Mela Mistefa Barzani’nin anısından bir kesit:
1947 yılında, 500 peşmergeyle Sovyetler Birliği’ne doğru yürüdüğümüzde, bir aydan fazla süren çok çetin bir süreçten geçtik. İran, Irak ve Türkiye, İngiltere’nin de desteğiyle bizi engellemeye çalışıyordu. Birçok yerde bize pusular kurdular. Bazı küçük çatışmaların ardından Rusya’ya doğru olan yürüyüşümüz devam etti. Fakat önümüzde Aras Nehri uzanıyordu. Düşman bütün planlarını Aras üzerine kurmuştu. Aras Nehri’ni geçmek hiç de kolay değildi; İran tüm gücüyle Maku Köprüsü’nü tutmuştu. Ancak burayı geçmekten başka hiçbir çaremiz yoktu.
Şafak vakti savaşa tutuştuk. İran devasa bir orduyla saldırıyor, biz ise Maku Köprüsü’nü ele geçirmeye çalışıyorduk. Benimle birlikte adeta ölüme yürüyen o 500 kahraman, geride evlerini ve çocuklarını bırakmıştı; kaybedecek hiçbir şeyleri yoktu. O köprüyü alıp nehri geçmekten başka bir seçenek (çare) kalmamıştı. Bu inançla hücuma geçtik. Düşman on binlerce askerle, tanklarla, toplarla ve uçaklarla saldırıyordu. Akşama kadar süren o amansız çatışmanın sonucunda bir İran uçağını düşürdük, 4 tanklarını imha ettik ve 120 İran askerini etkisiz hale getirdik. 271 askeri esir aldık, cephe için yüklenmiş 62 katıra el koyduk. Ne yazık ki bizim de 4 şehidimiz ve yirmiye yakın yaralımız vardı. Fakat şükürler olsun ki köprüyü İran’dan aldık ve önümüzdeki en büyük engel olan Aras Nehri’ni geçtik.
İran bizim kendi topraklarının derinliklerine doğru ilerleyeceğimizi düşünürken, biz daha zor olan yolu seçtik. Rota değiştirip Kars sınırından Sovyetler Birliği’ne doğru yöneldik; her ne kadar Türkiye ile İran’ın ateşi arasında sıkışıp kalmış olsak da... Kimse bunu tahmin etmemişti. İki gün sonra ekmeğimiz tükendi ve aç kaldık. Bir köyün yakınından geçiyorduk. Sabah saat 8-9 sularında, yanıma iki peşmerge alarak köye gittim. Rastgele bir evin kapısını çaldım. Kapıyı bir kadın açtı.
Dedim ki: "Kızım, ben Mele Mistefa’yım. Ben ve peşmergelerim açız. Bize verecek ekmeğin var mı? Ama parasını vermek şartıyla."
Kadın bana baktı, gözleri yaşlarla doldu ve elimi tutup öptü. "Mele Mistefa Barzani beni ziyarete gelmiş, ben kim oluyorum ki?" diyerek beni içeri davet etti. Ben de, "Hayır kızım, biz sadece ekmeği alıp gideceğiz, arkadaşlarımız bekliyor," dedim. Cebimden bir miktar para çıkarıp kadına uzattım, "Kızım, bu parayla bizim için köyden ekmek satın al," dedim. Kadının gözleri tekrar yaşlarla doldu:
"Baba, Allah aşkına sen ne yapıyorsun? Canlarını halkı için feda eden, ailelerini geride bırakıp Kürt çocukları için bu yola baş koyan Mele Mistefa ve peşmergeleri bizi ziyarete gelmiş. Biz iki ekmek için para mı alacağız? Bizim şerefimiz, gururumuz yok mu sandın?" dedi. "Değil iki ekmek, bütün canımız size feda olsun," diye ekledi.
Dönüp peşmergelerime baktım ve dedim ki: «Bu millet için ne yapsanız azdır.»
