Paradigmanın İflası ve Ulus Devletlerin Doğuşu (2)
Resul Amed
Avrupa’da ulus-devlet, içsel sınıf mücadelelerinin ürünü olarak gelişti. Bu süreç, burjuvazinin siyasal iktidarı ele geçirmesiyle sonuçlandı. Feodal toplum yapısı, uzun süreli ve sert mücadeleler sonucunda tasfiye edildi. Ulus-devlet, bu anlamıyla toplumsal dönüşümün hem aracı hem de sonucu oldu; kendi iç dinamiklerini harekete geçirerek, tarihsel koşullar içinde kendisini var etti.
Ortadoğu ise bu anlamda birinci büyük bunalımı yaşamadı. Oysa Avrupa’da yaşanan birinci bunalım, toplumsal gerçekliğin eskimiş tüm şablonlarını yıkarak köklü dönüşümler yarattı. Ortadoğu’da feodalizm, içsel sınıf çatışmalarıyla değil; dış müdahaleler ve masa başı uzlaşılarla dönüştürüldü. Feodal yapılarla uzlaşan, güvenliği onlar üzerinden sağlayan bir anlayışla ulus-devletler inşa edildi.
Bu noktada Ortadoğu ulus-devletleri, hem şabloncu hem de gerici bir karakter taşıdı. Kendi varlıklarını, tek bir etnik kimliği merkeze alarak kurdular. Burjuvazi burada özne olmadı; siyasal yapı, emperyal güçlerin masa başı kararlarıyla şekillendi. Sykes–Picot, Sevr ve Lozan çizgileri bu paylaşımın somut ifadesi oldu. Ortaya çıkan yapı, anayasal ve toplumsal bir sözleşmenin ürünü değil; emperyal paylaşımın sonucuydu.
Bu nedenle Ortadoğu ulus-devletleri kurucu bir meşruiyete sahip değildir. Varlıklarını baskı ve güvenlikçi politikalarla sürdürürler. Meşru olmadıkları için de sürekli dış onay arama ihtiyacı duyarlar. Erdoğan’ın Trump’tan meşruiyet araması, bu yapısal sorunun güncel bir örneğidir.
Sosyalizm ve sınıf mücadelelerinin yükselişiyle birlikte ulus-devlet reddedilmeye başlandı; ulusal sorunların sosyalist yapı içinde çözülebileceği bir perspektif gelişti. Sosyalizm ulus-devleti ortadan kaldıramadı ama içini büyük ölçüde boşalttı. İkinci dünya bunalımıyla birlikte ulus-devlet yeni bir evreye girdi.
SSCB’nin ortaya çıkışı, ulus-devletler açısından ciddi bir tehdit yarattı. Bu tehdide karşı kendilerini yeniden yapılandırdılar. Sosyalizm, anti-sömürgecilik ve ulusal kalkınma ideolojisini güçlendirdi; devlet, temel kamusal alan haline getirildi. Ortadoğu’da da bu doğrultuda devletçi bir dönüşüm yaşandı.
Bu süreçte:
• BAAS rejimleri, Kemalist çizgiyle benzeşen,
• Cemal Abdülnasır doktrini, Arap ulusçuluğu ekseninde askeri-bürokratik oligarşiler yarattı.
Türkiye gibi ülkelerde batıcı ama tek parti iktidarına dayalı, Kemalizm merkezli bir diktatörlük sistemi kuruldu. Tek etnisiteye dayalı bu yapılar, ulus-devlet inşa etmek yerine diğer halkları zorla entegre etmeyi, eriterek yok etmeyi hedefledi. Tek uluslu devlet zorla dayatıldı.
Bu tabloda Kürtlerin durumu nettir. Kürtler dört devlete bölündü ve hiçbirinde kurucu unsur olarak kabul edilmedi. Ulusal varlıkları inkâr edildi. Bu durum bir sınıf çelişkisinden çok, ezen ulus–ezilen ulus çatışmasına dönüştü.
