KÜRTLER, İKİ TATLI SÖZE KANMAYIN!
KÜRTLER, İKİ TATLI SÖZE KANMAYIN!
Dün söylenenleri unutup bugünkü cilveleşmelere alkış tutmayın!
Mahmut Uzun
Bir halkın hafızası, siyasetçilerin değişen söylemlerinden daha güçlü olmak zorundadır!
Dün birbirine en ağır sözleri söyleyenler bugün birbirine övgüler diziyorsa, dün birbirini suçlayanlar bugün aynı siyasi zeminde buluşuyorsa, ortada sorulması gereken ciddi sorular var demektir.
Peki, ne değişti?
Siyasetçiler mi değişti, politikalar mı değişti, yoksa yalnızca birbirlerine duydukları ihtiyaç mı değişti?
İşte asıl mesele budur!
Daha ortada Kürt halkının temel haklarını güvence altına alan somut sonuçlar yokken, eşitlik konusunda açık ve bağlayıcı güvenceler ortaya konulmamışken, yıllardır cevabı beklenen sorular yanıtlanmamışken birilerinin şimdiden zafer naraları atması düşündürücü değil mi?
Hemen alkışlar yükseliyor:
“Büyük Başkan direndi ve kazandı!”
“Heval Bahçeli, Devlet Yoldaş!”
Bir dakika! Kim kazandı? Ne kazandı? Ve en önemlisi, bu kazanç Kürt halkının hayatında neyi değiştirdi?
Kürtlerin hakları mı güvence altına alındı, yoksa siyasetçilerin birbirine yaklaşması mı büyük bir başarı hikâyesine dönüştürüldü?
Benim yıllar önce yaptığım uyarıyı bugün bir kez daha hatırlatmak istiyorum:
KÜRTLER, İKİ TATLI SÖZE KANMAYIN!
Siyasette dün söylenenleri bugün unutmak kolay olabilir. Dün savunulan politikaları bir kenara bırakıp yeni söylemlere sarılmak da mümkündür. Ancak bir halkın yaşadıklarını, hafızasını ve geleceğine ilişkin beklentilerini birkaç sıcak mesajla silmek mümkün değildir.
Hani bir söz vardır:
“Adam dediğin, sahibine böyle bağlı olur!”
Öyleyse soralım: Siyasette bağlılık kime, sadakat neye, kazanım kimin için?
Çünkü bir siyasetçinin zaferiyle bir halkın kazanımı aynı şey değildir!
PEKİ, SORALIM: KİM KAZANDI, KÜRT HALKI NE KAZANDI?
Madem yeni bir siyasi dönemden söz ediliyor, madem dün birbirine en ağır sözleri söyleyenler bugün yeni bir siyasi zeminde buluşuyor, o hâlde herkesin cevaplaması gereken sorular var.
Kürt meselesi nasıl çözülecek? Kürtlerin eşit halk olma iradesi nasıl tanınacak? Anadil hakkı ne olacak? Kürt kimliği ve kültürü hangi hukuki güvencelere kavuşacak? Kayyım uygulamaları sona erecek mi? Seçilmişlerin iradesine saygı gösterilecek mi? Hukuk ve demokrasi adına hangi somut adımlar atılacak? İmralı görüşmelerinin açık hedefi ne? Abdullah Öcalan hangi yetkiyle Kürt halkı adına müzakere yürütüyor? Taraflar hangi taahhütlerde bulundu? Ve bütün bunların sonunda Kürt halkı ne kazanacak?
Daha da önemlisi:
Kürt halkının eşitliği ve hakları konusunda hangi somut kazanım var?
Kim kazandı? Ne kazandı? Kazanılan şey Kürt halkının hakları mı, yoksa siyasi aktörlerin elini güçlendiren yeni bir siyasi denklem mi?
Eğer bu bir çözüm süreciyse, çözümün ölçüsü nedir? Eğer bir barış arayışıysa, bunun kalıcı ve hukuki güvenceleri nerede? Eğer yeni bir başlangıçtan söz ediliyorsa, geçmişteki söylem ve politikalarla bugün arasında ne değişti?
