İsmail Beşikçi Ekolü ve Nizamettin Arıç
Bir ulusun aydınları, sanatçıları ve düşünürleri; kısacası entelektüelleri, o ulusun vicdanıdır. Gerçek entelektüel, herhangi bir devletin, örgütün, partinin ya da başka bir güç odağının talimatıyla hareket eden kişi değildir. O, yalnızca aklını, vicdanını ve hakikati rehber edinir. Düşüncelerini özgürce ifade eder; bedeli ne olursa olsun doğrularından geri adım atmaz. Entelektüel olmanın en temel ölçütü de budur.
İsmail Beşikçi'nin bütün yaşamı bu anlayışın en somut örneklerinden biridir. Beşikçi, düşüncelerini hiçbir siyasal merkezin beklentilerine göre şekillendirmemiş; yalnızca bilimsel gerçekleri ve vicdanının sesini esas almıştır. Bunun karşılığında uzun yıllar hapis yatmış, ağır bedeller ödemiş; fakat hakikati savunmaktan bir an olsun vazgeçmemiştir. Çünkü gerçek entelektüel için belirleyici olan makam, servet ya da kişisel çıkar değil; bilimsel dürüstlük, vicdani sorumluluk ve hakikate bağlılıktır.
Bu durumu Nietzsche şu çarpıcı sözüyle dile getirir: "Hesap insanı para sahibi yapar, mevki sahibi de yapar; ama vicdan daha iyi bir şey yapar, insanı insan yapar." Bu söz, gerçek entelektüelin karakterini güçlü biçimde özetlemektedir. Hesap yapan kişi makam ve imkân elde edebilir; ancak vicdanını kaybeden bir insanın gerçek anlamda entelektüel kimliğinden söz edilemez. Çünkü entelektüelin en büyük sermayesi yalnızca bilgisi değil, aynı zamanda ahlaki cesaretidir.
Gerçek entelektüelin en önemli görevi, kendi ulusunun ve ülkesinin çıkarlarını aklın ve vicdanın süzgecinden geçirerek savunmak; gerektiğinde kendi ulusunu, kendi siyasal çevresini ve kendi kurumlarını da eleştirebilmektir. Eleştiri mekanizmasını işletmeyen, hakikati iktidara ya da örgütsel sadakate feda eden kişi, gerçek anlamda entelektüel olamaz.
Eleştirinin susturulduğu, farklı düşüncelerin bastırıldığı toplumlarda ve ülkelerde ise dogmatizm güç kazanır, totaliter anlayış kök salar. Bu nedenle gerçek entelektüel, eleştiri kurumunu daima canlı tutmak zorundadır. Çünkü eleştiri, bir ulusu zayıflatan değil; onu yenileyen, geliştiren ve güçlendiren temel dinamiktir.
Bugün Kürdistan'da aydınlar ve sanatçılar arasında iki farklı eğilimin giderek belirginleştiği görülmektedir.
Birincisi, ne yazık ki sayısal olarak daha geniş olan; makamı, maddi çıkarı ve kişisel konforu önceleyen konformist anlayıştır. Bu yaklaşım, gerektiğinde hakikati suskunluğa feda edebilmekte, eleştiriden kaçınmakta ve güçlü siyasal odaklarla uyum içinde kalmayı tercih etmektedir. «Ana Akım Kuzey Kürd Hareketi» çevresinde konumlanan bazı yazar ve sanatçılar bu anlayışın örnekleri arasında gösterilebilir.
İkincisi ise, kendi ulusunun özgürlüğünü ve geleceğini her türlü kişisel hesabın üzerinde tutan; hiçbir devletten, siyasal merkezden ya da örgütten talimat almadan yalnızca aklı ve vicdanıyla hareket eden milli entelektüellerin çizgisidir. Bu anlayışın temsilcileri, hakikati kişisel çıkarlarının önüne koyan; gerektiğinde yalnız kalmayı, dışlanmayı ve bedel ödemeyi göze alan aydın ve sanatçılardır. İsmail Beşikçi, bu düşünsel çizginin en önemli öncüsü ve en güçlü temsilcisidir.
Son yıllarda, İsmail Beşikçi'nin savunduğu özgür düşünce, eleştirel akıl ve bağımsız aydın tavrına yakın duran yeni bir aydın ve sanatçı anlayışının gelişmekte olduğu gözlemlenmektedir. Bu eğilim, ortak bir siyasal çizgiden çok; özgür düşünceyi, bağımsız üretimi, eleştiri kurumunu ve sanatın herhangi bir ideolojik ya da siyasal merkezin vesayeti altına girmemesini esas alan bir yaklaşımı ifade etmektedir.
Kürd sanat dünyasında Nizamettin Arıç, Rojin Ülker, Nilüfer Akbal, Mem Ararat, Pervin Çakar, Delil Dilaner, Sebahattin Xoce ve Kemal Orgun gibi sanatçılar, farklı sanatsal üsluplara, düşünsel yaklaşımlara ve siyasal değerlendirmelere sahip olmalarına rağmen, bağımsız sanatçı kimliklerini koruma çabaları ve özgür üretim anlayışlarıyla dikkat çekmektedirler.
