İskan Tolun

İskan Tolun

Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Japon Edebiyatında Kısa Bir Yolculuk

A+A-

“Bir toplumu, bir ülkeyi anlamak için 3-5 günlük ziyaretler yeterli olmuyor. Orada  en az 3-4 ay çalışmak, başkentin dışındaki şehirlerde de, kırsal kesimlerde de dolaşmak, hatta o ülkeyi, birkaç yıl ara ile bir defa daha ziyaret etmek gerekiyor.” Diye yazmıştı, Japonlar Japonya başlıklı köşe yazısında değerli hocam, İsmail Beşikci. Japonya hükümetinin yabancılara, özellikle de Kürtlere karşı sert tutumunu, kendine has üslubuyla bir güzel eleştirmişti.

Japonya rejiminin bu sert tutumunu detaylı anlatırken, İrfan Aktan’ın: Karihōmen, Japonya’da Kürt Olmak adlı kitabından da referans veriyordu:

“İrfan Aktan’ın: Karihōmen, Japonya’da Kürt Olmak adlı kitabı çok önemli, değerli bir çalışmadır. Japonya’ya çalışmak için giden Kürtleri anlamak açısından çok değerli bir kitaptır,” gibisinden de ekliyordu. Söz konusu kitabı ben de çok merak etmiştim ve maalesef (Yoğunluktan dolayı), kitaba hâlâ ulaşmış değilim. Lâkin, unutmuş da değilim.

Neyse, sadede geleyim: “Geçenlerde basit bir trafik kazası nedeniyle Japonya'da gözaltına alınan Colemergli Kürt Senarist ve Oyuncu Murat Çiçek yaşamını yitirdi,” diye acı bir haber düştü ajanslara ve İnsan Hakları Derneği Hakkari Şubesi de, Japonya'da gözaltında yaşamını yitiren Kürt Senarist ve Tiyatro Oyuncusu Murat Çiçek'in ölümüne ilişkin etkin ve bağımsız soruşturma çağrısı yaptı.

Avrupa'da, gözaltındayken yaşamını yitiren birine rastlandı mı? Sanmıyorum. Ben hiç duymadım. Japonya gelişmiş ve modern bir ülkedir. Gönül ister, Japon hükümeti bu sert tutumunu gözden geçirir ve İnsan Hakları Derneği Hakkari Şubesi’nin çağrısına müspet bir yanıt verir. Bu olayın üzerinin kapatılmamasını, ölüm nedeninin karanlıkta bırakılmamasını dileyip asıl konuya geçeyim:

Evet, başlıktan da anlaşıldığı üzere; kıtalararası kalburüstü devletlerin edebiyatına değgin yazı dizimin bu haftaki konusu Japonyadır. Aslında Japonya geri plandaydı, şimdilik hesapta yoktu ve bu acı olayla birlikte öne geçti. Japonya denince herkes gibi, aklıma da hâlâ, ilk olarak içimi yakan ve romanlarıma da konu olan o Hiroşima ve Nagazaki felaketleri geliyor hep. Neyse konumuz savaş değil, edebiyattır.

Temeli estetiğe dayanan ve zevk barındıran bu edebiyat denilen büyülü sanat dalı; insanı, toplumu ve yaşamı anlama açısından, her zaman ve her yerde yazarlar için vazgeçilmez bir serüven olmuştur. Japon kültürünü, edebiyatını anlatan her kitabı okuduğumda; betimlediğim romanlarıma esin kaynağı olur diye, o büyülü şehirlerine gidip görkemini görmek, kalabalık caddelerinden geçmek, parklarından gezmek istiyordum hep ve maalesef, şimdiye kadar kısmet olmadı, neyse.

Japon edebiyatı; yaklaşık iki bin yıllık bir geçmişe sahip olduğu, Çin ve Budist etkisinde şekillenip klasik dönemden Batı edebiyatıyla harmanlanarak modern döneme kadar uzandığı söyleniyor. Doğa ile iç içe temaları, minimalist dili ve psikolojik derinliğiyle dünya çapında ün kazanmış bir geleneğe sahip olduğu da. Japonya'nın dünyaya açılması ile birlikte, dünya edebiyatında da büyük bir dönüşümün yaratmış olduğunu unutmamak gerekir. Nitekim, Klasik Dönem Japon edebiyatının temelleri ta saray kültürüne kadar uzanıyor. Saray denince akla ilk olarak nedime Sei Şonagon’un not defteri geliyor.

