
Kamal Soleimani: Kendimi ders kitaplarının dışında tanıdım; çünkü milletim orada çoktan silinmişti
.
Kamal Soleimani
Çocukluk, Kürtlük ve Kaybın Grameri
Çocukluğuma dair hatırladığım hemen her şey —doğrudan ya da dolaylı olarak— yalnızca Kürt olmakla değil, ona eşlik eden hüzünle, acıyla ve sessiz bir ıstırapla bağlıdır. Kürtlük, benim onu ilk kez tanıdığım haliyle, hiçbir zaman soyut bir kimlik, hiçbir zaman bir kutlama olmadı. Gurur olarak gelmedi. Devletin, narin zihinlere sabırla işlediği faşizan bir övünç olarak da gelmedi; miras olarak da.
Ne ders kitaplarından.
Ne okul bahçesinde her sabah okunan millî marşlardan.
O, kayıp olarak geldi.
Korku olarak geldi.
Sözlerden çok suskunluklarla öğrenilen bir şey olarak geldi; tutulmuş gözyaşlarıyla, dayanmanın uzun terbiyesiyle yavaş yavaş içimize işlenen bir şey olarak geldi.
Benim en erken bilincimde kimlik, insanın seçtiği bir şey değildi.
Taşıdığı bir şeydi.
Köyümüz bütünüyle Kürttü. Ritmi, dili, âdetleri, hatta kederi bile Kürttü. Ve yine de bu kırılgan yeknesaklığı bozan iki varlık vardı. İki ürkütücü yabancı kurum, hayatımızın kıyısına bilerek yerleştirilmişti; korku ve huşu uyandırsınlar, bize —sessiz ama amansız bir biçimde— kim olduğumuzu unuttursunlar diye: okul ve askerî karakol. Farsçada pasgâh denilen, gözetleme noktası; köyün Panoptikonu. Çünkü İran’da yalnızca Kürt köylerinin böyle bir karakola sahip olması zorunluydu ve bir köyde pasgâhın bulunmaması çoğu zaman oranın Kürt olmadığını gösterirdi.
Tarafsız değillerdi.
Yalnızca binalar da değillerdi.
Onlar araçtı.
Okul, ikisinin daha yumuşağıydı — yabancı dili, devletin dilini ilk kez öğrendiğimiz yer. Sabırla çalışırdı: dil ve müfredat yoluyla, bazen de baştan çıkararak. Konuşmalarını taklit ettiğimizde bizi ödüllendirirlerdi; kelimelerini doğru aksanla tekrarladığımızda, kendimize daha az benzemeyi öğrendiğimizde. Kim olduğumuzu unutmamız için bize yiyecek verirlerdi. Ana dilimizi terk etmeyi, hikâyelerimizi devletinkilerle değiştirmeyi, belli duygular ve sadakatler geliştirmeyi öğretirdi; ta ki kendimizi artık Kürt olarak değil, İranlı olarak tanıyalım. Asimilasyon onun yöntemiydi, eğitim maskesi.
Ceza vermezdi; ikna ederdi.
Tehdit etmezdi; silerdi.
Askerî karakol ise iknanın artık ulaşamadığı —ya da hiç ulaşamayacağı— insanlar içindi; çoktan Farslaştırıcı terbiyenin yaşını aşmış olanlar için. Yumuşak güç başarısız olduğunda, sert güç gelirdi.
Gözdağı.
Dayak.
Gecenin içinde silah sesleri.
Ceza ertelenmezdi, gizlenmezdi.
İbretlikti.
Kendini ilan ederdi ki başkaları öğrensin.
Bu iki güç arasında —biri daha sabırlı, biri daha acımasız— hayatlarımız akıp giderdi.
Bir anı, bütün canlılığıyla hâlâ içimde durur.
Bir akşam, uykudan uyandığımda ablalardan biri beni omzunda taşıyordu.
Köyün kenarındaki bir bahçede birçok insan saklanıyordu. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktığımda, yukarıdan ateş yağdığını gördüm. Bir çocuğun görebileceği en tuhaf ve en dehşet verici manzaraydı bu — ablasının sırtında taşınacak kadar küçük, ama korkunun tam ortasında birdenbire uyanmış bir çocuk: sessizlik içinde toplanmış bedenler, saklananlar, fısıldayanlar, titreyenler… ve sanki gökyüzünün kendisi yarılıyormuş gibi.
