Abdürrahim Gümüştekin

Abdürrahim Gümüştekin

Abdürrahim Gümüş
Yazarın Tüm Yazıları >

Vampirin de Hikâyesi Var

A+A-

Hemen söyleyelim hikâye yeterince uzun ve geldiği boyutta hayli ürkütücü. Ne var ki hikâye daha devam edecek de… Galiba insanın göreceği daha büyük felaketler var. Eh, vampirin hikâyesidir bu, başka hikâyeye benzemez. Dolayısıyla anlatacağımız daha çok şey var.

 

Öyle ya, hiçbir varlık doğuştan vampir olmadığına göre.

            Ne bir insan ne de bir hayvan anasından vampir olarak doğar.

            Hatta vampir bir ana ve babadan bile vampir doğmaz. Hiçbir ana vampir doğurmaz. Doğada böyle bir şey görülmemiş. Canavar bir annenin doğurduğu yavru da canavar değil, aksine sevimli bir yaratıktır, masumdur. Anlayacağınız hayata gözünü açan her varlık (insan veya hayvan veyahut sürüngen)püritendir, masumdur, kusursuzdur, yeteneksizdir savunmasızdır. Ne suç işleyecek hali olur ne de kendini koruyacak hali.

Ne insan ne de başka hiçbir varlık durup dururken de vampir olmaz, kendiliğinden vampir olunmaz çünkü. Yağmur veya dolu veyahut kar yağdığı için de insan vampir olmaz. Hatta gökten yağmur gibi taş yağsa bile insan vampir olmaz.

 

Vampirin hikâyesi nasıl oluştu?

Vampir zaman öncesi yoktu elbet. Çünkü faktör, fonksiyon ve neden (bir bütün olarak şartlar) olmaksızın ne bir hikâye oluşur, ne de hikâyeden de olsa bir şey ortaya gelir. Kısacası sonuç olmaz. Fakat şartlar oluşmuşsa sonuç kaçınılmaz olur. Anlayacağınız vampir hikâyesi de zaman içinde oluşan bir hikâye, çok karışık ve karmaşık bir hikâye. İnceleyelim.

 

İnsan ne zaman kana bulaştı?

İnsan, henüz yeterince evirilmediği-gelişmediği dönemlerde çiğ et yerdi, öylece ağzı kanlı bir varlık olmuştu, ama o zaman ne hayvandı ne de insan. Henüz hiçbir şeye çok benzemiyordu, hiçbir şeye dair bir fikri de yoktu, bilinçsizdi, güdüleriyle hareket ederdi. Yaşama tutunmaya çalışırken de içinde bulunduğu koşullar hiç lehine değildi, doğadaki diğer varlıklar gibi yalın ve savunmasızdı.

Yine de suç işliyordu! Belirttiğimiz gibi güdülerle bir şeyler yapıyordu, ama eylemlerinin çok bilincinde değildi. Keza kendisine karşı işlenen suçların ne demek olduğunun da çok farkında değildi. Evet, ne bana karşı neden suç işleniyor diye düşünecek durumdaydı ne de suç işlerken ben, neden bu suçu-kötülüğü yapıyorum diyebilecek gibiydi. Yalnızca hayvanın etini değil, kendi türünün etini de yerdi. Yamyam olmuştu, henüz doğru dürüst insan olmadan… Bu kötü davranış zamanla alışkan haline de gelecekti, en kötü olan da buydu ya. Öyle ki hala dünyanın kimi yerlerinde yamyamlığın sürdüğü söylenir. İnsan için bu, çok fena bir dert olsa gerek. Velhasıl insan alışkanlık haline getirdiği fenalıklarından da kolay vazgeçmiyor, geçemiyor vesselam.

 

İnsanın bilinçsiz suç işlemesi ile hayvanın suç işlemesi arasında ne fark var?

