Hüsamettin Turan

Hüsamettin Turan

Yazarın Tüm Yazıları >

Sykes, Picot’tan Zihinsel Bölünmeye: Kürdistan’da Dil, Coğrafya ve Ulusal Süreklilik

A+A-

 

1916 tarihli Sykes, Picot Anlaşması, Ortadoğu’nun emperyal harita mühendisliğinin en çıplak örneklerinden biri olarak yalnızca sınırları değil, ulusların kader algısını da belirledi. Biz Kürtler açısından bu anlaşma, tarihsel coğrafyamız olan Kürdistan’ın yapay çizgilerle parçalanmasının başlangıcıdır.

Bu parçalanma yalnızca teritoryal değildir; siyasal, sosyolojik ve zamanla zihinsel bir bölünmenin de önünü açmıştır.

Bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük tehlike, sınırlarla bölünmüş bir milletin, bu bölünmeyi içselleştirerek kendi zihninde yeniden üretmesidir. Bu gerçekleştiğinde, ortaya çıkacak yıkımın onarılması neredeyse imkânsızdır.

Sykes, Picot’un Kürdistan coğrafyasında yarattığı sonuçları yalnızca diplomatik bir metnin sonucu olarak ele almak eksik kalır. Bu anlaşma, daha sonra Lozan’la pekiştirilen bir statüsüzlük rejiminin ideolojik ve jeopolitik temelini oluşturdu. Kürt milleti, dört ayrı devletin egemenlik alanına bölünerek her birinde farklı asimilasyon, inkâr ve bastırma politikalarına maruz bırakıldı.

Türkiye’de inkâr ve zorla Türkleştirme, İran’da kontrollü kültürel bastırma, Irak’ta dönemsel soykırım ve Araplaştırma, Suriye’de ise vatandaşlıktan düşürme ve kimliksizleştirme politikaları; aynı milletin farklı parçalarına uygulanan ama aynı amaca hizmet eden stratejilerdi: Kürtleri tarihsel bir özne olmaktan çıkarmak.

Bu süreçte dil, en merkezi saldırı alanlarından biri haline geldi.

Kürtçe ...

bilinçli bir şekilde “işlevsiz”, “geri”, “eğitime ve bilime elverişsiz” bir dil olarak sunuldu. Oysa Kürtçe, tarihsel derinliği, lehçe zenginliği ve sözlü, yazılı kültürüyle bir milletin bütün toplumsal ihtiyaçlarını karşılayabilecek yetkinliğe sahiptir. Dilin işlevsizliği değil, bilakis devlet eliyle işlevsizleştirilmesi söz konusudur.

Anadilde eğitimin yasaklanması, kamusal alandan dışlanması ve kuşaklar arası aktarımın kesintiye uğratılması, Kürtçeyi değil Kürt milletini hedef alan bir politik tercihtir.

Bir milleti bir arada tutan temel unsurlar dil, kültür, tarih ve toprak bilincidir. Bu unsurlar birbirinden koparıldığında, millet olma hali aşınır ve yerini dağınık topluluklara bırakır.

Biz Kürtler, tam da bu koparılma sürecinin sistematik olarak işletildiği bir yüzyılı geride bıraktık. Tarihimiz ya yok sayıldı ya da başkalarının tarih anlatılarına eklemlendi. Kültürümüz folklorik bir vitrin malzemesine indirgenirken, siyasal ve felsefi derinliğinden arındırıldı. Toprak bilincimiz ise sınırlar üzerinden kriminalize edilerek “bölücülük” söylemiyle bastırıldı.

Bu noktada sıkça kullanılan “coğrafya kaderdir” ifadesi, yüzeysel bir determinizm olarak okunmamalıdır. Coğrafya, yalnızca üzerinde yaşanan bir alan değil; hafızanın, üretimin, dilin ve kültürün somutlaştığı tarihsel bir zemindir.

Kürdistan coğrafyası, bizim için yalnızca bir teritoryal talep değil, varoluşsal bir sürekliliğin adıdır. Bu coğrafyadan koparılan her parça, Kürt sosyolojisinde bir travma alanı yaratmış; bu travmalar kuşaktan kuşağa aktarılmıştır.