Geçmiş yıllarda «Ana Akım Kuzey Kürd Hareketi» çevresinde kümelenmiş yapıların Rojin Ülker ile Nilüfer Akbal'a yönelik yoğun linç, karalama ve baskı kampanyalarına tanıklık ettik. Ancak her iki sanatçı da bu baskılar karşısında geri adım atmadı; cesaretle duruşlarını korudu ve bağımsız sanatçı kimliklerinden taviz vermedi.
Ne var ki, bu süreçte en dikkat çekici eksikliklerden biri, Kürd aydın, sanatçı ve entelektüel çevrelerinin bu iki sanatçıya yeterli düzeyde sahip çıkamaması oldu. Oysa düşünce ve ifade özgürlüğünü savunmanın gerçek ölçütü, baskıya maruz kalan kişilerin kim olduğuna bakmaksızın onların yanında durabilmektir. Rojin Ülker ve Nilüfer Akbal örneği, bu konuda Kürd aydınlarının üzerinde düşünmesi gereken önemli bir sınav olarak hafızalarda yerini korumaktadır.
Bugün ise Nizamettin Arıç, yalnızca müziğiyle değil; bağımsız sanatçı kimliğini ve özgür düşünceyi kararlılıkla savunan tavrıyla da öne çıkmaktadır. Sanatını herhangi bir siyasal merkezin propaganda aracına dönüştürmek yerine, kendi sanatsal vicdanı, ulusal ve toplumsal sorumluluğu doğrultusunda üretmeyi tercih etmiştir.
Son yıllarda Nizamettin Arıç'ın bağımsız ve eleştirel sanatçı kimliği daha da belirginleşmiştir. Arıç, özellikle resim sanatı aracılığıyla, Türk resmî ideolojisinin bir uzantısı olan Kürd resmî ideolojisini ve bu ideolojinin merkezinde yer alan liderlik kültünü eleştirel bir bakışla ele alan eserler üretmekte; düşüncelerini sanatın evrensel diliyle ifade etmektedir.
Demokratik toplumlarda bu tür eleştirilerin düşünceyle, sanatla ve yeni fikirlerle karşılanması beklenir. Ne var ki, Arıç'ın eserleri çoğu zaman fikirle değil; tehdit, baskı ve linç kampanyalarıyla karşılık bulmaktadır. Daha da dikkat çekici olan ise, bu kampanyaların; demokrasi, özgürlük ve demokratik cumhuriyet söylemini en güçlü biçimde dile getiren çevreler tarafından yürütülmesidir.
Oysa demokratik kültürün en temel ilkesi şudur: Fikirlerin cevabı tehdit değil, yine fikirdir; eleştirinin cevabı baskı değil, eleştiridir. Düşüncenin yerini korkunun, tartışmanın yerini linçin aldığı bir ortamda ne sanat özgürce gelişebilir ne de bağımsız ve yaratıcı bir entelektüel hayat yeşerebilir.
Bu vesileyle konuyla ilgili kişisel bir düşüncemi de ifade etmek isterim. Kuşkusuz, Nizamettin Arıç'ın eleştirilerini asıl üretim alanı olan müzik sanatı üzerinden dile getirmesi, hem sanatçı kimliğiyle daha uyumlu olur hem de çok daha güçlü bir etki yaratırdı. Çünkü müzik, onun yıllar içinde oluşturduğu en güçlü ifade dili ve geniş kitlelere ulaşmasını sağlayan temel sanat alanıdır. Eleştirilerini öncelikle müziğin imkânlarıyla dile getirmesi hem sanatının etkisini artıracak hem de vermek istediği mesajların daha geniş kesimlere ulaşmasına katkı sağlayacaktır. Bu nedenle, eleştirel yaklaşımını öncelikle kendi müzik sanatının diliyle ortaya koymasının daha anlamlı ve daha kalıcı olacağını düşünüyorum.
Bütün tehdit ve baskılara rağmen Nizamettin Arıç ne sanatından ne de eleştirel duruşundan geri adım atmıştır. Bu tavır yalnızca sanatsal değil, aynı zamanda ahlaki ve entelektüel bir duruştur. Bu yönüyle sergilediği cesaret, İsmail Beşikçi'nin yarım asrı aşkın süredir sömürgeci Türk devletinin resmî ideolojisine karşı gösterdiği kararlı duruşu hatırlatmaktadır. Her ikisi de farklı alanlarda üretim yapmalarına rağmen hakikati savunmaktan vazgeçmemiş, vicdanlarını hiçbir baskı karşısında teslim etmemişlerdir.