Mesela insanı paralayan bir kurdun suçu nasıl yorumlanabilir? Bir hayvanın karnını doyurmak için kendi dışındaki bir canlının canına kast etmesi bir suç teşkil eder elbet, ama fail ne işlediği suçun bilincinde ne de suçun cezasını çekecek konumda. Görüldüğü gibi karşımıza bir suçlu çıkıyor, hem de çok fena bir eylemci olarak, ama burada hem bir nesnellikle karşılaşıyoruz hem de rahat yorumlanamaz bir öznellikle yüzleşiyoruz. Ne ki suç işleyen bir katilken onun suçunu çekeceği bir hapishane de dünyada yok. Katilin suçunun infaz edilmesi için düşünülebilir başka bir yol da söz konusu değil. Dolayısıyla suça karşı yapılacak işlem boşa çıkıyor. Sözü edilen suçu telafi edici ilahi bir hukuk ve yol olabilir mi? Hiç… Ne suçun önlenebilmesi ne de failin cezalandırılması olanaklı, ne fayda.

İnsan ile hayvan bir dünyayı paylaşırken (yaşadıkları ortak yerlerde) birbirine zarar vermeden birlikte sorunsuzca yaşama koşulları yaratılabilir mi? Olabilir belki, ama bu gelecek kuşaklara havale olacak bir sorun niteliğinde görünüyor.

Ne garip bir umarsızlık. Biraz daha irdeleyelim.

 

Çare ne olabilir?

Misal yılanın zehri olmazsa yılan ısırığından ne çıkar? Arı sokması misali can acıtır. Elbette can acıtma da şiddet içeriyor ve bu bir suçtur, ama yılanın ısırdığı insan (veya hayvan) zehirlenir ve tıbbi müdahale olmazsa ölür. Tabii ki bu bir cinayet olur, işlenen suçun niteliği açık çünkü. Burası öyle, ama –çok söylediğimiz gibi- suç işleyen varlığın doğal yapısından kaynaklı olarak cezai müeyyide uygulanamıyor. Çok ıslah da olamıyor. Daha doğrusu kimsenin yılanı ıslah etmek gibi bir derdi de yok. Kaldı ki hayvanın doğal yapısıyla oynama da ayrı bir sorun. Suç işleyen garip yaradılışlı, hani insanın mahlûk dediği zararlı yaratık var ya, işte o! Yılan!

İşte, zurnanın zırt dediği yer burası… Çünkü bunda ciddi bir yerme var, yılan deme öcü de! Öcüye duyulan kin ve nefret… İşte insanın suç-cinayet işleme zemini bu duygulardan başlayarak oluşuyor. Konuyu irdelemeye devam edelim.

Hayvan güdüleriyle hareket eder, açıktı mı karnını doyurmak için her yolu dener. İnsan da karnını doyurmak için hayvana tuzak kurardı. Mamut, bizon gibi hayvanları uçurumlara, bataklıklara sürerdi. Bakın burada da insan ve hayvanın davranış nedenleri ve davranış biçimi ne kadar benziyor. Melanet de böyle başlıyor zaten.

Bir de acıkmadan da karşılaştığı diğer bir varlığa saldıran çeşitli hayvanlar var. Mesela aslan, kurt, ayı gibi etobur hayvanlar. İşte, bunların doğasında saldırganlık var, aç olmadan da suç işleyebilir. Hani canavar diyoruz ya, yeddi başlı ejderha misali. Bir de canavarın birikmiş eylemleri ve çevresine verdiği zararlar da varsa… İnsan bu noktada kötü dürtülmüş olur, korkudan kendini korumaya alma fikri de uyanır. Kendini korumak için tedbirler alır. Yine de içi rahat olmaz. O noktada kendini çaresiz hissedebilir. Artık kendini garantiye almak için ne yapması gerektiğini düşünmeye başlar. Bir yol arar. Beyni ona seçenekler sunar. Burada düşmanlık duyguları giderek kızışır. Cinayet işleme zemini de böylece kurulur.