Bugün Avrupa’da yaşayan Kürtler, bu tarihsel parçalanmanın farklı bir boyutunu temsil etmektedir. Dört parça Kürdistan’dan koparak Avrupa metropollerinde bir araya gelen Kürtler, fiziki olarak sürgünde olsalar da zihinsel olarak yeniden birleşme potansiyeli taşımaktadır. Avrupa’daki Kürt diasporası, sınırların belirleyiciliğini aşan bir dil, kültür ve tarih bilinci geliştirme imkânına sahiptir. Ancak bu imkân kendiliğinden gerçekleşmez. Anadilin gündelik yaşamda, eğitimde ve kültürel üretimde merkezi bir yer edinmediği bir diaspora, uzun vadede asimilasyonun yeni bir biçimiyle karşı karşıya kalır.

Dil ve kültür bağları, yalnızca duygusal aidiyetlerle değil, kurumsal mekanizmalarla korunur ve geliştirilir. Anadilde eğitim, bu mekanizmaların en temelidir. Anadilde eğitimden yoksun bırakılmış bir Kürt kuşağı, kendi tarihini başkalarının kavramlarıyla öğrenmek zorunda kalır. Bu durum, epistemolojik bir yabancılaşma yaratır. Kendi kavramlarını üretemeyen bir toplum, başkalarının siyasal ve kültürel projelerine eklemlenmeye mahkûm olur. Kültürel özerklik talebi, bu nedenle lüks ya da tali bir mesele değil, ulusal varoluşun asgari şartıdır.

Devletsiz bir ulus olmak...

başlı başına kırılgan bir durumdur. Ancak devletsiz bir ulustan dilini ve kültürünü de aldığınızda, geriye yalnızca biyolojik bir kalabalık kalır. Tarih, bu şekilde yok edilmiş ya da silikleştirilmiş pek çok halkın örneğiyle doludur. Kürt milleti, henüz bu noktaya gelmemiştir; ancak risk her zamankinden daha somuttur. Özellikle son yıllarda Kürtler arasında derinleşen siyasal kutuplaşmalar, lehçe ve parça temelli ayrışmalar, ortak ulusal bilincin aşınmasına yol açmaktadır. Bu aşınma, dış müdahaleler kadar içsel zaaflarla da beslenmektedir.

Burada altını çizmem gereken nokta şudur:

Zihinsel bölünme, fiziki bölünmeden daha tehlikelidir. Sınırlar değişebilir, rejimler yıkılabilir; ancak zihinde kurulan duvarlar çok daha kalıcıdır. Bir Kürdün kendisini yalnızca bulunduğu devletin vatandaşı olarak tanımlayıp, diğer parçalardaki Kürtlerle tarihsel ve kültürel bağını ikincilleştirmesi, Sykes, Picot’un yüz yıl sonra bile işleyen bir mirasıdır. Bu mirası aşmanın yolu, romantik sloganlardan değil, somut dil, eğitim ve kültür politikalarından geçer.

Biz Kürtler, kendi geleceğimizi başkalarının jeopolitik hesaplarına havale edemeyiz. Ulusal süreklilik, ancak bilinçli bir toplumsal çabayla mümkündür. Dilimizi kamusal alanda, akademide, sanatta ve günlük yaşamda yeniden merkezileştirmek zorundayız. Tarihimizi, başkalarının izin verdiği kadarıyla değil, kendi kaynaklarımız ve eleştirel aklımızla yeniden yazmalıyız. Kültürümüzü donmuş bir folklor değil, yaşayan ve dönüşen bir değerler bütünü olarak ele almalıyız.

Bu metni bir gözlemci ya da dışarıdan bir akademisyen olarak değil, bu tarihin ve bu coğrafyanın parçası olan bir Kürt olarak yazıyorum. Çünkü Kürt meselesi, nesnel bir araştırma konusu olmanın ötesinde, varoluşsal bir hakikat alanıdır.

Sykes, Picot ile başlayan parçalanma süreci, bugün zihinsel bir bölünmeye evrilme riski taşımaktadır. Buna karşı en güçlü cevabımız, dilimize, kültürümüze, tarihimize ve coğrafyamıza sahip çıkmak; bunları birbirinden kopmaz bir bütün olarak savunmaktır. Aksi halde, sınırlarla bölünmüş bir millet olmaktan, kendini inkâr eden bir kalabalığa dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalırız.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar