Abdürrahim Gümüştekin

Abdürrahim Gümüştekin

Abdürrahim Gümüş
Yazarın Tüm Yazıları >

ENTELEKTÜEL ve HAYAT

A+A-

Dünyanın yörüngesini belirleyen, çok sanıldığı gibi emperyalist devletlerden daha ziyade o devletlerin-duvarların arkasından dünyayı yöneten odaklardır. Onlar ki uluslararası sermayeyi de yönlendirmekte aynı zamanda. Dünyanın hali-pürmelalinin müsebbibi de onlardır tabii olarak.  

 

Entelektüel veya Aydın veyahut Rewşenbîr 

Bana kalırsa entelektüel veya aydın veyahut rewşenbîr,  kimlik bazında hiç ayrı gayrı tanımlar değil. Zira bunların hiçbiri ne bir başına etnik kimlikle ne de yalnızca bilgi birikimiyle tanımlanabilir. Bilgi dağarcığınız hayli kapsamlı ve derinlikli olabilir. Algı düzeyiniz de yüksek olabilir. Ama bu farkla yerel-etnik boyutlu sözcüklerle ifade edilen entelektüel kimlik de ıskartaya çıkarılamaz. Ancak entelektüel kimliği ifade eden yerel terim, kavramsal olarak entelektüele denk bir içerikte değilse temsil ettiği kimliğin niteliği belirsiz-güdük kalır, gerçeği yansıtmaz. Zira entelektüel yerel boyutlu değil, evrenseldir, muhtevası da açıktır. Fakat –tekrar belirteyim- bu iki boyut arasında Çin Seddi de yok. Hele enformasyon çağında –Multi Medya koşullarında- bunun sözü bile edilmez.    

Kimine göre entelektüel, daha hacimli ve derinlikli bilgiye sahip olup ulus-etnisite üstü düşünme yetisine sahipken, aydın veya rewşenbîr veyahut münevver ise; ulus-etnisite sınırları ve çıkarları çerçevesinde düşünürmüş daha çok. Dolayısıyla güdük kalırmış. Bu yanlış, çünkü bu biraz manidar bir milliyetçiliğe denk düşer. (Ezilen ulus milliyetçiliği, haksızlığa karşı olma boyutuyla ve haksızlığa uğrayan ulusun tarihsel ve demokratik haklarını içerdiği kadarıyla entelektüelin aklını dürter, ama ezen ülke milliyetçiliği en hafif bir deyimle şovenliğe denk düşer. Şovenden entelektüel olmaz.) Hem sözcük olarak entelektüel dâhil, aydın, münevver, rewşenbîr birer soyut terimdir. Her bir terim zaman ve yere göre biraz farklı anlamlarda kullanılmış da olabilir. Fakat bu terimlerin her birine dayalı olan kimliklerin tarihsel olarak şekillenişi birbirine çok yakın-benzer birer süreçte gerçekleşmiştir. Benzer kategorideki olaylara da dayanır, her biri. Bu terimlerin hemen hepsi merak dürtüsüne dayanır. Zira merak olmadan bir şey öğrenemezsiniz. Merak ederseniz çok şey öğrenebilirsiniz. Yalnız çok şey öğrenmekle de Entelektüel olamazsınız. Etkin zekânız ve çözümleyici düşünme yetinizle de entelektüel olamıyorsunuz, mamafih.  Zira bilginizi paylaşma ve “kullanma” duruşunuzla kimliğiniz tamamlanabilir ancak.  

Entelektüel kelimesinin kökü Latin diline dayanır.  Zaman ve yere (etnisite-ulus ve uluslararası boyuta) göre içerik kazanmış ve ona dayalı da işlevler görmüş köklü bir kavramdır. Her dilde ayrı terimlerle ifade edilmiştir. Mesela Latincede İntellectus (anlamak); Fransızcada İntellectuel, Türkçede Aydın, Arapçada Münevver, Kürtçede Rewşenbîr terimleri kullanılmıştır, entelektüel yerine. Her biri diğerine-birbirine yakın anlamlarda kullanıldığı şüphesizdir.  

Yerelde kullanılan terimler –aydın, münevver, rewşenbîr gibi kelimeler- entelektüel kavramını tam olarak karşılamayabilir. Yerelde farklı anlam ve niyetlerle de kullanılmış olabilir. Lakin kavramsal açıdan aşağı yukarı aynı neden ve amaca dayanır. Neticede her yerde bilgiye dayanır. Bilgide meraktan kaynaklanır. Merak ve kuşku dürtüsü insanı gerçeğe doğru iteler.  

Ezcümle entelektüel, değişik zaman ve yere göre izafe edilmiş muhtevalara bakılarak değil, evrensel-âlemşümul bağlamda edinmiş anlam ve tanıma göre kabul görmelidir. Doğru kimlik odur çünkü. Şurasından burasından yontulamaz, muhtevası örselenmez. Zira manası evrensel olan açık bir kavramdır entelektüel. Yerel sözcüklerle adlanmış kişiler de bu kavrama denk bir nitelik edindiklerinde entelektüel kimlik kazanabilir.

Entelektüalizm Tartışmaları

Mark ve Engels, hemfikir düşünürlerdir. Onların ortak düşünce ve düşleri, ezen ile ezilen arasındaki mücadelede kendisini gösterir. Marks, komünistleri proletaryadan farklı çıkarı olmayan kişiler olarak niteler. Bir de filozofların dünyayı yorumlamakla yetinmelerini eleştirir ve dünyayı değiştirmek gerektiğinin altın çizer. Her ikisi de burjuva kökenliydi, ama komünist idiler.   

Demek ki entelektüel salt bir sınıftan değil, bütün toplumsal sınıflardan var oluşabilir. Bilginin kapısı her sınıftan insana açıktır, olanaklar eşit olmasa da bu böyledir. Tarihte kölelerden de filozof çıktığı bilinir. Keza Joseph Dietzgen (D:1802 Köln, Ö: 1888 Şikago) bir deri işçisi ve filozof idi. Bilgili insanların genellikle egemen-burjuva sınıftan çıkması eğitim olanaklarıyla ilgili olduğu açık. İşçi, köylü ve diğer ara-ezilen toplum kesimlerinden insanlar ile zenginlerin (çocuklar da dâhil tabii) eğitim-okuma ve bilgi edinme olanakları hiç eşit değildir. Fakat bilgi, gerçeğin kapısını araladığı için kimi zenginler, bildiklerine ve bilinçlerine göre tutum alıp haksızlığa ve sömürüye karşı çıkabiliyor. Bu çok insani bir tepkidir. Başta Marks ve Engels olmak üzere tarihte bu gibi örnekler az değil, ama yeterli olmadı, çünkü sömürücü sınıflar, buna karşı yeterince önlem alabilme olanaklarına da sahiptir. 

Marksistlerin Entelektüele İlişkin Yaklaşımları

Burada Marksizm’e eleştirel yaklaşan (olması gereken budur aslında, çünkü bilimsel kuşkuculuk ve eleştirel yaklaşım her araştırmanın temelini oluşturur), ama aynı zamanda Marksist olan iki düşünürün görüşlerine değinmek istiyorum.    

Antinio Gramsci, entelektüelle ilgili kapsamlı ve etkin düşünen bir Marksist. Entelektüeli, geleneksel ve organik entelektüel olarak ayırır. Geleneksel entelektüeli anakronik olarak görür. Organik entelektüelleri ise, her sınıfın yapısına ve ideolojisine göre niteler. Örneğin burjuva entelektüeli, proletarya entelektüeli gibi. Proletarya entelektüelliği kategorisine burjuva kökenli olup kendi sınıfından ayrılıp ideolojik ve pratik olarak proletaryadan yana duruş belirlemiş kişileri de katar. Kafa çalışanı olduğu gibi kol çalışanın da entelektüel olabileceğini söyler, çünkü ona göre entelektüel, işçi konseyleri ve parti faaliyetlerinde eğitimini görür ve entelektüel kimliğini kazanır.

Yanı sıra entelektüelleri “Tarihsel Blok” un organik bir bileşkesi olarak görür.. Çünkü egemen sömürücü sınıfların hegemonyasına karşı “ezilen sınıfların hegemonya” kurabileceğini (kurması gerektiğini), bunun için ezilen sınıf ve kategorilerin ve onların organik aydınlarının ittifak kurarak ‘Tarihsel Blok’u oluşturmaları gerektiğini düşünür. Bunu da örgüt (parti) öncülüğünde tasarlar. İdeolojiyi de hegemonyayla bağlantılı izah eder.   

Luis Althusser de,  ideolojiyi hegemonya ile bağıntılı tartışır. Geleneklerin, dinin, eğitim müfredatlarının, bir bütün olarak medyanın ideolojik etkinlik doğrultusunda nasıl işlediğini, iş gördüğünü detaylı olarak izah eder. Ezcümle devletin ideolojik aygıtlarının nasıl organize olduğunu, topluma nasıl dağıldığını, toplumun hücrelerine nasıl indiğini, bireyi özgür düşünmekten nasıl alı koyduğunu, onu ne türden düşünmeye-şeyleri algılamaya ittiğini, dolayısıyla edilgen hale getirdiğini ayrıntılarına kadar tartışır. “İdeoloji Ve Devletin İdeolojik Aygıtları” kitabını okuduğunuzda devletin orduları ve bütün güvenlik organları ideolojik etkinlik-egemenlik olmaksızın sınıf-devlet hegemonyasını sürdürmeye yetmeyeceğini anlıyorsunuz.

Anglosakson Yaklaşımı

İngilizler, entelektüeli sevmez, neden mi? Galiba kendilerini dünyanın en akıllısı ve efendisi saydığı için. Öyle ya, dünden bugüne yerkürenin insan dâhil tüm kaynaklarından en çok (ve pervasızca) yararlanan onlardır. Dünya yönetiminin merkezinde de onlar var. Haliyle entelektüel ile en çok yüzgöz olacak da onlardır.

Keza Anglosakson İngilizlerin bir devamı olan Amerikalı Beyazların entelektüelin yerine profesyoneli tercih etmesi de aynı nedene dayanır. Çünkü profesyonel onların istediği gibi çalışır ve işleri de profesyonelce görme yeteneğine sahiptir. Amerika’ya yerleşen (nasıl yerleştikleri malum) Anglosakson İngilizler, boynuz kulağı geçer misali Britanya’daki soydaşlarını geride bırakarak dünyanın tepesine silindir gibi yerleştiler. Bugün de dünyayı birlikte yönetmeye çalıştıkları gözden kaçacak gibi değil.   

Entelektüalizmin Kıyısında Türkiye

“Dil felsefecisi Noam Chomsky” diyor Latif Tokat, “… bir entelektüel olarak Türkiye’deki Gezi Olayları esnasında…   “ben de çapulcuyum” diyerek destek vermiştir. Chomsky bu ikinci durumda entelektüel sorumlulukla davranmamıştır.” (Entelektüel kimdir? Türkiye’nin Entelektüel Sorunu. DİN BİLİMLERİ AKADEMİK ARAŞTIRMA DERGİSİ, CİLT 17, SAYI 3)

Kim kimi neyle eleştiriyor, suçluyor aslında? Devletin Gezi Olayına müdahale biçimi, “Orantısız Güç Kullanımı olarak dünya literatürüne geçti, Latif Tokat,  ne diyor, kimi suçluyor? 

Yine aynı çalışmasında “ Filozof Antony Flew” diyor Latif Tokat, “…Filistin’de Müslümanların haksız olduklarını ve şiddete başvurduklarını, dolayısıyla İslam’ın şiddetle ilişkili olduğunu bir gerekçe olarak öne sürmektedir. Flew’in bu tutumu açıkça kültürel aidiyetinden vazgeçmediğini göstermektedir.”

Burada da Kemalist ve Politik İslami Türk ‘entelektüellerin(!) ortak tepkileri (aslında kronik bir hastalık bu) kendisini dışa vuruyor; Filistin sorununda çok yüksek sesle konuşurlar, ama Kürtlerle ilgili gıkları çıkmaz. Daha dün (2015-16 yıllarında) Hendek Operasyonlarında hendeklere gömülen binlerce (resmi rakamlar bakılırsa bile dört bine yakın bir rakam telaffuz ediliyor) Kürt gencinin kaderini sormayacağım. Cizre’de bodrumlara sığınan sivil halkın akıbetini de sormayacağım. Operasyonlar sırasında öldürülen halktan insanların naaşlarının günlerce sokakta kalmasını da sormayacağım. Kurşunlara hedef olan çocuğun ölüsünün kokmaması için annesi ve babası tarafından günlerce buzdolabında saklanılmak zorunda kalınmasını da geçeceğim. Haraba haline gelen kentlerde evleri yıkılan-barınmaz hale gelen on binlerce insanın-Kürdün sokaklarda Per perişan kalmasının üstünü de çizdim. Yalnızca bu zulme ve katliamlara karşı çıkan Türk Akademisyenlerin gözaltına alınmalarına, tutuklanmalarına, işten atılmalarına karşı Profesör Latif Tokat’ın ne dediğini soracağım, zira merak ediyorum! İşte ben, Türkleri Latif Tokat gibi ilahiyatçı profesörlerle değil, zulme ve katliamlara karşı çıkan Türk akademisyenlerle anmak istiyorum.

Ezcümle Ruhbandan, Ulemadan, Kapıkulu Sivil Askerlerden (devlet kapısında el-avuç ovuşturanlardan) Entelektüel olmaz vesselam.

Entelektüel Potansiyele Sahip Kürtler

Kimine ilginç gelen bir şey söylediğimin farkındayım, zira Kürtlerin entelektüel potansiyeli varmış meğer diyenlerin sesini duyar gibiyim. İzninizle anlatayım efendiler. Kürt ulusal demokratik mücadele tarihini az çok bilen birinin aynı tarih düzleminden geçen nice insanların olduğunu da bilir herhalde. Az sayıda değil bu insanlar. Ne var ki epey bir kesimi yurt dışında (malum nedenlerle tabii) yaşamakta. Gelin görün ki bunların çoğu da Kürt Diasporasını yakından izleyen-aslında denetleyen- örgütlerin etkisinden kurtulamadıkları da bir gerçek. Gerek içerde gerekse dışarda etkin örgütlere dağılan ve dolayısıyla örgüt teamülleri (ki teamüller örgüt disiplinin ta kendisidir) doğrultusunda hareket etmektedir. Haliyle onların entelektüelliği bağlı oldukları örgütlerin yapısıyla birlikte ele alınması gerekir. Örgütlerden arta kalanlarsa henüz bir varlık gösterebildikleri söylenemez. Oysa hepsi birlikte ciddi bir entelektüel potansiyele tekabül eder. Açıkça Rewşenbîr potansiyeli gelişme ve dönüşme zemini bulamıyor, bulamaz bu şekilde.

Entelektüel Etik

Entelektüel etik ile bilim etiği türdeştir. Zira her iki etik de türdeş temele dayanır ve özdeş bir duruşta ifade kazanır. Zira iki etikte, doğru neyse onu söylemekle mükelleftir ve ona göre de bir duruş almakla yükümlüdür. Yoksa gerçek aranmazsa, doğru söylenmezse, bunun için tavır alınmazsa, zorluklar göğüslenmezse ve mücadele edilmezse ne bilimin ne de bilginin bir değeri kalır, dolayısıyla yerküre evren içinde sarhoş rulmana döner. İnsan ise, rulmanın bilyeleri olarak kullanılır. Şimdilerde olan da biraz budur, ne yazık. 

Entelektüel, kimliği ve mesleği gereği ahlakı iyi bilir. Keza ahlaksızı da iyi tanır. Kimine göre ahlak olduğu sürece ahlaksızlık da üreme koşulu bulur. Ahlak, kendi karşıtını da üretiyormuş güya. Fikre saygısızlık olmasın ama iyilik de kötülüğü doğuruyor bu mantığa göre. Tersini de düşünebiliriz burada, kötülük niye iyiliğin koşulunu üretmesin öyleyse. Hani nefrette sevgiye yol açıyormuş ya. Öyleyse sevgi de nefrete yol açabilir. Ne alaka. Bir de burada zıtların birliğinden dem vurulursa tayanın üstü kapanmış olur öylece. Ne ki felsefe her düşünceye kapıyı açarmış ya. İllüzyonlara bakın hele.  

Entelektüel, bildikleriyle değil, bildiklerine göre duruş almakla kimlik kazanır ancak,  bunu burada yine hatırlatırım. Dünyayı yakanın yanında değilsen zevahiri kurtarırsın belki, ama namusu kurtaramazsın. Doğruya doğru, eğriye eğri demek kıstastır elbet, ama o da yetmez, yorumladığın dünya kötüyse eğer ( ki haliyle o yorumda kötü olanı değiştirmek gerektiği imgesi de içkindir), işte, o dünyaya karşı da olmalısın ve dünyayı değiştirmeye de çalışmalısın yoksa bildiklerini söyleyip ‘ruhunu’ kurtaramazsın. Yapılan her kötülüğün bir pandemi gibi yerküreye nasıl yayılabileceğini, hayatı nasıl etkileyebileceğini bildiğine göre neyime lazım demeyeceksin. Dünyayı cehenneme çevirenlerin gölgesinden kaçmakla da kendini koruyamazsın. Kötüye karşı kötülük yapma ereği taşıyan bir mücadele biçimiyle değil, kötüyü durdurma ve kötülüğü bitirme amacını taşıyan bir mücadelede çizgisinde kendini göstermelisin. Yalnız olmadığını, birden çok olduğunu görebilirsin ve ona göre çoğalmanın ve mücadeleyi başat kılmanın mümkün olduğunu da anlayabilirsin. İstersen bir şeyler becerebileceğini de bilirsin. “Aklını kullanan” (L. Althusser) ey insan, kendini ateşe atma, şairin dediği gibi “yüreğini güneşe fırlat” yeter. 

Entelektüel, bilinçsiz yığınları kötülere (sömürücüye, zorbaya, haksıza, utanmaza) karşı kışkırtmakla değil, gerçekleri aydınlatmak ve onlara devrimci (aklıselim) yol ve işlevsel metotlar göstermekle mükelleftir.

Entelektüel, hümanisttir.  Empati yapmasını bilendir. Kendini her varlığın (canlıların) yerine koyarak düşünme yeteneği ve yetisine sahip olandır.  Gerçeği kendi çıkarıyla asla değiştirmeyendir. 

Entelektüel Vicdan  

Entelektüelin vicdanı, onun karakterine, yanı sıra etiğine ve fikrine bağlıdır. Fikir ile dünya görüşü arasında diyalektik bir bağ var. Zira fikrinize göre dünyayı algılayabilirsiniz.

Gerçekleri söylemek entelektüelin ahlakı meselesidir, ahlaksızlığa-kötülüğe karşı çıkmak da onun vicdani meselesidir. Vicdansızlık etmek, ahlaksızlıktır. Etrafınızda kötülük; yalan-dolan, fesatlık, aldatma, hırsızlık, dolandırıcılık, tecavüz, işkence, cinayet, katliam oluyorsa bunlara sessiz kalamazsınız, sesinizi yükseltmeli ve tavır almalısınız, yoksa entelektüel -aydın, rewşenbîr, münevver-  kimliğinizi yitirirsiniz.

Entelektüalizm ve İdeoloji

Felsefe, fikir, dünya görüşü, teori ve ideoloji arasında bir geçirgenlik var. Bu olgular bağıntılıdır, ilişkileri diyalektiktir. Ancak diyalektik bağ, olguları aynılaştırmaz, ne birini ötekisinden koparabilirsiniz ne de birini ötekisi sayabilirsiniz. Sözgelimi bilimsel bir teorik temele dayanmayan bir ideoloji kendinden başka bir şeye benzer. Bir anlamda o ideoloji değil, belki dogma sayılır. Zaten dogma çoğunlukla ideoloji çerçevesi içinde sunulur. Doğrusu gerçekmiş- ideolojiymiş –miş gibi de işlev görür. Ama entelektüelin görevi ne zaten? Gerçekmiş gibi sunulan şeyi ifşa etmek, gerçek yerine ikame edilen çerçeveyi kırmaktır. Bunun için de bilimsel bilgiye dayanmayan ideolojiye karşı bilimsel bilgilerle çıkmalı entelektüel. Benimsediği ideolojinin dogmalaşmaması için de bilimsel bilgilerle ideolojik üretimini sağlayabilmelidir. Zaten kendi kendini yenileyebilme tözünü içinde taşımayan bir ideolojinin dogmalaşması kaçınılmazdır.

Doğrusu ideoloji karmaşık bir konudur. Bilimsel bilgilerle bir ideoloji inşa etmek ve aynı zamanda bilimsel bilgilerle ona süreklilik sağlamak hiç kolay bir iş değil. Açıkçası bunun donelerle kanıtlanmış çok pozitif örnekleri de yok. Ancak bilinmeli ki ideoloji kılıfı içince öne sürülen ve bir şekilde de işlev gören dogmaların yılmaz savunucularının gözleri önünden de kötü karartılar hiç eksik olmaz. 

Entelektüel ve Hayat

Bilinciniz toplumsal varlığınızın boyunda olabilir ancak. Toplumun zihinsel ve kültürel gelişimi ve duygusal dokusu, yalnızca tarihsel ve maddi koşullarla açıklanamaz, aynı zaman da entelektüel etkinlikle ilgilidir, zira tarih yalnızca maddi kaynaklarla değil, keyfi değil, bilinçli kitlelerle yapılır ancak. Entelektüel etkinlik, topluma dışardan bilinç verme olayı değil, toplumsal yapılanma düzleminde sürdürülen belirli bir faaliyettir ve bu olmaksızın kitlelerin kendi yazgılarını belirleyecek denli bilgilenmesi, bilinçlenmesi ve yetenekli hale gelmesi çok güçtür. Keza toplum olarak naif bir toplumsal yaşama sahip olması da o denli güçtür. Çünkü insan hikâyesi hayli uzun ve çetrefillidir. 

Bilmeliyiz ki insan hikâyesi, şimdilerde daha kara sayfalar olarak tarihe geçmektedir. O yüzden tarih de başkalaşmaya başladı. Keza insanlığın içeriği de belirsizleşmekte… Ezcümle dünden bugüne insan gelişimini izlersek, kapitalizm-emperyalizm döneminde pragmatizmin egemen düşünce haline gelmesi, sermaye hırsı, bilimin, tekniğin, teknolojinin, sanatların gerçek amaçları dışında kullanımı, ahlakı, insani değerleri ve insan kaynaklarını korkunç derecede deforme etmiştir. Dünyayı yönetenlerin pervasızlığı yüzünden yerküre yaşanmaz hale geldi.  

Kapitalist toplumda bir özne değilseniz, ya ayrıcalıklı bir kategoridensiniz ya da ayrıcalıklıların güdümündesiniz, güdümlüsünüz. Devrimci olmadan özne olamazsınız. Entelektüel olmadan da devrimci değilsiniz veya güdümlü bir devrimci(!) olabilirsiniz. Hayatı etkileme şansınız olmaz, etkilenme durumunda kalırsınız.      

Toplumsal Hayat ve İnsan Kaynakları

            Bir toplumun kalitesi, huzuru ve mutluluğu, yalnızca o toplumun ekonomik durumuyla sınırlı değil, aynı zamanda o toplumun entelektüel etkinliğiyle de ilgilidir. Entelektüel etkinlik, derinlik, düzey ve standartlar da devletin eğitim müfredatlarından daha ziyade aydın ve sanatçı-kültür adamlarının kalitesi ve onların göstereceği etkinlikle ilgilidir. Zira insan kaynakları zayıf bir toplumun kültürel, zihinsel-düşünsel ve siyasal gelişimi güdük kalır ve bundan ötürü yaşam standartları oluşmaz, ekonomik zenginliğe-kaynaklara rağmen bu böyledir. Zira toplumun muhatap olduğu devlet-bütün üst yapı kurumları, toplumu zapturapt altına alabilir ve negatif bir yörüngeye sokabilir. Örneğin Ortadoğu’da Petrol zengini ülkelerde diktacı rejimlerin toplumu nasıl bir kısır döngüye soktuğu dikkate alınırsa, izah etmeye çalıştığım sav daha iyi anlaşılır.      