Görüldüğü gibi insan ve evcilleşmemiş etobur (saldırgan-canavar)  hayvanın bir arada sorunsuz yaşamasının koşulları henüz oluşmamış…  Yanı sıra insan da bir et obur varlık olarak ot obur hayvana karşı davranışı negatiftir. Yani saldırgan konumdadır. Dikkat ederseniz etobur hayvan ile insan davranışı, ot obur hayvanınkine göre daha yakındır.

Etobur varlıkların ot obur ve diğer benzer varlıkların üstündeki egemenlik ve saldırıları doğadaki varlıklar arası ilişki ve haliyle doğa dengesi açısından çok büyük bir problemdir. Sonuçları da aşikârdır.

Kötülük yapma ve düşmanlık duygusu çok başka bir şey. Düşmanlık duygusu türler arasında da oluşabiliyor. Söz konusu negatif duygudan dolayı insan zihninde kötülük yapma (cinayet işleme dâhil) gerekçe bulabiliyor. Ondan sonra düşman ve kurban hikâyesi oluşmaya başlar. Zira karşılıklı düşmanlar için en kestirme yol olarak düşmanı yok etme fikri kabul görür. Böylece cinayet işleme kapısı ardına kadar açılır. Ve düşmanlardan biri o kapıdan içeri girer, rakibini ortadan kaldırmaya bakar. Artık kim kimi öldürdüyse… Tabii ki eli silahlı taraf ile diğer taraf için koşular hiç eşit değil, biri avcı, diğeri kurban, çok büyük bir aksilik olmasa sonuç buna göre şekillenir.

Zarar verme, kötülük yapma ve düşmanlık duygusu, insanın salt kendisini koruma ediminden değil, aynı zamanda pragmatik zihniyetinden kaynaklanıyor. Yaradılışından değil, sonradan tıyneti bozulan bir varlık oldu insan. 

Hayvan güdüleriyle suç işler, ama insan aklıyla…

Güdü, bilinçaltından-dışından beslenir. Rakibine usta bir savaşçı gibi tuzak kuran ve öldürücü darbeler indiren hayvan davranışının beslendiği bir memba yok mu?

İnsan bilinci de saf değil, biraz özneldir. Yanlış bilinç bundan kaynaklanır. Bilincin duyguların gölgesine düşmesi de bundandır. Tabii ki doğru bilinç de var, ama bu, her zaman çok mümkün değil. Bilinçteki belirsizlik insan davranışlarını etkiler elbette. O noktadan sonra insan davranışı ile hayvan davranışı arasındaki fark silikleşir.

İnsan davranışı ile hayvan davranışı nedensellikte örtüştüğü ölçüde eylem ve sonuçlarında da yakınlaşır ve o ölçüde insan daha bir garipleşir. Ancak insanın suç işlemesi karşılığında cezalandırılma konumu varken hayvanın öyle bir konumu yok. Gelin görün ki insan da işlediği suça karşılık ceza verilmez duruma düşebiliyor. Misal:delinin işlediği suç nasıl yorumlanabilir? Hukuken deli cezalandırılamıyor ve işlediği suçun karşılığı olan ceza (her neyse) uygulanamıyor.

Bu psikolojik bir durum denebilir. Doğrudur, ama bu durumun oluşmasının nedeni yine insan davranışlarına dayanmıyor mu? Birey, toplumsal koşulların üstünde değil, paylaştığı çevre koşullarından etkilenir. Nereden bakarsanız bakın, insanın kendi dışındaki varlıklara ve kendi türüne (kendi cinsine veya karşı cinse)bakışı ve duyguları bulunduğu çevre üstünde yalnızca dışsal bir etmen olmakla kalmıyor, aynı zamanda kendi türüne (kendi kendine) dönük negatif bir fonksiyon da üretiyor. Toplumun hücresel-toplumsal, duygusal ve ahlaki dokusuna nüfuz eden bir işlevden söz ediyoruz. Öyle ki gelenekselleşen (negatif veya pozitif, ama daha çok negatif) kültürün yarattığı psikolojik ve duygusal (aslında ideolojik-politik) atmosfer insan davranışlarının zeminini oluşturuyor. İnsanı çeşitli açılardan etkileyen bu durum bir çeşit hegemonyaya da dönüşebiliyor. Toplumu kısır döngüye alan tasallut, toplumu duvarlar arkasında yönetenlerin uyguladığı çeşitli plan ve projeleriyle ilgilidir, hiç kuşkusuz.