Kadın hemen komşusuna koştu, birkaç eve girip çıktı ve 15-20 dakika içinde bütün köy toplandı. İhtiyacımız olan ekmeğin iki katını toplayıp getirdiler. O kadar mutluydular ki sanki bütün dünyayı ayaklarının altına sermiştik. Bize hizmet eden onlardı ama mutlu olan da onlardı. Kalmamız ve gitmememiz için ısrar ettiler; fakat onlara burada kalmamızın kendileri için tehlikeli olduğunu, askerlerin onlara zarar verebileceğini ve peşmergenin bizi beklediğini söyledim. Kendilerine teşekkür edip helallik istedik. Kadın gelip elimi öptü. Adını sordum; adı Zeynep’ti. Eşi vefat etmişti. 11 yaşında bir erkek çocuğu vardı. Bana, "Baba (Barzani), bu küçük çocuktan başka hiçbir şeyim yok. İkimizin de canı bu yola feda olsun," dedi.
Ben de, "Zeynep kızım, senin gibi analar sayesinde Kürtler bu dört zalimi alt edecek ve özgürlüğünü kazanacaktır," dedim. 11-12 yaşlarındaki Ahmet’i yanıma çağırdım. Başını öptüm, saçlarını okşadım; dünyanın en tatlı çocuğuydu. Omzumdaki Brno (Borno) tüfeğimi Ahmet’e uzattım.
Kadın, "Aman baba, bize iki ekmek verdik diye senin tüfeğini mi alacağız?" dedi.
Dedim ki: "Kızım bak, şurası Rusya sınırı. Bu tüfek yıllardır omzumda; cephede bana lazımdı ama Ruslar bu silahları bizden alacaklar. Onlar el koyacağına, Ahmet’te kalsın. Gün gelir, bu yiğit oğlumun ona ihtiyacı olur." Zor bela tüfeği çocuğa kabul ettirdirdim. Birkaç saat sonra da sınırı geçtik.
Yıllar yılları kovaladı. On bir yıl sonra Rusya’dan döndüm. Üç yıl sonra da Eylül Devrimi sırasında Irak rejimine karşı savaş ilan ettik. Savaş çetindi ve peşmerge cephede bir kez daha destan yazıyordu. Barzan’daki karargahtaydık. Bir genç peşmergelerin yanına gelip "Baba’yı (Barzani)" görmek istediğini söylemiş. İçeri alınmasını söyledim. Karargaha girdiğinde doğrudan yanıma gelip elimi öptü. Genç beni tanıyordu ama ben onu çıkaramadım.
"Baba (Barzani), ben Ahmet’im," dedi.
Hangi Ahmet olduğunu sorduğumda, "Karslı Ahmet, Zeynep’in oğlu," dedi. Süratle ayağa kalktım ve o genci bağrıma bastım. Küçük Ahmet kocaman bir adam olmuştu. Elindeki silahı gördüğümde gözlerime inanamadım; bu benim tüfeğimdi! O kadın, tam 15 yıl boyunca benim tüfeğimi gözü gibi korumuştu. Ahmet şöyle dedi:
«Baba, annem senin cephe açtığını duyduğunda bu tüfeği bana verdi. 'Bugün peşmergenin silaha ihtiyacı var. Baba’nın tüfeğini al ve ona teslim et. Ona de ki: Ahmet’ten başka oğlum yok. Keşke 10 oğlum olsaydı da bugün hepsini cepheye gönderseydim. Git orada kal ve savaş,' dedi bana.»
Ahmet bir hafta yanımda kaldı, sonra onu geri gönderdim. Onu yolcu ederken, annesine buradaki tüm peşmergelerin onun birer evladı olduğunu söylemesini tembihledim: «Annenin yanında kal. Ona çok iyi bak. Biz burada senin yerine de savaşırız.»
Evet dostlar; Kars’tan kalkıp silahı bize ulaştıran, tek oğlunu kurban edip «Git ve dönme» diyen bir ana hayal edin. Hangi milletin böyle yiğit anaları vardır? Ve siz kalkmış Kürtlerin vefasızlığından mı bahsediyorsunuz?
Ahmet eve döndükten 3-4 ay sonra tekrar cepheye gelir. Çünkü annesi ona şöyle demiştir: «Mele Mistefa orada savaşırken, senin burada dizimin dibinde oturmana vicdanım el vermiyor, Allah da bunu kabul etmez. Git Babanın yanına.» Zeynep Ana, biricik oğlunu bu şekilde cepheye, uğurlu yoluna tekrar gönderir.