         İnsan Kaynaklarını Kötü Etkileyen Faktörler

           Yabancılaşma; insan kaynaklarına bulaşan bir virüstür, hiç kukusuz.

Ve yabancılaşma yalnızca ekonomik görüngülerle açıklanamaz, ideolojik, politik ve psikolojik etmenler de fevkalade negatif bir işlev görür. Bir başka deyimle devlet veya benzer odaklarca insanlara karşı sürdürülen baskılar da yabancılaşma sürecinin oluşmasında etkin rol oynayabiliyor. Dahası toplumsalın derin boyutlarında iyiden iyiye işlev gören örtük veya belirtik negatif faktörler yabancılaşmayı koşullandırır.  Ayrıca neden ne olursa olsun bir biçimde yabancılaşan bireyin belirsiz yaşamı ve yaşamındaki zikzakları topluma da sirayet eder ve toplumsal yaşamı negatif yönden etkiler. 

Yalnızca birey değil, Miletler de bir şekilde-kendinden yabancılaşabilir. Nasıl mı? “Bir Milet, kendi tarihini yapamadığı için değil, başkaları onun tarihini yaptığı için kendinden yabancılaşır”  der J.P. Sartre. Hep ezberimde tuttuğum bir belirlemedir bu, hiç unutmam. Yine hatırladığım kadarıyla Rus tarihçi V.F. Minorsky’de, Osmanlı ve İran devletlerin baskısı altında kalan Kürtlerin kişilik parçalanmasına zorlandığını söyler. Milet, bir toplum olduğuna göre toplumunda kendinden yabancılaştığını söyleyebiliriz. Yalnızca devleti olmayan Miletler değil, devleti olan Miletler de kendinden yabancılaşabilir, zira sınıflı toplumlarda devlet, egemen sömürücü sınıfların baskı aracıdır bizzat. İşte o devletler (ki dünyada Küba dışında öyle olmayan bir devlet kalmadı, Küba devleti de uzun zamandır direniyor), toplumun büyük çoğunluğunu burjuva çıkarları doğrultusunda ekonomik, ideolojik politik ve kültürel olarak baskı altında tutarken, yalnızca birey değil, bütün toplumun kendinden-insani özünden yabancılaşır. Ezcümle şu veya bu güç tarafından baskı altında tutulan ve yazgısı başkası tarafından belirlenen, tarihi başkası tarafından yapılan her birey, her Milet ve her toplum, kaçınılmaz olarak yabancılaşmanın kısır döngüsüne girer. Kendinden yabancılaşmış bir topluluk-toplum ortamı da insan kaynakları açısından tam bir kıskaçtır.  

Yabancılaşma veya kişilik parçalanması psikolojik sorunlar da yaratır, ancak psikolojik bir hastalık olarak nitelenemez diye düşünüyorum. Tabii bu ayrı bir konu ve tıp biliminin alanına girer. Bu boyuttan sonra işi erbabına bırakmak gerekir.

Dogmatizm; insan kaynaklarını negatif etkileyen bir faktördür.

İnsanın ekonomik, toplumsal-sosyal ve kültürel koşulları onun zihinsel ve mantıksal yapılanmasının bağlamını oluşturur. Zihinsel ve mantıksal yapısı da karakterinin temelidir. Zihni dogmalar gölgesinde kalmış bir insanın düşünsel ve mantıksal bünyesi dar ve gergin kalır. Dolayısıyla bireyin karakter ve kişilik süreci sorunlu hale gelir.  

Fanatizm; insan kaynaklarını dinamitler, o kadar tahripkâr işte. Zira fanatizm, gözü kara bir saldırganlığı şartlandırır ve kaçınılmaz olarak şiddeti doğurur. Şiddet, eziyeti, işkenceyi ve cinayeti içerir. İnsanlık suçudur. Nedeni, gerekçesi ve bahanesi izah edilemez.     

İnsanoğlu aklıyla değil, duygularıyla hareket etmeye meyilliyse ya bir şekilde şartlanmış ya da birileri tarafından kötü yönlendirilebilecek kadar cahildir. Cahillik tarihin sırtında kalagelen kamburdur. Doğu toplumların büyük bir sorunudur. Cahil ve fanatik insan kin, nefret, kıskançlık, haset gibi duyguların gölgesinde kalır.