İnsanın suç işlemesi nasıl yorumlanabilir?

Tartışmanın seyrinde belirttiğimiz gibi insan, henüz tam insan olmadan suç işlemişti, bazen yaşama tutunmak için bazen de işine geldiği için bunu yapardı, elbette suçsuz sayılmazdı.

Yaşama tutunmak için yapılan eylem, karşı varlığa yok ediyorsa veya zarar veriyorsa bile taşıdığı amaç nedeniyle (veya varlığın doğal yapısı hasebiyle) normal karşılanabilir mi? Zira hayvan da yaşama tutunmak için aynı şeyleri yaptığına göre, işlenen suç aynı, amaç aynı, o halde değişen ne var? Burada varlıklar arası ilişki ve varlıkların farklılıklarını tartışmak gerekir.

 

İnsanın hayvandan farkı nedir?

Doğadaki varlıkları kategorize edersek, aralarındaki farklılıklar ayyuka çıkar. Varlıkların yaradılış, yapılanış ve nitelikleri arasında ne tür farklılıklar olduğu görünebilir bir şey, bir bakıma. Zira varlık kendi başına bir nesnelliktir. Dolayısıyla her bir varlık da bir nesnelliktir. Mesela insan ve hayvan? Hayvan ve börtü böcek vesaire? Her birisinin içyapısının incelenmesi-analizi de ayrı bir araştırma konusu. Bu noktada sorumuz şu: Bunların arasında üstünlük veya düşüklük gibi bir fark-tanımolabilir mi? 

Mesela insan, hayvandan daha mı üstün? Üstünlük savının kıstasları ne kadar bilimsel?

Bir an için varsayalım ki insan hayvandan daha üstün? O halde insanın yaşamı hayvanın yaşamından daha mı kutsaldır? Bu kutsallığı kim belirler, neye göre belirler?

Farzı mahal insanın yaşamı hayvanınkinden daha yüce, ama bundan dolayı insanın hayvanın canına kast etmesi hak mıdır? Normal mıdır?

Bu iki varlığın doğadaki durumu ve doğayla ilişkisi nasıl yorumlanabilir?

Varlıklardan biri, çok ama çok uzun zaman boyunca belli ve belirli bir biçimde evrimleşti, düşünme yetisi oluştu ve yetenekleri gelişti. Böylece doğal gelişme (Marks’ın deyimiyle organik doğa ve insan evrimi) nihayetinde en önemli meyvesini vermiş oldu, ancak insan, doğa ve doğadaki diğer varlık ve nesnelere karşı üstünlük kurarken negatif gelişmelere de kapı aralandı. Bu yüzden doğa ve insan evrimi arasındaki organik ilişki ve paralellik bozuldu. İnsanın etkinlik alanındaki gelişmelerin boyutunda tarih oluşurken, geri kalan canlı varlıklar gücü elinde toplayan insana karşı savunmasız ve korumasız kaldı. Tam da bu noktada insanlık da başka bir renge bürünmüş oldu.

Yalnızca bu kadar değil, bir de insan, savaş meydanlarında yalın kılıçlarla kendi türünün-insanın böğrünü deşerken, kafaları keserken nehirler boyu kan döküldü toprağa, işte o zaman insanlık gibi bir kavram savaş atlarının nallarından fırlayan toprak parçalarından oluşan kızıl toz fırtınasına karıştı.