Sarayda imparatoriçe Sadako’nun üst düzeyde nedimeliğini yapan Sei Şonagon, başucunda tuttuğu not defterine bütün olup bitenleri yazıyor. Aklına esen her bir şeyi yazmaktan hiç ama hiç çekinmiyor. Tanık olduğu küçük / büyük, sıradan olayları, anılarını, önemli bulduğu konulardaki fikirlerini; hoşuna giden /  gitmeyen, muhteşem ya da moral bozucu bulduğu, kalp atışını hızlandıran ya da asabını bozan, gıcık kaptığı, ya da hayran olduğu her bir şeyi not defterine yazmış ve daha sonra da kurgulayarak kitaplaştırmış. Japon kültürünün bin yıllık bu klasiği, bütün gerçek edebiyat klasikleri gibi bugün bile bizlere pek çok şeyi anlatan, benzersiz bir kitaptır: Yastıkname.

Elbette, her ülkede olduğu gibi Japonya'da da duygu, düşünce ve hayallerin estetik bir dille sözlü veya yazılı olarak şekillendiren birçok değerli sanatçıları, yazarları vardır: Kobo Abe, Sei Sonagon, Osamu Dazia, Murasaki Şikibu, Yasunari Kawabata, Matsuo Başo vs… (Zaten, şiir türünde kısa ve derinlikli yapısıyla öne çıkan Haiku geleneğinin en önemli ustası, Matsuo Başo olduğu biliniyor.) Liste oldukça uzun. Hepsini anlatırsam makale çok uzar. Bundan dolayı sadece etkisinde en çok kaldığım değerli bir yazarı daha, gelişigüzel anlatacağım: Haruki Murakami.

Haruki Murakami, 1949’da Kyoto da doğmuştur. Eserleri, dünya çapında 50'den fazla dile çevrilmiş. Japon romancı Murakami, kısa öykü yazarıdır ve aynı zamanda da çevirmendir. Büyülü gerçekçilik, caz müziği referansları ve yalnızlık temalarını harmanlayan sürükleyici tarzıyla tanınır. En bilinen eserleri arasında İmkânsızın Şarkısı, Sahilde Kafka ve 1Q84 bulunur. Öne Çıkan Özellikleri ve tarzı:

Postmodern edebiyatın önemli temsilcilerinden sayılıyor. Eserlerinde sıradan gerçekliği; rüyalar, gizemler, popüler kültür, bir de kediler gibi metaforik unsurlarla harmanlar.

Batı Etkisi:

Eserlerinde klasik Japon kültüründen ziyade güçlü bir Batı kültürü, caz müzik ve bireysellik etkileri de hissedilir. Popüler kitapları yazarın kariyeri boyunca kaleme aldığı ve okurlarla buluşan yüzlerce farklı eseri vardır. Dolayısıyla Murakami, edebiyatın büyülü gerçekçiliği ve modern yaşamı işleyişiyle, İmkânsızın Şarkısı, Norveç Ormanı ve Sahilde Kafka gibi kitaplarıyla da dünya çapında tanınan çağdaş, usta bir yazar olduğunu kanıtlamıştır.

Haruki Murakami’nin İmkânsızın Şarkısı adlı romanı yıllar önce elime tesadüfen geçmişti, zevkle okumuştum. Kalemine, yorumuna hayran kalmıştım ve beğendiğim her yazar gibi, onun da külliyatını okumaya talip olmuştum. Murakami Japon edebiyatının aykırı, ama en çok okunan yazarıdır. Japon geleneklerinin dışında geliştirdiği üslubuyla Murakami, adından en çok söz ettiren değerli bir yazardır ve onu dünyaya en çok tanıtan da İmkânsızın Şarkısı adlı romanıdır, kanımca.

İmkânsızın Şarkısı’ında, dönemin toplumsal gerçeklerini satırlara taşırken, romanın odağındaki gençlerin aşk maceralarına yoğunlaşıyor. 1968-1970 yıllarının Tokyo’sunda geçen roman, gençliğin rüzgârıyla hareketleniyor ve ölümle erken karşılaşılıyor. Hiçbir şeyin önem taşımadığı, amaçsızlığın ağır bastığı, özgürlüğün kol gezdiği bir öğrenci hayatı… Ve, diğer yanda da yoğun duygular var... Öyle ki, imkânsız aşka tutulmuşa, imkânsız şarkılar söyletecek kadar. Hemen hemen her Japon gencinin okuduğu bir romandır İmakânsızın Şarkısı. Aslında bu romanı tekrar okumak isterdim; derinlere inmek ve karakterlerinin iç dünyasını daha iyi anlayabilmek  için. Lâkin, okumayı bekleyen o kadar çok kitap, roman birikti ki...

Makale, Sanatçı Murat Çiçek’e İthaftır!..

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.