
SDG Halep’e yerleşirse ne olur?
SDG, önderini ve partnerini dinlemeyip izin verilen alanın dışına çıkmalı. İmralı vesayeti altında entegrasyon oyununa aldanırsa Rojava statüsünü de ona bu alanı açan askerî gücünü de adım adım yitirmesi kaçınılmaz hâle gelir.
Gazi Bertal
Yaşadığımız bölge yıllardır durmaksızın yanan bir ateş çemberinin içinde. Bu çemberin en yakıcı halkalarından biri de Suriye. Savaş burada artık istisna değil, süreklilik kazanan bir düzen. Barış ise sürekli ertelenen bir ihtimal. Bu yüzden soyut ilkelerle konuşmak yetmiyor; kimin korunduğuna, kimin feda edildiğine bakmak gerekiyor. Suriye’de yaşananı yalnızca bir vekâlet savaşı olarak görmek toplumsal gerçekliği göz ardı etmek olur. Bu gerçekliğin en somut örneklerinden biri Rojava’da ortaya çıkan öz-yönetim deneyimidir. Üzerindeki çoklu vesayete rağmen SDG’nin varlığı, savaşı yücelten bir güç gösterisinden çok, devletlerin ve cihatçı yapıların şiddetine karşı oluşmuş bir savunma hattıdır.
Bu nedenle, barışı sistematik biçimde imkânsızlaştıranlarla, sınırlı da olsa birlikte yaşama deneyimini gerçekleştirmiş olanlar arasındaki farkı görmek gerekir. Bu ayrım basit bir taraf tutma refleksi değil; tekçi katı zihniyete karşı barış ihtimalini savunmanın meşru bir sonucudur.
Vesayet meselesi burada kilit noktadır. SDG artık dar bir hatta sıkışıp entegrasyon diplomasisiyle oyalanmayı bırakmak zorunda. Müzakere gücü olmayana müzakere dayatmak, barış değil boyun eğdirmedir. Bu yol ne demokratik bir Suriye’ye çıkar ne de bugüne kadar Rojava’da elde edilen toplumsal kazanımları korur. Aksine, çoğulculuk iddiasını içten içe çürüten bir teslimiyete varır.
Bugün Suriye’nin tek bir iktidar altında zorla “birleştirilmesi” fikrinin siyasal ya da toplumsal bir karşılığı yok. On beş yıldır iki farklı yönetim anlayışının yan yana sürdüğünü hatırlayalım: Bir yanda Şam merkezli tekçi bir iktidar, diğer yanda çoğulculuğu, yerel katılımı ve seküler bir hayat arayışını esas alan görece demokratik bir iktidar.
Öyleyse, Şam ve Halep merkezli iki ayrı yönetimin varlığını düşünmek verili koşullarda imkânsız gibi görünse de absürt değil; aksine dayatılan tekçi düzeni reddetmektir. Dolayısıyla SDG’nin üstlendiği misyon ve iddiası açısından meseleye bakınca, başkalarının çizdiği sınırlara razı olmak yerine, temsil ettiği toplumsal çeşitliliği daha geniş alanlarda somutlaştırmasıdır.
Bu yüzden SDG’nin önündeki esas mesele artık şudur: Entegrasyon masalıyla iradesini aşındıran vesayet ilişkilerine mahkûm bir pozisyonda mı kalacak, yoksa kendi kararlarını kendisi alan siyasal bir özne gibi mi davranacak? Bu soru yalnızca SDG’nin yönünü değil, Suriye’de eşit ve iradeli yapılarla bir barışın mümkün olup olmadığını da belirler.
Tam da bu sebeple SDG, izin verilen alanın dışına, Fırat’ın batısına geçmek zorunda. Hem de davulla zurnayla, halayla. Ama Öcalan posterleriyle değil; Ebu Leyla gibi SDG yüzü haline gelmiş belirgin figürlerin posterleri, Arap sözcüler, temsilciler ve sivil ağırlıklı halk öncülüğüyle.
İzin verilen alanın dışı
Şöyle bir senaryo ya da hayal üzerinde düşünelim: SDG Kürt kimliğiyle değil, gerçekten Suriye Demokratik Güçleri olarak ABD’den izin almadan bağımsız bir irade ve çılgınca bir cesaretle Fırat’ın batısına geçip sözgelimi Halep’i kuşatıyor ve ciddi bir çatışma yaşanmadan kente yerleşiyor. Silahlar değil, çözülen dengeler yolu açıyor. Fetih değil, bir boşluğun doldurulmasıyla Halep el değiştiriyor (Halep bir metafor, Münbiç ya da herhangi bir kent). Gücünün sınırlarını bilen Şara ve ekibi bu hamle karşısında kendi başına SDG ile boy ölçüşmeye kalkışamaz. Gözünü önce Ankara’ya, ardından Washington’a çevirir; gelecek direktiflere göre pozisyon alır. Bekleneceği gibi, Türkiye refleksif bir hızla devreye girer: Washington’la telefon trafiği sürdürürken bir yandan da hava desteğiyle Şara güçlerini harekete geçirir.