Irkçılık; üstünlük kompleksine dayanır, fanatizmle beslenir, vandallıkla sürer. Meşum bir hastalıktır, yerkürede de en yaygın hastalıklardan biridir. İnsan kaynaklarını ve insanlığı en çok yaralayan bir hastalıktır. 

Aldatıcı Faktörler   

Ekonomik gelişkinlik, teknoloji, teknik, bilim ve sanat-edebiyat gibi faktörler, insan kaynaklarını olumlu yönden etkileyebilir, etkilemelidir de, zira insanın bilgisini-bilincini, duygularını ve yeteneklerini geliştirmeye ve estetik kazandırmaya yarar, ancak toplumsal, zihinsel-düşünsel ve kültürel pozitif faktörlerle paralel bir işlev görürse insanlığa ve insan kaynaklarına yararlı olabilir. Aksi halde her biri negatif bir işlev de görebilir. Zaten dünyada olan da budur. Zira pozitif olan ve normalde pozitif işlevlerle taçlanması gereken bu faktörler, çok özel-kötü amaçlarla kullanıldığı için tarihi ve insanlığı olumsuz yönden etkilediği gözden kaçmayacak kadar belirgindir.

Entelektüel ve Özne

Entelektüel olmayan bir özne ile gerçek arasında gerilim oluşur. Keza özne ile akıl arasında da aynı türden bir gerilim doğar. Ayrıca sulta veya yetke gibi düzlemlerin unsurları hiç özne olamaz. Zira kötü kahraman hikâyenin kan dondurucu kişisi olabilir, ama başkişisi olamaz.

Entelektüel kötülüğe karşı gevşek davranan ve iyiliği es geçen belirsiz bir eyleyen değildir. Aksine gerçeği bilen ve doğruyu insan ve toplum hayatında başat kılınmak için mücadele eden bir öznedir. Demek ki entelektüel değilseniz özne de değilsiniz aslında.

Entelektüeli Nasıl Anlamalıyız?     

Her türlü haksızlığa, sömürüye ve zulme karşı çıkmıyorsan, dogma ve hurafeleri eleştiremiyorsan, bütün varlıkların doğallığına, her bir varlığın eşit olduğuna, başta yaşama hakkı olmak üzere bütün hakkına ve hukukuna, hüviyetine, hürriyetine saygılı değilsen, saklı gerçekleri ifşa etmekten çekiniyorsan, çıkarcı ve bencilsen, bilgin ve bilincin neye yarar? Nasıl bir entelektüel olabilirsin?  

Dünyayı yöneten Muktedirler, yerküreyi yaşanmaz hale getirdi. Onların kurdukları sulta daha çok ideolojik etkinlikle sürdürülmektedir. Yoksa ordular onların hegemonyalarını koruyamaz.  Entelektüelin görevi, L. Althusser ’in deyimiyle “devletin ideolojik aygıtlarını” işlevsiz kılacak ve yerine özgür bir dünya kurulabilecek ölçüde entelektüel ve politik etkinlik gerçekleştirmektir. 

Sonuç Yerine

Sol ayakkabısı ayağından sıyrılmış aylak birinin hali pürmelaline döndü hayat. Doğaya bodoslayacak yörüngede ilerleyen dünya. At gözlüğü takmış taifelerin berhane aklıyla oturup kalkan Muktedirler, akıllarını başlarına devşirmezse eğer ne boynuzlu at orduları ne de başka sihirli bir kuvvet yerkürenin onların başına geçmesini engelleyebilir, yer ile gök arası boşlukta tutunacak dal bulamazlar. Velhasıl İnsanoğlu yeni bir dünyaya gözünü açmazsa eğer… Geriye ne melek ne de şeytan kalır, doğa hepsinin üstünden geçer! Eğer yerküre küle kömüre dönmezse kara toprak herkesi eşit kaşılar belki. 

 

Abdürrahim Gümüştekin

Ocak 2021/MUŞ

gumusportre@hotmail.com

 

 

 

Bu yazı toplam 10591 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.