O anda ne gördüğümü bilmiyordum. Ancak çok sonra öğrendim ki bunlar uçaksavar mermileri ya da zaman ayarlı füzelerdi — çoğu zaman Düşka denilen — belli bir mesafeyi kat ettikten sonra havada patlayan, ya da gecikmeli bir fitille infilak eden. Sahne bununla bitmedi. Ardından başka geceler geldi, başka alarmlar: bombalanan köyler, alışkanlığa dönüşen korku, gündelik hayatın içine sessizce yerleşen terör.
İşte o zamanlarda insanların hem Saddam Hüseyin’in hem de İran devletinin Kürtlerle sorunu olduğunu söylediklerini duymaya başladım — bizim Kürt olduğumuzu. Annemle babamın radyonun başında dikkatle dinlediklerini hatırlıyorum, haber kırıntılarını yakalamaya çalışarak. O günlerde pek çok şey bana bulanık ve parçalı geliyordu, ama daha çocuk yaşta bir şeyi ürpertici bir açıklıkla anlamıştım: biz farklıydık ve saldırı altındaydık.
İstenmiyorduk.
Hiçbir devlet tarafından sevilmiyorduk.
Bu yapay sınırlara bu kadar yakın yaşarken, öte tarafta da bizim gibi Kürtlerin olduğunu biliyordum.
Daha çocukken bile halkımızın bölünmüş, dağılmış ve varlığımızı inkâr eden devletlerin arasında sıkışıp kalmış olduğunu sezmiştim — ve yine de ortak bir kaderle birbirine bağlanmış olduğumuzu.
İşte bu manzaranın içinde, annem bana bir hikâye anlattı. Kendisi de bu hikâyeyi ancak devrimden sonra, suskunluk ihtiyatla gevşemeye başladığında duymuştu. Köyümüzde bir zamanlar komşumuz olan bir kadına dairdi: herkesin Khanum Kuhi diye bildiği, askerî karakolda görevli şoförün eşi.
Yanı başımızda yaşardı. Yollarımızı, kuyularımızı, gündelik hayatın küçük ritimlerini bizimle paylaşırdı. Kürt değildi. Ama Kürtçeyi şaşırtıcı derecede iyi öğrenmişti.
Başka çaresi yoktu.
Köyde konuşabileceği tek bir Kürt olmayan bile yoktu. Kürtçe, orada bir tercih değildi; iletişimin şartıydı, insanî temasın bizzat koşuluydu. Aramızda yaşayabilmek için kelimelerimizi ödünç almak zorundaydı; ezgilerimizi, duraksamalarımızı, tereddütlerimizi. Annem hatırlardı: bu kadın sık sık onun yanına oturur, belki başka kadınlarla da, komşuluğun sıradan yakınlığında konuşurdu — çalışırken, beklerken, dayanırken değiş tokuş edilen konuşmalar.
Ve yine, tekrar tekrar, annemin hafızasına kazınan —sonra benimkine de— bir cümleyi söylerdi:
“Kürtlerin bir babası vardı; o da Molla Mustafa’ydı. Ama Kürtlerin babası öldü.”
Bu cümlenin zulmü, yalnızca ölüm gerçeğinde ya da insan faniliği üzerine bir düşüncede yatmıyordu. O sırada Barzani hâlâ hayattaydı. Zulüm, ölümün neye dönüştürüldüğünde yatıyordu.
Kürtlere —ve bambaşka bir nedenle de olsa Khanum Kuhi’ye göre— Molla Mustafa Barzani yalnızca bir lider değildi.
O, bir baba, bir koruyucu, bir halkın rüyasını emanet ettiği bir figür olarak tasavvur edilmişti — onurunu, korunma umudunu ve hâlâ hayal edilebilir olan ortak özgürlük ihtimalini. O mecazî ilan içinde, onun ölümü bir insanın kaybından çok daha derin ve yıkıcı bir şeyi çağırıyordu: 1975’in travmasını, ezici yenilgiyi, ani terk edilişi, Kürt umudunun tarihten koparılmış gibi göründüğü o anı.
Annemi en çok yaralayan şey yalnızca kayıp değildi, habercinin yakınlığıydı.
Bu hatırlatma uzak bir yabancıdan gelmemişti.
Kürtleştirilmiş bir Fars komşudan gelmişti.
Yanı başımızda yaşayan bir kadından.
Ve yine de, zihninde ve sadakatinde hâlâ bir düşman olan; hayatı, evliliği, köydeki varlığı —sessiz ama tartışmasız biçimde— devletin makinesine bağlı olan bir kadından.
Yine ve yine, Kürt kadınlarına —yumuşakça, ısrarla, neredeyse sohbet eder gibi— rüyanın bittiği, korumanın kaybolduğu, geleceğin çoktan kapatıldığı fısıldanıyordu.
Bu alay değildi.
Daha soğuk bir şeydi.
Bu bir dersti.
Devrimden sonra bile bu hikâyeler yalnızca parça parça dolaşırdı —temkinle, sanki kapıdaki ayak seslerini hâlâ dinliyormuş gibi. Ondan önceyse, bundan eminim, hiç konuşulamazlardı; ne aile içinde, ne gecenin koynunda bile.
Biz şunu öğrenmiştik:
Sessizlik boşluk değildi.
Sessizlik hayatta kalmaktı.
Beni Hiç Terk Etmeyen Cümle
Bir başka anı vardır — belki daha da acı olan — ki ısrarla geri döner. Çok küçüktüm. Ne gördüğümü anlamıyordum. Ama sahne hiç silinmedi.
Rojhelat’ta daha sonra Şerî sê mange — Üç Ay Savaşı — diye anılacak günlerin başındaydı. Bir öğleden sonra, köyün dışında, iki genç adamı konuşurken gördüm. İkisini de tanımıyordum. Beş yüz, altı yüz kişinin yaşadığı bir köyde bile, insan daha çocukken kimin ait olduğunu, kimin olmadığını çabuk öğrenirdi.
Birisi uzun boyluydu, çarpıcı derecede yakışıklıydı. Onu bir daha hiç görmedim. Ama konuşmalarından, o gün silahını bırakmış bir peşmerge olduğunu, bir Kürt savaşçısı olduğunu anladım.
Bende kalan konuşmanın kendisi değil, tek bir cümledir. Olağanüstü bir hüzünle, neredeyse inanamayarak söylenmiş bir cümle:
“Kürdistan’ın başına gelenlere üzülmüyor musun?”
Bunu arkadaşına sormuştu — ve yine de, bu duygunun tam ortasında, o gün silahını bırakmıştı.
O cümle içime taş gibi kazındı.
Yıllar boyunca içinde taşıdığı şeyi bağdaştıramadım. Bir insan ulusunun kaderine bu kadar derinden yanarken, aynı gün silahını nasıl bırakabilirdi? Yas ile teslimiyet nasıl aynı nefeste barınabilirdi?
Daha çocukken, adını koyamadığım bir çelişkiyi sezmiştim.
Gözyaşlarının Sabahı
O anı anlayabilmek için o sabaha geri dönmem gerekir.
O sıralarda İran ordusu Piranshahr ile Sardasht arasındaki yol boyunca köyleri işgal etmeye başlamıştı; bizim köyümüz de Piranshahr’a çok yakındı. O sabah uyandığımda, anne ve babamın ikisi de ağlıyordu. İçinde büyüdüğüm derin patriyarkal dünyada, babamın —köyün mollasının— ağladığını görmek neredeyse düşünülemezdi. Bu manzara, felaketi herhangi bir sözden çok daha açık biçimde haber veriyordu.
Anne ya da babamdan biri, Dr. Qasemlu ile Mamosta Şeyh ʿEzzeddin’in —iki efsanevi Kürt liderin— köyümüzden geçmiş olduğunu söyledi. Bu haberin doğru olup olmadığını bilmiyorum. Ama hikâyenin doğruluğu neredeyse önemsizdi. Önemli olan, bu haberle birlikte dolaşıma giren anlamdı: liderlerin geçişi artık koruma anlamına gelmiyordu. Bir ulusun umudunun çöktüğünü haber veriyordu — hiç değilse bir an için. Onların köyden geçişi bir teselli olarak değil, bir uğursuz işaret olarak okunmuştu.
