Celâl Temel

Celâl Temel

Yazarın Tüm Yazıları >

Türkiye Kürdlerinin tam sessizlik dönemi (1938–1958)

A+A-

   

        Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte, Türkiye’de Kürd varlığı tamamen inkâr edilmeye başlandı. Bu da yaklaşık on beş yıl süren Kürd ayaklanmaları, direnişleri veya devletin tedip-tenkil harekâtları dönemini başlattı. Bu süreçte, ölen, öldürülen on binlerce Kürd insanından başka, yüz binlercesi, Batı’ya sürüldü, beyaz ölüme gönderildi.

       1923’le başlayıp 1938 Dersim katliamıyla noktalanan bu süreçte sonra, Türkiye sınırları içinde yaşayan Kürdler, tamamen çaresiz, ümitsiz bir hâle geldiler. Ulusal hakları, kimlik hakları, hatta inançları bile anlamsızlaştı artık. Yaşayabilme çabası kaldı sadece. Ama kendi istedikleri gibi değil, egemenin istediği gibi yaşamak; Türk olarak yaşamak, öylece “mutlu olmak”.

       Doğruluğu, yanlışlığı bir yana, egemenlik sistemi, Türk varlığının bekası için, Kürd’ün “Kürd” olarak değil “Türk” olarak yaşamasını dayattı; tek seçenek buydu. Dersim’de, Ağrı’da, Diyarbakır’da, Botan’da, Kürdlerin yaşadığı tüm coğrafyada, artık kimliğini, ulusal varlığını koruma diye bir çaba yoktu; açlıkla savaş vardı, artık yaşama savaşı vardı yalnız...

       İkinci Dünya Savaşı’nın dünyada getirdiği yıkım sonrasında, askeri paktlar kuruldu, dünya sağ ve sol blok şeklinde ayrıştı. Sosyalist Ülkeler, işçi-köylü haklarından, ezilen uluslardan söz ederken Avrupa Ülkeleri, savaşın getirdiği yıkım sonrasında barış arayışına girdiler. Bu sıralarda, Avrupa Ülkelerinin sömürgesi durumunda bulunan, Yakın ve Uzak Asya, Afrika ve Güney Amerika halkları da sömürgeciliğe karşı ayaklandı; ezilen uluslar birer birer özgürlüklerine kavuştular.

       İki büyük savaştan sonra, ellili yıllara doğru dünya bir sakinleşme sürecine girdi. Birinci Dünya Savaşı ile çalkalanan dünya, İkinci Dünya Savaşı’yla, kısmen bir dengeye oturdu. Özellikle İkinci Dünya Savaş’ında faşist yönetimlerin geriletilmesi, Batılı Devletlerde demokrasinin gelişmesine katkı sundu. Avrupa Birliği fikri, savaşsız bir dünya için iyi bir gelişmeydi ama özgürlüğüne henüz kavuşamamış uluslar için fazla bir şey ifade etmiyordu.

       Dünyadaki demokratik gelişmelerin etkisiyle Türkiye, 1946 yılında çok partili rejime geçti. Bu rejimde, Kürdler kendi kimlikleriyle değil, kimliklerini inkâr ederek devlet aygıtında yer alabilecek, siyaset yapabileceklerdi. Yıllarca Kürd hareketine öncülük yapan bazı Kürd ileri gelenleri, artık sürgünlerden dönerek siyasal partilerde yerlerini almışlardı. Sistem, artık bu gruplarla çatışmak yerine uzlaşmaya girdi. Kürd ağa, şeyh ve beyleri sistemle uzlaşırken kısmi bir modernleşme (!) sürecine de girdiler. Artık devletin olanaklarından yararlanan şehirli (bajarî) bir Kürd burjuvazisi de vardı. Sürgünlerden dönen bazı Kürd aileler, artık şehirli gibiydiler, bazıları Kürd olarak görünmek istemiyordu. Türkçe konuşmak, bir övünç vesilesiydi. Diyarbakır ve Bitlis gibi bazı şehir merkezlerinde Türkçe; Mardin ve Siirt gibi bazı şehir merkezlerinde Arapça hâkim dil oldu. Zengin, kadim Kürd dili, bir köylü dili olarak gösterildi, alaya alınarak aşağılandı.

        Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki ilk dalgada olduğu gibi, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ikinci dalgada da elliye yakın yeni devlet (ulusal devlet) kurulurken dört-beş devletin sınırları içinde dağılmış Kürdler, yine treni kaçırdılar.  Yine uygar dünya onları görmedi. 1946 yılında İran’da Mahabad merkezli kurulan Kürd Cumhuriyeti de Sovyetler Birliğinin ihanetiyle, ancak bir yıl yaşayabildi.        

        Yirmili, otuzlu yıllarda hiç üniversite şansı bulamayan Türkiye’deki Kürd gençleri için, 1940’lı yıllarda yeni bir dünyanın kapıları açıldı. Bu dönemde, Mustafa Remzi Bucak’ın öncülüğünde, İstanbul’da kurulan Dicle Talebe Yurdu, Kürd öğrenciler için, bir mekân, bir sığınak oldu. Yurdun yöneticilerinden Musa Anter’in belirttiğine göre, memleketten gelen öğrencilerle ilgilenmek ve kimlik bilinci oluşturmak amacıyla, 1943 yılında, yurtta beş kişilik bir gizli komite kurulmuştu.  

        Bu yurdun yönetiminde bulunan Mustafa Remzi Bucak (1912-1985), Musa Anter (1918-1992) ve arkadaşlarının bu küçük çabaları, Türkiye Kürdlerinin bu dönemdeki ilk Kürd siyasal uyanışına kaynaklık etti. M. Remzi Bucak 1950 yılında milletvekili olduktan sonra, TBMM’nde, Mustafa Ekinci, Yusuf Azizoğlu ve Halis Öztürk gibi bazı Kürd milletvekilleriyle, Kürdlerin sesi olmaya çalıştılar. Elbette devlette de durumu yakından takip ediyordu. M. R. Bucak, Çankaya köşkündeki bir davetteki anısını şöyle anlatıyor:

       “Köşk’te birkaç Doğulu, yani Kürd mebus da vardı. Yemekten sonra sinema filmi gösterme faslı için büyük salona geçilirken, Reisicumhur Celal Bayar, yanıma geldi, koluma girerek diğerlerinden bir iki adım ayırdıktan sonra,Remzi Bey, senin kim olduğunu ne maksat ve gaye güttüğünü iyi biliyoruz. Hareketini yakından takip ediyoruz. Unutma ki Kürd meselesi bizim için Ermeni meselesinden çok, pek çok daha önemlidir. Aynı akıbetin başınıza gelmesini istemiyorsanız bu kadar muamele ve müsamaha size çoktur bile.’ demişti ve cevabımı bile beklemeden kolumu bırakıp diğer mebusların yanına gitmiş idi…” [1]

       Kürd hakları için mücadele eden Mustafa Remzi Bucak, daha sonra, can güvenliği nedeniyle Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı. Ölünceye kadar, dışarda da mücadelesini sürdürdü. 16 Temmuz 1965 tarihinde, sevdiği ülkesinden çok uzaklarda, ABD’de hayata gözlerini yumdu.

        Kürt Egemenleri Sisteme Entegre Olurken Kürt Aydınları Derin Uykularda

        Kırklı yılların ortasından itibaren, tüm Türkiye’de olduğu gibi Kürdlerin yaşadığı bölgede de kentleşme süreci başladı. Kapitalizme özgü modern sınıflar oluşmaya başladı. Bir taraftan cılız da olsa bir işçi sınıfı doğarken diğer taraftan işbirlikçi feodal gruplar ve okumuş bir aydın grubu da oluştu. Bu dönemde, Türkiye Kürdlerinin ne bir partisi ne bir derneği ne de bir gazete veya dergisi vardı. Kürdler, örgütsüzdüler, suskundular, sessizdiler.

        Kürd işbirlikçilerinin sisteme entegre olmaya başladığı bu dönemde, 1948 yılında, İstanbul’da Dicle Talebe Yurdu çevresindeki birkaç Kürd yurtseveri, sessizlik ortamı içinde, yayımladıkları “Dicle Kaynağı” adlı gazeteyle bir fısıltı yaratmaya başladılar. Kürd gençleri ve aydınlarından küçük bir grup, varlığının bilincine varırken bazı Kürd Aydınları, hâlâ kendi varlıklarının farkında değillerdi, derin uykulardaydılar.

        Ellili yıllara gelindiğinde, aydın veya entelektüel olarak kabul edilen birçok Kürd okumuşu, kendi milli kimliğini bulamadan sömürge aydını kimliğine girerek, tamamıyla Türk kimliğini kabullenir duruma gelmişti. Her şey bitti, yapılacak bir şey yok anlayışı egemendi. Tüm dünyada uluslaşmanın yaygınlaştığı, yeni ulusal devletlerin kurulduğu bir dönemde; seküler düşünceye sahip olanlar, ilerici diye nitelendirilenler, Kemalizm’in etkisinden; İslamcı olanlar, ümmet fikrinden kurtulamadılar. O sıralarda, Kürd oldukları hâlde, özellikle edebiyat alanında ünlenen bazı Kürdler, farkında olsalar da olmasalar da başka değirmenlere su taşırken kendi değirmenleri susuz kaldı!

       Tarih ellili yılların sonuna doğru gelirken dünya değişiyordu, Türkiye değişiyordu; Kürdler, yalınayak (pêxwas) Kürd çocukları, üniversiteli Kürd gençleri değişiyordu. Radyo ajansları dinleyen, gazete ve kitap okuyan Kürd gençleri ve aydınları, sol rüzgârların da esmeye başladığı bu dönemde artık dünyadan haberliydiler. Türkiye Kürdleri, derin bir uykudan uyanmak üzereydiler. Sessizlik bozulabilirdi...                                      

        Ellili yılların sonlarında, altmışlı yılların başlarında, bütün dünya hızla değişirken dünya daha açık bir alana dönerken uyuyan Kürd halkını, dalgın Kürd okumuşlarını, uyandıracak sesler duyulmaya başlandı. Tarih 1958 yılına geldiğinde, bu sesler, belli ki, Türkiye Kürdlerinin yirmi yıllık sessizliğini, suskunluğunu bozacaktı…

      (Gelecek Yazı: 1959 yılındaki 49’lar Olayına Giderken İki Önemli Gelişme)

 

[1] M. Remzi Bucak, Bir Kürd Aydınından İsmet İnönü’ye Mektup (3 Ocak 1965), Doz Yayınları, 1991, s. 47

 

Bu yazı toplam 294 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.