudur: O, inkâra karşı ayağa kalkmış bir milletin sembolüdür. Eğer bugün Kürdistan kelimesi dünya siyaset literatüründe inkâr edilemez bir gerçeklik olarak yer alıyorsa, bunun arkasında o kuşağın bedeli vardır.

Ben Bay Kürdistan dediğimde bir abartı yapmıyorum. Bu, devletsiz bırakılmış bir milletin gönlünde verdiği bir unvandır. O, resmi bir makamın değil; tarihsel bir onurun adıdır. Onun adı, dağların sessizliğinde büyüyen bir iradedir. O irade yenildi ama teslim olmadı. Bastırıldı ama silinmedi.

 

Benim için o, bir şahıstan öte bir hafızadır. Bir kuşağın kendini tanıma aynasıdır. Onun hikâyesinde kendi kimliğimi buldum. Onun direnişinde, Kürt milletinin onurunu gördüm. Onun sürgününde sabrı, yenilgisinde bile vazgeçmeyen bir inadı öğrendim.

Bugün adını andığımda içimde yalnızca bir geçmiş özlemi yok; geleceğe dair bir sorumluluk duygusu var. Çünkü hafıza taşınmazsa yok olur. Ve ben o hafızayı taşımayı bir görev biliyorum.

Hiçbir güç, hiçbir kuvvet benimle onun arasına mesafe koyamaz. Çünkü bu bağ siyasal değil; varoluşsaldır. Bu bağ bir kimlik meselesidir. Bir tarih meselesidir. Bir onur meselesidir.

Saygıyla anıyorum.

Ve biliyorum ki onun adı, yalnız benim yüreğimde değil; Kürt milletinin tarih damarında yaşamaya devam edecektir.

 

 

 

 

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar