Tanzimat ve Kızılbaş Kürtler: Osmanlı Modernleşmesinin Etnik-Mezhebi Çatlağında Bir Kimliğin Dışlanışı
Tanzimat ve Kızılbaş Kürtler: Osmanlı Modernleşmesinin Etnik-Mezhebi Çatlağında
Bir Kimliğin Dışlanışı
1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı, Osmanlı Devleti’nin çöküş sürecini durdurmak, Batılı devletlerin iç işlerine müdahalesini engellemek ve merkezi otoriteyi yeniden tesis etmek amacıyla hayata geçirilen köklü reformlardan oluşan bir sürecin başlangıcıydı.
Bu reformlar hukuki eşitliği vaad eden bir görünüm sunsa da, fiiliyatta merkezileşme, bürokratik kontrol ve yerel otoritelerin tasfiyesi hedeflenmişti.
Kürt coğrafyasında ise Tanzimat, bir yandan eyalet sisteminin kaldırılması ve mütesellimliklerin sonlandırılmasıyla geleneksel Kürt mirliklerini ortadan kaldırırken, diğer yandan özellikle Kızılbaş-Kırmanc Kürt topluluklarını mezhebi kimlikleri nedeniyle daha fazla baskı altına alan yeni bir yönetim paradigması oluşturdu. Bu bağlamda, Tanzimat’ın Kürtler üzerindeki etkisi yekpare değil, aksine mezhebi ve bölgesel kırılmalarla şekillenmiş bir yapıya sahipti.
Kürtlerin büyük bölümü Sünni-Hanefi veya Şafiî mezhebine mensupken, özellikle Dersim, Koçgiri, Mazgirt, Çemişgezek, Varto, Erzincan ve Sivas çevresinde yoğunlaşan Kırmanc/Kızılbaş Kürtler, Osmanlı yönetimi tarafından tarihsel olarak “zındık”, “rafızi” ve “fitne kaynağı” olarak kodlanmıştı.
Bu ayrım, sadece dini değil, aynı zamanda politik sonuçlar da doğuruyordu. Zira Kızılbaş Kürtler, hem Osmanlı'nın resmi dinî anlayışının dışında konumlanıyor, hem de merkezi otoriteye karşı geleneksel özerkliklerini ve toplumsal yapılarındaki cemaat esaslı yaşam biçimlerini sürdürüyorlardı.
Tanzimat reformları, sözde tüm tebaa için eşitlik getirirken, fiiliyatta bu kesimlerin marjinalleştirilmesini ve devlet nezdinde “potansiyel tehdit” olarak kategorize edilmesini pekiştirdi.
Dersim örneğinde görüldüğü gibi, Tanzimat sonrası oluşturulan yeni sancaklar, nahiye ve kaza merkezleri, yerli halkın katılımı olmaksızın dışarıdan atanan memurlar aracılığıyla yönetildi.
Devletin bu müdahaleci tavrı, bölgedeki Alevi Kürt toplumunun kadim iktidar yapısı olan ocak-zaviye sistemini hedef alıyor; pir-talip ilişkisini kırmaya, dedelik kurumunu denetlemeye ve cemaat bağını çözmeye dönük bir yönetsel mühendislik inşa ediliyordu.
19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, Kızılbaş Kürt bölgelerinde devletle toplum arasında derin bir güvensizlik hattı oluşmuştu. Bir yanda “sadakat” karşılığında statü kazanan Sünni Kürt aşiretleri vardı; diğer yanda ise “sapkınlık” ithamlarıyla her daim gözetim altına alınan Alevi Kürt toplulukları.
Bu bağlamda, Tanzimat modernleşmesi, Kızılbaş Kürtler açısından bir eşitlik projesinden ziyade, bir asimilasyon ve denetim makinesi olarak işledi. Devlet, bu toplulukların tarihsel hafızasını, inanç sistemini, dilini ve yerel özerklik biçimlerini parçalayarak onları merkezi yapıya entegre etmeyi amaçladı. Ancak bu entegrasyon bir uzlaşı değil, çok daha fazla bir iç düşmanlaştırma süreciydi.
Kızılbaş Kürtlerin, 1860’lardan itibaren devletin zorunlu askerlik, vergi toplama, mal mülk tahriri ve nüfus kayıtlarına karşı gösterdiği direnişin kökeninde bu dayatmalara karşı bir tür kültürel varoluş savaşı yatmaktadır.
II. Abdülhamid’in iktidarı (1876-1909), Tanzimat sonrası reformların farklı bir yorumunu getirdi. Hamid rejimi, Batılı anlamda anayasal bir düzeni vadeden 1876 Kanun-i Esasi ilanına karşın, 1878’den itibaren meclisi kapatarak otoriter bir istibdat rejimi kurdu. Bu dönemde Kürt politikasında üç ana unsur öne çıkmaktadır:
İslam birliği (Panislamizm), Hamidiye Alayları ve Kızılbaşların daha sert bastırılması.
Hamid’in Panislamist ideolojisi, Sünni İslam’ı merkez alarak Osmanlı tebaasını birleştirmeyi amaçlarken, mezhebi azınlıkları özellikle Alevileri ve Ezidileri dışlayıcı bir politik zemine oturttu.