Yoksa değişen yalnızca siyasi dil mi, yoksa Kürt halkının hayatında da gerçek bir değişim yaşanacak mı?
İşte cevaplanması gereken asıl soru budur!
Silahların susması, çatışmaların sona ermesi ve diyalog kurulması elbette önemlidir. Ancak bunlar, Kürt halkının kimlik, dil, demokrasi, temsil ve eşitlik taleplerinin karşılandığı anlamına kendiliğinden gelmez.
Birkaç sıcak mesaj, karşılıklı jestler ve yeni siyasi hitaplar tek başına kazanım değildir. Henüz halkın temel hakları güvence altına alınmamışken bir siyasi süreci peşinen zafer ilan etmek, beklentileri gerçekleşmiş sonuçlar gibi sunmaktır.
Kürt halkından alkış bekleyenler önce bu sorulara cevap versin. Zaferden söz edenler önce neyin kazanıldığını açıklasın. Halk adına konuşanlar, önce halka ne kazandırdıklarını göstersin!
DİYALOG BAŞKA, SORGUSUZ GÜVEN BAŞKA!
Benim itirazım, tarafların görüşmesine ya da siyasi diyalog kurulmasına değil. İtirazım; sorgulanmadan kutsanan siyasi yakınlaşmalara, somut karşılığı gösterilmeden ilan edilen zaferlere ve milyonlarca insanın iradesinin birkaç siyasi aktörün açıklamalarına indirgenmesine.
Elbette siyaset değişebilir. Dün karşı çıkılan bir fikir bugün yeniden değerlendirilebilir. Siyasi tutumların değişmesi tek başına bir çelişki değildir. Ancak böyle bir değişim yaşanıyorsa bunun gerekçesi açıklanmalı, sonuçları ortaya konulmalı ve siyasi sorumluluğu üstlenilmelidir.
Dün söylenenler yanlışsa neden yanlıştı? Bugün söylenenler doğruysa bunu hangi somut adımlar gösterecek?
Siyasette tutarlılık, hiç değişmemek değildir. Tutarlılık, değişimin gerekçesini açıklayabilmek ve alınan kararların hesabını verebilmektir.
Diyalog başka şeydir, sorgusuz güven başka!
Müzakere başka şeydir, peşinen zafer ilan etmek başka!
Silahların susması başka şeydir, halkın haklarının güvence altına alınması başka!
Barışın kalıcı olması, yalnızca liderlerin görüşmesine veya karşılıklı iyi niyet açıklamalarına bırakılamaz. Sürecin hedefleri ve sonuçları konusunda açıklık, haklar konusunda somut ve hukuken güvence altına alınmış adımlar gerekir.
Çünkü barış bir slogan değil, insanların hayatında karşılığı olan bir süreçtir.
Üstelik burada yalnızca bir müzakerenin sonuçlarını değil, Kürt halkının kim tarafından ve hangi yetkiyle temsil edildiği meselesini de tartışmak zorundayız.
İMRALI MESELESİ: KÜRTLER ADINA KONUŞMA YETKİSİNİ KİM VERDİ?
Burada, daha önce dile getirdiğim görüşü açıkça ifade etmem gerekiyor. Aksi hâlde bu makale eksik kalır ve kendi söylediklerimle çelişmiş olurum.
Ben Abdullah Öcalan’ı Kürt halkının önderi olarak kabul etmiyorum.
Kürt halkı milyonlarca insandan, farklı siyasi düşüncelerden, toplumsal kesimlerden ve farklı gelecek tasavvurlarından oluşur. Hiçbir kişi, hiçbir örgüt ve hiçbir siyasi yapı, bütün Kürtlerin iradesini kendiliğinden temsil etme hakkına sahip değildir.
Bir insanın belirli bir örgüt üzerinde etkili olması, onu bütün Kürt halkının demokratik iradesinin temsilcisi yapmaz. Bir devletin o kişiyi muhatap alması da ona bütün Kürtler adına konuşma yetkisini kendiliğinden vermez.
Öyleyse soruyorum: Abdullah Öcalan’a Kürt halkı adına müzakere yürütme yetkisini kim verdi?
Kürt halkı bu yetkiyi hangi özgür ve demokratik iradeyle kendisine teslim etti? Kürtlerin farklı siyasi görüşleri, seçilmiş temsilcileri, sivil toplum kuruluşları ve bağımsız sesleri bu sürecin neresinde? Milyonlarca insanın geleceğini ilgilendiren kararlar hangi demokratik mekanizmalarla tartışılıyor?
Benim açımdan asıl sorunlardan biri budur.
İmralı’da tutulan bir insanın devlet tarafından Kürtler adına başlıca muhatap hâline getirilmesini, Kürt halkının özgür iradesinin yerini alabilecek meşru bir temsil biçimi olarak görmüyorum. Bu durumu, Kürtlerin kendi temsilcilerini özgürce belirleme hakkının yerine dışarıdan bir temsilci konulması, başka bir deyişle Kürt halkının iradesine kayyum atanması olarak değerlendiriyorum.
Bu, benim siyasi değerlendirmemdir. Temel itirazım da açıktır: Kürt halkının iradesi, ne devletin tercihleriyle ne de herhangi bir örgütün veya liderin iddiasıyla belirlenebilir.
Bir insanın cezaevinde tutulması, onun bütün Kürtlerin adına konuşma yetkisine sahip olduğunu göstermez. Devletle görüşmesi de tek başına Kürt halkının haklarının savunulduğunu kanıtlamaz.
Bir insanın özgürlüğünden yoksun olması başka, milyonlarca insanın özgür iradesini temsil etmesi başka şeydir!
Öyleyse mesele yalnızca İmralı’ya gidilip gidilmemesi değildir. Asıl mesele, bu görüşmelerin kimin adına, hangi yetkiyle, hangi hedeflerle ve hangi sonuçlar için yürütüldüğüdür.
Kürt halkının siyasi iradesi bir kişinin şahsına indirgenemez. Kürtlerin geleceği, tek bir kişinin ne söylediğine veya devletin onunla hangi konularda görüştüğüne bağlanamaz.
Kürt halkı adına konuşmanın meşruiyeti, bir devletin verdiği muhataplık statüsünden değil, halkın özgür iradesinden gelmelidir.
PEKİ, İMRALI GÖRÜŞMELERİNDEN KÜRT HALKI NE KAZANDI?
Şimdi meselenin en önemli noktasına gelelim.
İmralı görüşmeleri yapılıyor. Siyasi açıklamalar birbirini izliyor. Yeni bir dönemden, barıştan, çözümden ve geleceğe ilişkin beklentilerden söz ediliyor.
Peki, Kürt halkı için ne değişti?
Kürtlerin eşit halk olarak tanınması konusunda hangi somut ve hukuki güvence ortaya konuldu? Kürt kimliği ve anadil hakkı hangi güvenceye kavuştu? Kürtlerin kendi siyasi iradelerini özgürce ifade edebilmeleri için hangi yeni güvenceler sağlandı? Kayyım uygulamalarının sona ermesi ve seçilmişlerin iradesinin korunması konusunda hangi bağlayıcı adımlar atıldı?
Kürt halkının kolektif hakları ve eşitliği bakımından hangi somut kazanım ortaya konuldu?
Benim değerlendirmem açık: Bu temel talepler açısından, Kürt halkının önüne konulmuş ve haklarını güvence altına almış somut bir kazanım gösterilemiyor.
Silahların bırakılmasına ilişkin adımlar, örgütsel düzenlemeler veya bazı kişilerin hukuki durumlarına yönelik düzenlemeler, kendi başlarına Kürt halkının kolektif haklarının tanındığı anlamına gelmez. Bunlar ayrı meselelerdir. Bir örgütün geleceğiyle bir halkın geleceği aynı şey değildir.
Devlet ile bir örgüt arasında yürütülen görüşmelerin sonucunda belirli düzenlemeler yapılabilir. Ancak Kürt halkının kimliği, dili, siyasi temsili ve eşitliği güvence altına alınmıyorsa, Kürt meselesinin demokratik çözümünden söz etmek için hâlâ cevaplanması gereken temel sorular vardır.
Bir halkın hakları, silahların bırakılması karşılığında konuşulan bir yan konuya indirgenemez.
Kürtler yalnızca çatışmanın sona ermesini değil, eşit ve özgür yurttaşlar olarak yaşamak; kimliklerini, dillerini ve kültürlerini özgürce koruyup geliştirmek; kendi siyasi iradelerini baskı altında kalmadan ifade etmek istiyor.
Kürtlerin talebi, birilerinin kendileri adına görüşme yapmasıyla yetinmek değildir. Talep, kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olmaktır.
Öyleyse soralım:
Kürtler için ne veriliyor? Eşitlik konusunda hangi güvence var? Hangi hak tanındı? Hangi somut kazanım elde edildi?
Benim cevabım şu: Kürt halkının temel hakları bakımından ortaya konulmuş somut ve güvence altına alınmış bir kazanım yoksa, kimsenin bu süreci Kürtlerin zaferi olarak sunmaya hakkı yoktur.
Görüşme yapılması, görüşmelerin sonucunda Kürt halkının kazandığı anlamına gelmez. Bir siyasi aktörün güç kazanması da bir halkın haklarını kazandığı anlamına gelmez.
Kürt halkının kazanımı, başkalarının onun adına konuşması değil; kendi iradesinin tanınması ve haklarının güvence altına alınmasıdır.
KÜRTLERİN HAFIZASI VAR, KENDİ İRADELERİ DE VAR!
Kürt halkı, kendi geleceğini ilgilendiren siyasi gelişmeleri sorgulama, verilen sözlerin takipçisi olma ve kendi iradesini savunma hakkına sahiptir.
Kimse Kürt halkının siyasi iradesini kendi hesabına yazmasın. Kimse bir kişinin veya örgütün açıklamalarını bütün Kürtlerin ortak iradesiymiş gibi sunmasın. Kimse siyasi liderlerin karşılıklı jestlerini doğrudan halkın kazanımı olarak göstermesin.
Kürtler arasında farklı siyasi görüşler vardır. Her Kürt aynı siyasi lideri desteklemek, aynı örgüte inanmak veya aynı çözüm anlayışını benimsemek zorunda değildir.
Kürt olmak, herhangi bir liderin siyasi çizgisini kabul etmek zorunda olmak değildir!
Kürt halkının iradesine saygı duymak, onun içindeki farklı seslere de saygı duymayı gerektirir. Bir halkın kendi kaderi hakkında söz sahibi olması, yalnızca onun adına konuştuğunu söyleyen kişilerin değil, halkın kendisinin konuşabilmesiyle mümkündür.
Bu nedenle, “Büyük Başkan direndi ve kazandı” ya da “Heval Bahçeli, Devlet Yoldaş” gibi sözlerle siyasi heyecan üretmeden önce durup düşünmek gerekir.
Kim, kime neden övgüler diziyor? Dün savunduğu düşüncelerle bugün söyledikleri arasında nasıl bir bağ kuruyor? Bu değişim kimin işine yarıyor? Kürt halkına hangi hakları kazandırıyor?
Bunlar düşmanlık yaratmak için değil, halkın kendi geleceğini bilinçli biçimde değerlendirebilmesi için sorulması gereken sorulardır.
Kürt halkının geleceği, siyasi aktörlerin birbirlerine taktıkları sıfatlardan çok daha önemlidir. Halkın hakları, özgürlükleri, demokratik temsili ve onuru hiçbir siyasi yakınlaşmanın gölgesinde bırakılamaz.
Benim çağrım açık: Sözlere değil, sonuçlara bakın. Alkışlamadan önce sorun. Güvenmeden önce sorgulayın. Verilen vaatlerin takipçisi olun.
Bir siyasi süreç halkın hakları ve özgürlükleri konusunda somut sonuçlar üretiyorsa, bu sonuçlar elbette değerlendirilmelidir. Ancak ortada henüz somut bir kazanım yokken kimse halk adına zafer ilan etmemelidir.
Çünkü hiçbir siyasi lider halkın üstünde değildir. Hiçbir siyasi görüş eleştiriden muaf değildir. Hiçbir siyasi süreç, halkın soru sorma ve hesap isteme hakkını ortadan kaldıramaz.
SON SÖZ: KÜRT HALKININ KAZANIMI NEREDE?
Siyasette sözler değişebilir, ittifaklar değişebilir, söylemler değişebilir. Dün birbirine karşı duranlar bugün aynı masada oturabilir. Bütün bunlar siyasetin doğasında vardır.
Ancak siyasi aktörlerin birbirine yaklaşmasıyla halkın sorunlarının çözülmesi aynı şey değildir. Bir görüşmenin yapılması, halk adına karar verme yetkisinin demokratik biçimde kazanıldığını göstermez. Bir anlaşmanın yapılması da Kürt halkının bütün haklarının güvence altına alındığı anlamına gelmez.
Kürt halkının geleceği, tek bir kişinin iradesine, bir örgütün kararlarına veya devletin tercih ettiği muhataplara bırakılamaz.
Kürtler kendi adlarına konuşabilmeli, kendi temsilcilerini özgürce belirleyebilmeli ve eşit bir halk olarak haklarını güvence altına alabilmelidir.
Kürtler yalnızca kendileri adına görüşme yapılmasını değil, kendi iradelerinin tanınmasını istiyor. Yalnızca barış sözü değil, haklarının güvence altına alınmasını istiyor. Yalnızca siyasi yakınlaşma değil, eşitlik istiyor.
O hâlde bir kez daha soralım:
Kim kazandı? Ne kazandı? Kürt halkı ne kazandı?
İmralı görüşmelerinden söz ediliyor. Yeni bir siyasi süreçten söz ediliyor. Barış ve çözüm umutlarından söz ediliyor.
Peki, Kürt halkının eşitliği nerede? Kimliğinin ve dilinin güvencesi nerede? Demokratik iradesinin korunması nerede? Kendi geleceğini özgürce belirleme hakkı nerede?
Kürt halkının temel hakları konusunda somut ve güvence altına alınmış kazanımlar ortaya konulmadan, bu süreci Kürtlerin zaferi olarak ilan etmek mümkün değildir.
Benim itirazım barışa değil; barış söyleminin somut hakların yerine geçirilmesine. Diyaloğa değil; diyaloğun sorgulanamaz bir başarı gibi sunulmasına. Görüşmelere değil; bütün bir halkın iradesinin tek bir kişiye veya siyasi aktöre indirgenmesine.
Çünkü barışın gerçek değeri, siyasetçilerin birbirine nasıl hitap ettiğinde değil, halkların eşit ve özgür yaşama koşullarının ne ölçüde güvence altına alındığında ortaya çıkar.
Bir halkın geleceği, başkalarının onun adına ne söylediğine değil, o halkın kendi iradesini ne ölçüde özgürce ortaya koyabildiğine bağlıdır.
Bir halkın gerçek kazanımı, bir liderin zafer narası değil; halkın kendi iradesi, eşitliği, özgürlüğü ve onurunun güvence altına alınmasıdır.
KÜRTLER, İKİ TATLI SÖZE KANMAYIN!
Sorgulayın, takip edin, hesap sorun. Kendi iradenizi ve geleceğinizi kimsenin siyasi hesabına teslim etmeyin!
Mahmut Uzun


YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.