Gözyaşlarıyla başlayan o sabah ve ardından solgun sonbahar ışığında yaşanan o öğleden sonra karşılaşması, içime silinmez bir iz bıraktı. Bana şunu öğretti: bir ulusun yenilgisi —hatta yenilginin yalnızca sezgisi bile— ruhta öyle tortular bırakır ki, zaman onları asla çözmez.
Yıllar sonra, o genç savaşçıda korkaklığı değil, çaresizliği ve yönsüzlüğü tanıyacaktım:
Gücün ezmekte hiçbir sınır tanımadığını fark ettiği o anı; bir ulusun ufkunun karardığı o anı; insanın, şiddetin insanlıktan çıkmış kudreti karşısında yoksulluğa düştüğü, mağduriyet duygusuyla ezildiği o anı… ve yine de, yıkımdan sonra, gücün hikâyeyi soğukkanlılıkla yeniden yazışını izlemek zorunda kalışını; direncin ve özgürlük umudunu asla yitirmeme onurunun güçlükle ayakta kalmaya çalıştığını.
Hafıza, Ulus ve İnsan Olmak
Çok sonra, milliyetçilik kuramlarıyla karşılaştığımda, sık sık Ernest Renan’ın şu gözlemine dönerdim: uluslar yalnızca ortak sevinçler üzerine değil, ortak acılar üzerine de kurulur — ve çoğu zaman en güçlü bağ, acı veren hatıralardır. Benim için bu hiçbir zaman teori olmadı.
Bu, biyografiydi.
Yine ve yine aynı örüntüyü gördüm: kesintiye uğrayan umutlar, ertelenen gelecekler, önceden prova edilmiş yenilgiler. Beni bu hatıralara geri çeken şey —bazen ezici bir güçle— nostalji değil, çöküşün sürekliliğidir: silinme ile hayatta kalma arasında yaşamaya mahkûm edilmiş bir halkın kaderini kuşatan bitmeyen belirsizlik.
Ve yakın yıllarda bile bu örüntü yıkıcı bir açıklıkla geri döndü. 2014’te Şengal soykırımına tanıklık ettim; Afrin’in yağmalanmasına ve boşaltılmasına; Kerkük’te halkımın belinin kırılmasına; Rojava’nın Araplaştırılmasına; Jina’nın savunucularının katledilmesine; ve bir kez daha Rojava’ya karşı salınan barbar cihada.
Ulusumun hikâyesini ders kitaplarında öğrenmedim.
Onu yaşadım.
Beni biçimlendirdi.
Beni kurdu.
Adını koyamadan önce beni sahiplendi.
Ben tarih öğrenmiyordum; ona tanıklık ediyordum. Onu günlük hayatın fısıltılarında duyarım; şafaktan önceki gözyaşlarında; yenilmiş bir savaşçının ağzından çıkan tek bir cümlede; Arapça, Farsça ve Türkçe yükselen o şeytansı seslerde… her gün ulusun ölümünü ilan eden ve ertesi gün, hayretle, Kürtlerin yeniden şarkı söyleyip dans edişini, yeniden ayağa kalkışını izleyen seslerde — daha canlı, daha başkaldıran, daha kırılmaz hâlde.
Ve böylece, yavaş yavaş, zor bir açıklığa vardım.
Korkuya rağmen.
Yenilgiye rağmen.
Kayba rağmen.
Ulusumu, kimliğimi ve tarihimi —kolektif ve kişisel— sahiplenmeden, kim olduğum haline gelemezdim. Bu hikâyelere sahip çıkmak benim seçimimin ötesindedir; beni insan olarak tanımlayan şeydir: başkalarının beni yapmak istediğine karşı direnmek.
Sahiplenmek.
Savunmak.
Hatırlamak.
İşte sonunda beni insan yapan budur.
Çünkü bana bundan daha fazla failiyet veren, bana bundan daha büyük bir özgürlük duygusu yaşatan hiçbir şey yoktur:
özgürlükten yoksun halde, hâlâ özgür olmaya çalışan, hâlâ acısını sona erdirmeye çalışan bir ulusun kolektif hikâyesini taşımaktan.

HABERE YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.