Zedelenmiş ve renk değiştirmiş insanlık, fiili ve kavramsal olarak neye şemsiye olabilirdi? Zaman ne gösterecekti, korkunç akışkanlığıyla?

Birde doğadaki varlıkların doğal yerleri ve doğa açısından işlevlerinde bir eksiklik veya terslik oluşması ne anlama gelir ve neye yol açabilir? Bu noktada ekstra bir işlev (negatif tabii) nelere yol açabilir, doğa açısından tabii?

(Doğallığı sarsılmış bir yerkürenin evren içinde teşkil ettiği yeri düşündüğümüzde mesele bir boyut daha alır, ama bu da gökbilimcilerin alanına girer, geçiyorum.)

İnsanın kendisini diğer bütün varlıklardan üstün ve yaşama hakkını onlarınkinden daha elzem ve evla (yüce) görmesi başlı başına bir problemdir. İnsanın doğaya karşı kendine hak tanır olması ve doğayı kendi çıkarları doğrultusunda kullanması insanın içinde mayalanan keyfiliği ifade ediyor. Öyle bir şeyden söz ediyoruz ki doğanın nesnelliğini karartıyor, öznelleştiriyor yani.

 

Doğanın nesnelliği-doğal akışı ve fonksiyonu belirsizleşirse?

Büyük balığın küçük balığı yemesi doğa seleksiyonun bir parçası-olayı değildir. İnsanın zekâsı ve hayvanın birazcık da olsa bilinç kıvılcımları taşıyan güdüleri, elbet doğa dışı bir olay-etken değil, ancak doğa seleksiyonu başka bir şeydir, karıştırılmamalıdır. İnsan veya hayvanın öznel davranışları, doğa seleksiyonu dışına çıkar.

Keyfilik, öznellikten kaynaklanır ve büyük balığın küçük balığı yeme rahatlığıdır. Kimin gücü kime yettiyse onu çıkarları doğrultusunda kullandı, ezdi, ona eziyet ve işkence etti, yetmedi öldürdü ve işte bunun sonucunda da doğanın dengesi bozuldu kaçınılmaz olarak.Doğanın dengesizliğinden kopan felaketlerde insana bir silah olarak dönecekti elbette.

Böylece sıra doğanın insani cezalandırmasına gelmiş oldu. Ozon tabakasının delinmesi… Çevre kirliliği, hayvanların toplu yok oluşları, beklenmedik deprem, hortum, Tsunami, pandemi gibi olaylar normal görülecek belirtiler olmasa gerek. 

 

İnsan öznelliğini nasıl anlatabiliriz?

Kuşları buğday veya başka bir tahılınıza,sebzenize, meyvenize zarar verir diye öldürürseniz bu kez bitkive ağaçlara büyük zarar veren Danaburnu, Telkurdu, Yeşil kurt, Bozkurt gibi çok çeşitli börtü böceklerin yayılmasına yol açarsınız, oysa kuşlar onları hallediyor.

Börtü böcekler yayıldığında da bu kezonlara karşı biyolojik-kimyasal ilaçlar (zehirler) kullanıp toprağa zarar verirsiniz. Hayır, toprağa ve ürüne zara vermeyen ilaçlar da var diyebilirsiniz, ama bu kez de simsarlarla muhatap olursunuz. Doğru ilacı bulmak da başka bir dert hani. Sonunda bir bakmışsınız toprağa ve kendinize zarar vermişsiniz. İşte böyle, yanılma ve yanılsama insanın öznelliğinden kaynaklanır ve büyük zarar verir.

Şurası bir gerçek, insan, doğanın düzen ve işleyişini değiştiremez, evrenin üstünde o denli kesin bir gücü yok çünkü. (İyi ki de yok.) Ancak insan, doğanın düzenini doğru algılayarak ve her varlığın;insanın, hayvanın, envaı yaratığın, bitkinin, nesnenin doğadaki yerini ve fonksiyonunu doğru anlayıp meseleleredoğru yaklaşarak doğru bir iş yapabilir. Yoksa kendinize çekidüzen vermeden, nalıncı keseri gibi her şeyi kendinizetaraf yontarak doğru bir şey yapamazsınız.