Açık kaynaklara bakılırsa yüz bin kişilik SDG gücünün her türlü teknik lojistik ve mekanize imkâna sahip olduğu söyleniyor. Öyleyse bir gecelik yolculuğu başarması mantık dışı değil. Mesele, menzile varıldıktan sonra ne olacağı?
ABD açısından; tanımlanan SDG profili bozulmuş, kendisine biçilen rolü reddetmiştir. SDG’nin bu beklenmedik hamlesi karşısında ilk saatlerde şaşkınlık duysa da bilinen ve beklenen refleksi krizi yönetmek olur. Sükûnet çağrıları, taraflara fren telkinleri, diplomatik dengeleme çabaları başlar. Bu arada, Türkiye ve Şam güçleri de alandaki yerlerini almış olur. Gerçek durumda da Suriye’de artık kimsenin seyirci kalabildiği kavgasız bir alan yok. Şam’da oturan da sınırdan bakan da gökten izleyen de bu savaşın içindedir. Ancak, Türkiye’nin Halep’te kalıcı hâle gelmesi İsrail açısından kabul edilemez bir senaryodur. İsrail de ötekilerle aynı hızda davranarak açık bir tavır ortaya koyacaktır. Çünkü, Şam’daki dini referanslı iktidarın bu krizden güçlenerek çıkmasını istemez. SDG İsrail için ideal bir müttefik değil, ama Türkiye’nin Halep’e yerleşmesinden daha az tehlikelidir. Bu nedenle İsrail, Amerika’daki denge arayışını bu yönde zorlar, müdahil olur.
Böylece Suriye sahasında tuhaf ama tanıdık bir tablo belirir: Halep artık Beyrut’tur. Herkes Halep’tedir; ama hiç kimse Halep’i tek başına kontrol edemez. O halde asıl soru şu: Bu durumda ABD kimi seçecek? Büyük ihtimalle ne Türkiye-Şara hattının sınırsızca ilerlemesine izin verir, ne de SDG’yi açık bir biçimde “kendi başına” bırakır. ABD için asıl kırmızı çizgi, Türkiye ile İsrail’in Suriye sahasında doğrudan karşı karşıya gelmesidir. Amerika için bu kontrol edilemez bir kriz anlamına gelir. Bu nedenle ABD, SDG’yi sevdiği ya da benimsediği için değil, Türkiye’yi sınırlamak, İsrail’i yatıştırmak ve sahadaki dengeyi korumak için ayakta tutmak durumunda kalır.
Peki bu hamle SDG’nin sonu olur mu?
Eğer SDG Halep’i Kürtlerin askerî bir kazanımı gibi ele alırsa bu fırtına onu kırar geçer. Eğer kentte hızla sivil, kapsayıcı, çoğulcu ademi-merkeziyetçi bir yönetim kuramazsa; Arap, Kürt, Ermeni, Türkmen, Hristiyan, Alevi, Êzidi, Dürzi, kısaca her kim varsa; bu farklı toplulukların tümüne özgürlük güvencesini veremezse bu karmaşa içinde aşınır, dağılır yok olur. Ama eğer Halep’te öz-yönetim modelini ve “kimsenin ganimeti olmayan bir şehir” fikrini somutlaştırabilirse, o zaman tablo tersine döner. Bütün farklılıkların harmonisi olan kaos, SDG’yi yok etmek yerine onu vazgeçilmez kılar. Herkesin karşı çıktığı ama kimsenin tamamen silemediği bir odak hâline gelir. Eskisi gibi korunmaz belki, ama artık görmezden gelinemez. Sahici bir müzakere gücüne sahip olur; masada o olmadan çözüm üretilemeyen bir gerçekliğe dönüşür.
Bu sebeple SDG önderini ve partnerini dinlemeyip izin verilen alanın dışına çıkmalı. İmralı vesayeti altında entegrasyon oyununa aldanırsa Rojava statüsünü de ona bu alanı açan askerî gücünü de adım adım yitirmesi kaçınılmaz hâle gelir.
Kaynak: liberter.org

HABERE YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.