1991’de SSCB’nin çöküşüyle Ortadoğu’da yeni bir denklem ortaya çıktı. Sürekli çatışma ve iç gerilimler, hegemon güçleri yeni bir yapılanmaya yöneltti. Uluslararası sermaye, daha sakin ve çatışmasız bir bölgeye ihtiyaç duydu. Kuzey Afrika dâhil olmak üzere Ortadoğu’daki tüm etnik dinamiklerle oynandı; devlet yapıları bilinçli olarak zayıflatıldı ve bu büyük ölçüde başarıldı.
Bu süreçte, Türkiye dâhil olmak üzere birçok devlette baskı ve şiddet arttı. İlk bakışta bu durum sermayenin “istikrar” arayışıyla çelişkili görünse de, yeni düzenin şekillenmesi için bu kaosa razı olundu.
Kürtler, üçüncü bunalım sürecinde tarih sahnesine daha görünür biçimde çıkmaya başladı. Türkiye, İran ve benzeri devletlerin kirlenmiş siyasal yapılarından görece bağımsız, daha “bakir” bir konumları vardı. Birinci bunalımı yaşamamış, ikinci bunalım döneminde inkâr, kıyım ve tehcirle ezilmiş Kürtler; üçüncü dönemde, küresel sermaye ve uluslararası sistemin yarattığı yeni koşullar altında yeni bir yol arayışına girdi.
Bu bağlamda Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği demokratik ulus ve demokratik konfederalizm tezi ortaya çıktı. Bu tez, zaman zaman Türkiye Cumhuriyeti’nin söylemleriyle benzeşim gösterse de, amaç ve içerik bakımından farklılaşmaktadır. Kürdistan özgürlük mücadelesi, ne klasik Marksist çizgiye tam olarak oturur ne de liberal burjuva ulusçuluğuna benzer. Kürt sorunu, yaşanan tüm bu tarihsel süreçlerin kesişim noktasında durmaktadır.
Bugün Kürt parti ve hareketlerinin hangi aşamada olduğu ve özellikle Rojava’da yaşanan gelişmeler, Kürt sorununun hangi evreye evrildiğini göstermektedir. Bu durum, saha gerçekliği ve olası senaryolar bağlamında ele alınmak zorundadır.
Ortaya çıkan tablo iki temel anlayışı öne çıkarıyor:
Birinci anlayış, kendisini sosyalist olarak tanımlayan ve ABD ile Batı’yla çelişen her gücü otomatik olarak anti-emperyalist gören yaklaşımdır. Ancak bu çizgi büyük ölçüde çökmüştür. Dayandığı odaklar zayıftır ve anti-emperyalist değil, bölgesel emperyal güçlerdir; başta İran gelmektedir. PKK içindeki belirli kesimler ve YNK bu eksende hareket etmektedir. Rojava’da Kandil adına pozisyon alanlar da bu hattın temsilcisidir. İsrail–ABD hattına karşıdırlar, Öcalan’ın Türkiye ile geliştirdiği projeyi savunurlar. İran’daki serhıldanların bastırılması ve Haşdi Şabi ile ilişkiler bu çizginin göstergesidir. Bu yapıların Kürt ve Kürdistan sorunuyla bağları zayıflamış, ideolojik kalıplar pratik gerçekliğin önüne geçmiştir. Kerkük’ün kaybı onlar için belirleyici değildir; PDK’ye “Batı’yla aynı eksende” olduğu gerekçesiyle düşmanlık buradan beslenir.
İkinci anlayış ise Kürt ulusal kimliğini ve birliğini esas alan, Kürtlerin yeni tarihsel evresinde ABD–İsrail–Avrupa üçgeniyle pragmatik ittifaklar kurmayı savunan çizgidir. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed bu hattın önemli temsilcileridir. ABD pragmatizmini, uluslararası dengeleri ve saha gerçekliğini okuyabilen bir pozisyondadırlar. Politik çıkarlar bu eksende kesişmektedir. Ancak Urfa, Adıyaman ve Elazığ hattında etkili olan, sol söylemle hareket eden gruplar tarafından bu çizgi engellenmektedir. Uluslararası çıkar dengeleri nedeniyle bu durum bir süre tolere edilmiştir.
Bu başlığı yazının üçüncü bölümünde daha derinlikli ele alacağım.


YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.