 

Büyük balığın küçük balığı yemesi hak mıdır, keyfilik midir?

Hak olmadığı açık, zira küçük balık büyük balık tarafından yaratılmıyor. Veya büyük balık aç kalmasın diye küçük balık yaratılmıyor. Açıktır ki büyük balığın küçük balığı yemesi keyfiliktir, zorbalıktır.

Evet, keyfilik,bir haksızlıktır, zorbalıktır, dahası hastalıktır, çünkü keyfi davranmasorumluluk düşünce ve duygusunu yadsır. Sorumluluk duyulmazsa hak-hukuk, adalet, eşitlik, demokrasi ve özgürlük gibi temel kavram ve değerler dikkate alınmaz ve hepsi bir hiç kalır. Böylece sorumsuzluktan mütevellit yaratılan ters zihniyet ve duygu dasürer gider, sonunda kangrenleşir.

Buradan şu çıkarsamaya varırız:İnsanın hayvana karşı uyguladığı şiddet ve hayvanın yaşama hakkını gasp etmesi onun haksızlık yapmaya ve suç işlemeye meyilli oluşundandır. İnsanın evrimin ilk evrelerinde böyle suçlar işlemesi, o dönemde henüz uygulama alanı-imkânı olmayan (cezai müeyyidesi uygulanamayan) varlık-suçlu kategorisinde olduğunu gösterir. Ne var ki insan evriminin ilerlemesi aşamalarında da suç işlemekten geri kalmadı, aksine daha çok suç işler oldu. Sözde hukuk bilinci oluşmuş bir varlık olarak suçuna karşı cezalar almasına ve aldığı ceza kendisine zorla da olsa uygulamasına karşın suç işlemeye devam etmektedir, hem de giderek artan bir oranda…

İlginç olan şu ki, suç işleyen oydu, suçu cezalandıran da oydu. Düzen kuran, kural koyan oydu, kurduğu düzeni ve koyduğu kuralı ihlal eden de oydu. Deyim yerindeyse kendi çalıyor kendi oynuyordu. Olmadı oyunu da bozuyordu. Tabii çok suç işlemekte bir beis görmeyen insan, yaptığını da bir maharet olarak algılayacaktı. O kadar ki bir devi öldürmek büyük bir maharet olduğu gibi bir insanı öldürmek de bir kahramanlık olacaktı. Savaş alanlarında kim daha çok insan öldürse o daha çok göze girer ve daha büyük bir kahraman olurdu ya…

 

Evrim seyrindeki vakaları ve vakıaları nasıl anlamalıyız?

İnsanın hayvan etini pişirmeden yemesi, dönem itibarıyla insan evrimindeki boyutu (gelişmenin henüz güdük oluşunu) gösterir. İnsanın eti pişirerek yemeye başlaması; insanın suçunun evrimini (kazandığı boyutu) gösterir. İnsanın hala et yiyor olması (tabiipişirerek), işlediği suçun büyüklüğünün göstergesidir.İnsanların bunu çok normalbir şey olarak algılaması da bir illüzyondur.

Hiç kuşkusuz insanın hala insani öldürmesi, hele ki devletlerin savaş gibi çılgın-vahşi bir mekanizmayı hala kullanıyor olması bahsettiğim anormalliğin devamıdır. 

Yanı sıra insanın kendi suç listesini algılamaya ve kendini sorgulamaya başlaması da evrimin vakıaları olarak görülebilir.

 

İnsan ne zaman nitelikli (cezai müeyyidesi uygulanabilir) suç işledi?

Tarih öncesi insan, başka klanlara karşı girdiği kavgalarda insan kanı döktü. Hatta kimi zaman ve yerde öldürdüğü klan elemanlarının etini de yiyordu.

O dönemde henüz insanla hayvan arasında kesin ayrıştırıcı bir fark olmamakla birlikte artık insan, insan olmadan kaynaklı farklılığı örtük de olsa bir tür ayrıcalık olarakalgılamaya (bilinçaltı asılında) başlamıştı, çünkü artık iyikötü düşünebiliyordu. Henüz fikir üretememesi ve insani yaşamı biraz daha uygun bir şekilde düzenleyici bir davranış biçimi geliştirememesi onun uygulanabilir suç kategorisi dışında kalmasını sağlamazdı. Zira özel (klan ve kişisel) çıkarları öncelikli olarak düşünme yetisine sahipti, en azından. Davranış biçimi rastgele değildi. Veya salt güdüye dayanmıyordu.  Bir düşünce veya niyete bağlı davrandığı anlaşılabiliyor. Tarih öncesi insan manzaraları biraz böyleydi…

İnsan, iyi kötü düşünmeye başladıktan ve çeşitli yetenekler edindikten sonra yaşam için gerekli nesneleri çoğalttı ve şartları olgunlaştırdı. Büyük olasılıkla insan insanın etini ısırmaktan öyle sıyrıldı, her yerde değil tabii.

İnsan, ihtiyaç fazlası ürün (artık ürün) elde ettiğinde negatif bir paylaşım zihniyeti belirdi. Bir başka deyimle süre gelen ortak yaşamda, ortak çaba-emekle elde edilen ürünler artınca ve bunların bir çeşit paylaşılması gündeme gelince insanda farklı boyutlu-karakterliniyet ve istekler oluştu.İnsanın geleceğini ilgilendiren kötü niyet ve eğilimler insan zihninde mayalanmaya başladı öylece.

Galiba bu aşamadan sonra zaman insana göz kırpmış oldu ve insanlık belleğinde notlar tutulmaya başlandı. Notlar birikip süzülünce ve dilden dile taşınıp yayılınca da tarih, insanın kapısını çaldı ve insan evladının maceralarının çetelesini tutarken, kendisi de bir nitelik kazanacaktı. Özcesi insanlığın hafızasına kaydolan serüvenler, yalnızca yüklü bir arşiv değil, içten içe bir işlev de görecekti. Haliyle zamanın işlevini tarih yüklenmiş oluyordu. Hani “zaman her şeyi gösterir” denilir ya, işte o cümlenin manası, tarihin gördüğü işlevin ta kendisidir.

 

İnsan, bir varlık olarak neye kabil neye mukabil?

Doğaya karşı pervasız, hayvana karşı keyfi, kendi türüne karşı hesaplı davranmaya başlayan insan, bir eyleyen olarak meydana çıkmışken henüz insani özüne dayalı evrimini tamamlamadan başka bir sürece girmiş oldu. İlkel Komünal Toplum dönemecinden sonra daha dar olan aile yörüngesine girdi. Aile ilişkilerin döndüğü toplumsallık daha üst bir örgütlenmenin kapısını aralayacaktı. Devlet örgütlenmesi, kimi yerde karma, kimi yerde bir boy (veya soy) etkinliğinde başlayıp tamamlanacaktı.

Böylece hayat, bir yerde örgütlü düzenlenirken (toparlanırken) diğer bir yerde de parçalanıyor ve olumsuz bir yörüngeye giriyordu. İşte Vampirin hikâyesi de böylece giderek derinlik kazanacaktı.

Zira artık toplumsallığın tepesinde devlet gibi bir organ-odak vardı. Bir başka deyimle insanserüvenlerinde-destanlarında kötü rol oynayan Tepegöz diye anılan devin yerine gerçek bir dev-çark olan devlet geçti. Böylece Vampirinhikâyesi de öznel bir vakadan gerçek bir olaya dönüşecekti.