Alevi Kürtler bu ideolojik paradigmanın dışında kaldıkları için hem dinsel hem de etnik olarak “çifte dışlanmışlık” yaşadılar. Sünni Kürt aşiretleri ise Abdülhamid tarafından özel olarak örgütlenen Hamidiye Alayları aracılığıyla sisteme entegre edildi. Bu askeri birlikler, hem Rus sınır hattında güvenlik sağlama hem de Doğu vilayetlerinde devletin “güvenilir” Kürt unsurları eliyle asayişi sağlama aracı olarak kullanıldı.
Ancak ...
pratikte Hamidiye Alayları, Kızılbaş Kürtler başta olmak üzere gayrimüslim Ermeni, Asur köylüler ve diğer yerel topluluklar üzerinde terör estiren bir paramiliter güç haline geldi.
Alevi Kürtler bu süreçte yalnızlaştırıldı; ne Sünni aşiretler ile ne de Osmanlı merkeziyle bağ kurabildiler. Bir yandan dinsel baskılara maruz kaldılar, diğer yandan “Ermeni isyanları” bahanesiyle kolektif cezalandırmalara uğradılar.
1890’larda Dersim, Koçgiri ve çevresinde yaşanan askeri seferler, dinsel kimliğe karşı bir disiplin operasyonu olmanın ötesine geçerek, Kürtler arası mezhebi çatışmaların da önünü açtı. Bu dönemde Kızılbaş Kürtler, Sünni Hamidiye birliklerinin zulmü karşısında Osmanlı’dan değil, kendi dağlık coğrafyalarındaki otonom yapılardan ve cemaat bağlarından medet umdular.
II. Abdülhamid döneminde özellikle dikkat çeken bir nokta, Kızılbaşlık ve Kürtlüğün birbirinden ayrılamaz iki unsur olarak görülmeye başlanmasıdır. Osmanlı belgelerinde Dersimliler için “Kürt ve rafızi” ibarelerinin sıkça birlikte kullanılması, bu kimliğin şeytanileştirilmesinde inanç ve etnisitenin nasıl iç içe geçtiğini göstermektedir.
Bu nedenle, Abdülhamid’in Kürt politikasını yalnızca Hamidiye Alayları ve Sünni işbirlikleri üzerinden değil, mezhebi mühendislik ve kimlik kurgusu bağlamında da okumak gerekir.
Bu dönemde yaşanan dönüşümler, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde gerçekleşecek olan Koçgiri İsyanı (1921) gibi hareketlerin toplumsal ve siyasal arka planını da oluşturur. Zira Koçgiri ayaklanması, yalnızca Kürtçülükle değil, aynı zamanda Alevi Kürtlerin cumhuriyetin Sünni-Türk modernleşmesine karşı duyduğu güvensizliğin bir dışavurumudur. Bu güvensizlik, köklerini Tanzimat ve Hamid dönemlerinde yaşanan dışlanma, asimilasyon ve baskı politikalarına dayandırmaktadır.
Bugün hâlâ Alevi Kürtlerin devletle kurduğu sorunlu ilişki, bu tarihsel deneyimin bir mirasıdır. Tanzimat'ın merkezileştirme politikaları ile başlayan ve Hamidiye paramilitarizmiyle kurumsallaşan dışlama rejimi, Alevi Kürt kimliğini bir direniş alanı olarak şekillendirmiştir. Bu direnç, devletin inkârına ve tasfiyeci siyasetine karşı yerel kültürel hafıza, cem törenleri, ocak bağları ve sözlü tarih gibi araçlarla bugüne dek taşınmıştır.
Kaynakça
Martin van Bruinessen, Aşiretler, Din Ulema: Osmanlı'dan Günümüze Kürdistan'da Toplum ve Siyaset, çev. Hasan Kaya, İletişim Yayınları, İstanbul, 2003.
Hans-Lukas Kieser, Iskalanmış Barış: Misyon, Etnisite ve Devlet – Doğu Vilayetlerinde Misyonerlik, Azınlıklar ve Aleviler (1839–1938), çev. Ayşe Dayıoğlu, İletişim Yayınları, İstanbul, 2005.
Robert Olson, Şeyh Said İsyanı: Ulusçuluk, Din ve Kürt Sorunu (1880–1925), çev. A. Fethi, Doruk Yayınları, İstanbul, 1992.
Markus Dressler, Türkiye'de Aleviliğin İnşası: Modern Bir Dinî Kimliğin Oluşumu, çev. Cemal Aydın, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2018.
Ahmet Yıldız, Ne Mutlu Türküm Diyene: Türk Ulusal Kimliğinin Etno-Seküler Sınırları (1919–1938), İletişim Yayınları, İstanbul, 2001.
Faik Genç, “Tanzimat ve Alevi Kürtler: Dersim’in İsyanı ve Devletin Akıl Haritası”, Toplum ve Bilim, sayı 151, 2021, ss. 113–145.
Cemil Koçak, İkinci Meşrutiyet Döneminde Meclis-i Mebusan 1908–1918, TBMM Yayınları, Ankara, 1991.
Uğur Ümit Üngör, Modern Türkiye’de Etnik Temizlik, çev. Ayşe Dayıoğlu, İletişim Yayınları, İstanbul, 2013.
Abdülmelik Fırat, Geçmişten Günümüze Kürt Sorunu, Doz Yayınları, İstanbul, 2000.
Mehmet Bayrak, Alevilik-Bektaşilik ve Nusayrilik Üzerine Araştırmalar, Özge Yayınları, Ankara, 1997.
Hamdi Genç, Osmanlı Döneminde Kürt Aşiretleri ve Devlet İlişkisi (1839–1908), IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul, 2006.
Necati Demir, Osmanlı Belgelerinde Dersim, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2008.

