Trump’ın Rojhilat Stratejisi Neden Çöktü?

Trump’ın Rojhilat Stratejisi Neden Çöktü?

.

A+A-

İsmet Siverekli

Bölüm-1

Ortadoğu’da savaşlar sadece cephede değil, strateji masasında da kaybedilir. 2026’da Donald Trump yönetiminin İran’a karşı geliştirdiği ve kamuoyunda “Rojhilat stratejisi” olarak anılan yaklaşım da tam olarak böyle çöktü: başlamadan, uygulanamadan ve en önemlisi güven kaybederek.

Bu stratejinin temelinde basit ama riskli bir varsayım vardı: İran rejimi içeriden zayıflatılabilir ve bu süreçte Kürtler bir “kara gücü” rolü oynayabilirdi. Nitekim çeşitli raporlar, ABD’nin İran’daki Kürt muhaliflerle temas kurduğunu, hatta bir noktada bu gruplara hava desteği ve lojistik sağlama seçeneğini değerlendirdiğini ortaya koydu.

Belirsiz Strateji, Güvensiz Ortaklık

Ancak bu plan daha doğmadan üç temel nedenle çöktü.

Birincisi, Washington’un dili başından itibaren net değildi. Trump yönetimi bir yandan Kürtlerin İran’a karşı harekete geçmesi fikrine sıcak sinyaller verirken, kısa süre sonra bu kez tam tersi yönde açıklamalar yaptı. Bu çelişki sahada ciddi bir güvensizlik yarattı. Kürt aktörler, Washington’dan net bir strateji gelmemesi nedeniyle harekete geçmedi. Daha açık söylemek gerekirse: ABD ne istediğini net söylemedi, sahadaki aktörler de bu belirsizlikte risk almadı.

Bu belirsizliğe rağmen Washington’un sahayı yokladığı da açık. Donald Trump, hem Irak Kürdistanı’nın en güçlü iki lideri olan Mesut Barzani ve Bafil Talabani ile hem de İranlı Kürt muhalefetin önemli isimlerinden Mustafa Hijri ile doğrudan telefon görüşmeleri yaptı. Bu temaslarda İran’a karşı olası adımlar, askeri senaryolar ve iş birliği ihtimalleri ele alındı.

Bu görüşmelerin zamanlaması dikkat çekiciydi: ABD’nin İran’a yönelik askeri baskıyı artırdığı günlerde gerçekleşti ve Kürtlerin olası bir “kara unsuru” olarak değerlendirildiği izlenimini güçlendirdi.

“Silah Krizi” ve Çöken Güven

İkincisi, “silah verdik” krizi stratejinin kırılma noktası oldu. Trump’ın “İranlı protestoculara silah gönderdik, Kürtler bunları kendilerine aldı” iddiası sadece bir suçlama değildi; aynı zamanda zaten kırılgan olan güveni tamamen sarstı. Kürt gruplar bu iddiayı açıkça yalanladı ve “tek bir mermi bile almadık” açıklaması yaptı. Bu durum iki yönlü bir etki yarattı: Kürtler açısından ABD’ye duyulan güven daha da zayıfladı, İran açısından ise bu söylem dış müdahale iddiasını güçlendiren bir propaganda malzemesine dönüştü. Bir strateji için en ölümcül şey müttefikin sana güvenmemesidir.

Sahaya Çıkmadan Çöken Plan

Üçüncüsü, İran’ın hızlı ve sert tepkisi sahadaki ihtimali daha doğmadan ortadan kaldırdı. Devrim Muhafızları’nın Kürt bölgelerine yönelik operasyonları ve verilen açık mesajlar, olası bir müdahalenin bedelinin ağır olacağını gösterdi. Bu baskı, Kürt aktörlerin savaşa dahil olma ihtimalini fiilen ortadan kaldırdı. Strateji, sahaya çıkmadan psikolojik olarak çöktü.

Dördüncü ve belki de en temel sorun, planın bölgesel gerçeklikten kopuk olmasıydı. Başûr yönetimi bu tür bir çatışmaya dahil olmayı reddetti. Nitekim yapılan görüşmelerde Kürt liderlerin en büyük çekincesi, İran’ın vereceği sert askeri karşılık ve bunun Kürt bölgelerine yıkıcı etkisiydi.

Ancak tüm bunların ötesinde, göz ardı edilemeyecek bir başka kritik neden daha vardı: Kürtlerin bu stratejiye temkinli yaklaşması. Kürt aktörler, böyle bir planın parçası olabilmek için yalnızca askeri destek değil, aynı zamanda açık ve bağlayıcı garantiler talep etti. Bu talep tesadüfi değildi; aksine tarihsel bir tecrübenin sonucuydu. Kürtler, geçmişte ABD ile kurdukları ilişkilerde verilen sözlerin çoğu zaman sahada karşılık bulmadığını defalarca deneyimledi. Bu nedenle bu kez “önce garanti, sonra sahaya inme” yaklaşımını benimsediler.

Bu tarihsel hafıza, stratejinin kaderini doğrudan etkiledi. Çünkü Washington’un net ve uzun vadeli bir güvence vermekten kaçınması, zaten kırılgan olan ilişkiyi daha da zayıflattı. Kürtler açısından mesele yalnızca İran’a karşı bir pozisyon almak değildi; asıl soru, bu pozisyonun sonunda yalnız bırakılıp bırakılmayacaklarıydı. Bu soruya ikna edici bir cevap gelmeyince, sahaya inme iradesi de oluşmadı.

Bugün geriye dönüp bakıldığında “Rojhilat stratejisi” net bir askeri plan olmaktan çok, bir ihtimal, bir baskı aracı ve önemli ölçüde bir söylem olarak görünüyor. Trump’ın kendi açıklamaları bile bu belirsizliği yansıtıyor: bir gün Kürtleri sahaya çağıran, ertesi gün onları uzak tutan bir yaklaşım.

Sonuçta ne ABD sahaya indi, ne Kürtler bu rolü üstlendi. Ama ortaya çıkan tablo açık: Ortadoğu’da vekil güçlerle savaş planlamak kolaydır; asıl zor olan, o güçlerin güvenini kazanmak ve onları sahaya sürmektir.

Bu kez strateji hayat bulmadı. Ve belki de en çarpıcı olanı, herkesin bu oyunun ne kadar tehlikeli olduğunu bir kez daha görmüş olmasıdır.

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.