Zira –hikâyenin seyrinde anlattığımız gibi- insan uzayıp gelensarmallar içinde parçalara bölündü; cinslere göre erkler türedi, ezen cins ve ezilen cins oluştu; sınıflara ayrıldı, sömüren insan ve sömürülen insan oluştu, köle ve efendi, serf ve senyör, işçi ve patron vesaire olarak günümüze dek uzayıp geldi. Yanı sıra insan ırklara, dillere, dinlere, mezheplere göre de bir çatışma ve savaş girdabına girdi…

İşte böyle.

Tabii insan bir yerde parçalara ayrılırken, diğer yerde parçalarıda bir mozaik-zenginlik oluşturdu, diller, etnik kimlikler,  adetler, töreler (kültürel renkler), dinler çoğaldı, ama insan bu zenginliği doğru algılamadı, zira farklılıklar çatışma nedenleri haline getirildi. Bundan ötürü çıkan kavgave savaşlar insanın yaşam alanlarını süresiz bir döngüyeçevirdi.Söz konusu döngü henüz aşılmış değil, maalesef. O yüzden hayatın tepe noktasını hala Vampir işgal etmektedir. 

Şöyle ki ezen cins (erkek), hala kadını bir meta gibi kullanabilmekte. Ezen sınıf, insan emeğini ucuza kapatarak servet edindi, üstelik az servetle yetinmeyecek kadar hırs kapris yüklendi, üstüne üstlük bütün dünyayı mülküne geçirse ve hepsini de har vurup harman savursa gönlü rahat olmaz. Ezen ulus, egemenliğindeki ulus ve etnik azınlıklara kan kusturmakta. Gücü ve iktidarı elinde tutan dinler ve mezhepler, diğer din ve mezhepleri ya yok etmeye ya da cehenneme tıkamaya çalışmakta…

 

Vampirlerin özel hayatları 

Vampirler, saraylarda yaşar, ihtişamı, zevki, sefayı sürdürür ve kanlı ağızlarıyla insanı fena halde ısırırlar. Ne kötü ki bu kanlı hikâye daha çok devam edecek gibi de…

Velhasıl insan soyu, kendi eliyle kendinden türettiği vampirlere esir düşmüş bir kez, sonu ne olacak? Bu bilmecenin çözülmesi pek kolay olacağa benzemiyor, ama insanın maharetlerinin sonu gelmedi ya…

Evet, vampirin hikâyesi derindir, derinde duran damarları var; bir de kolları var ahtapot misali, dağların dibine işleyen dişleri de var, ama aynı zamanda her vampirin beyninin içine yerleşen bir burgu var, beton delen matkap gibi, durmadan işler!

Tartışmayı noktalama zamanı geldi, ancak cevabını merak ettiğim dörtsoru var:

Birincisi, ihtişamı, lüksü, zevki ve hükmetmeyi sevenle vampir neden bu denli benzerdir?

İkincisi, neden diktatör de vampir de otoriter aklı kullanır?

Üçüncüsü, ultra yapay zekâlı robot mu, vampir mi daha akıllı?

Dördüncüsü, diktatör mü vampirdir, vampir mi diktatördür?

Peki, vampirin akıbeti ne olacak?Sonsuza kadar tepemizde mi kalacak? Elbette hayır, çünkü insanı esir alan vampir (ler),kendi sonunu da hazırlayacak! Nasıl mı? Çünkü zulmün sonu yok,bütün zalimleri zamanhalletti, onu da halledecek… Vampir, ah ile vah arasına sıkıştığında yer ile gök arasında tutunacak dal bulamayacak ve aklı başına gelmeden toz olup gidecektir.

İnsan kendi dışındaki varlıklarla uzlaşacak ve doğayla barışık hale gelecek!

İşte o zaman Doğa, özgür ve adil bir dünya ile tanışacak…

 

 

 Abdürrahim Gümüştekin

Mart 2021/MUŞ

 

Bu yazı toplam 6572 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.