Bu bağlamda geçmişte, sömürgeleştirilmiş beyin olan liderlik kültüne yönelik eleştirileri nedeniyle kendi örgütü içerisinde dışlanan ve adeta aforoz edilen Mehmet Selim Çürükkaya'yı da anmak gerekir. Çürükkaya'nın yaşadıkları, eleştiri kurumunun neden vazgeçilmez olduğunu ve totaliter yapıların öncelikle kendi içlerindeki eleştirel sesleri susturmaya yöneldiğini gösteren önemli örneklerden biridir. Çürükkaya’nın düşünsel mücadelesi ve yaşadığı tecrübe, başlı başına ayrı bir değerlendirmeyi hak edecek kadar önemlidir.
İsmail Beşikçi'nin düşünce dünyasının merkezinde yer alan iki temel kavram vardır: resmî ideoloji ve eleştiri kurumu. Beşikçi'ye göre, her türlü resmî ideolojinin egemen olduğu yerde eleştiri ortadan kalkarsa bilim gelişmez, felsefe gelişmez, sanat gelişmez; en önemlisi de özgür birey yetişmez. Eleştirinin susturulduğu uluslarda dogmalar büyür, kolonyal liderlik kültü güçlenir ve hakikatin yerini mutlak itaat alır. Oysa eleştiri, bir toplumu ya da bir ulusu zayıflatan değil; sürekli yenileyen, eksikleriyle yüzleştiren ve ilerleten en önemli dinamiktir. Bu nedenle gerçek entelektüel; alkışlayan değil sorgulayan, biat eden değil hakikati savunan, korkuya teslim olan değil vicdanının sesini takip eden kişidir.
Bugün Kürdistan'ın en fazla ihtiyaç duyduğu şey, özgür düşünen, özgür üreten ve hiçbir siyasal merkezin, hiçbir örgütün, hiçbir liderlik kültünün vesayeti altına girmeyen bağımsız entelektüellerin çoğalmasıdır.
Bir ulusun geleceğini belirleyen yalnızca toprak, vatan ve milli bilinci yüksek dürüst siyasetçiler değildir. O ulusun gerçek geleceği; özgür düşünen, sorgulayan, eleştiren ve gerektiğinde bedel ödemeyi göze alarak hakikatin yanında duran entelektüellerin omuzlarında yükselir ve güvenceye alınabilir. Çünkü entelektüel, bir ulusun yalnızca aydını değil; aynı zamanda vicdanı, hafızası ve özgürlük iradesidir.
İsmail Beşikci'nin bütün hayatı bize bunu öğretmektedir. O, hiçbir zaman iktidarın, resmî ideolojinin ya da herhangi bir siyasal merkezin yanında değil; daima hakikatin yanında durmuştur. Bu nedenle onun bıraktığı en büyük miras yalnızca kitapları değil; aynı zamanda bağımsız düşünceyi, eleştiri kurumunu ve vicdani cesareti esas alan entelektüel duruşudur.
Bugün Kürdistan'da, Kürd ulusunun değerlerine bağlı, Kürdlerin dünya milletler ailesi içinde özgür, eşit ve onurlu bir yer edinmesini savunan yeni bir milli entelektüel damar giderek belirginleşmektedir. Bu çizgi, düşünsel temellerini İsmail Beşikçi'nin fikrî mirasından almakta; milli bilinç, özgürlük, eleştiri ve bağımsız düşünce ekseninde gelişmektedir.
Bu nedenle bugün artık yalnızca İsmail Beşikçi’nin düşüncelerinden değil, giderek belirginleşen bir İsmail Beşikçi Ekolünden söz etmek mümkündür. Bu ekol; hiçbir siyasal merkezin vesayeti altına girmeyen, eleştiri kurumunu düşünsel hayatın vazgeçilmez bir ilkesi olarak gören, her türlü resmî ideolojiye karşı duran, Kürdlerin birbirlerine taviz vererek ulusal birlik ve ittifaklarını kurabileceklerine inanan, yüksek Kürd millî bilincini evrensel özgürlük ve demokrasi değerleriyle birlikte savunan bağımsız entelektüellerin ortak düşünce çizgisini ifade etmektedir.
Aynı zamanda bu ekol, anti-Kürd nizam tarafından tarih boyunca ağır haksızlıklara uğratılan Kürd ulusunun, dünya milletler ailesi içinde özgür, eşit ve onurlu bir statüye kavuşmasını kararlılıkla savunmaktadır. Bu düşünce çizgisi, yalnızca bugünü anlamaya değil, aynı zamanda Kürd ulusunun geleceğini özgürlük, eşitlik, uluslararası hukuk ve demokrasi temelinde inşa etmeye de güçlü bir fikrî zemin sunmaktadır.
Kısacası, bugün Kürdistan’da İsmail Beşikçi Ekolü giderek oluşmakta, gelişmekte ve yeni kuşak aydınlar, sanatçılar ve düşünürler aracılığıyla her geçen gün daha görünür hâle gelmektedir.
Sömürge statüsünde yaşayan hiçbir ulus, yalnızca silahlı mücadeleyle ya da siyasal örgütlenmeyle kalıcı bir özgürlüğe ulaşamaz. Özgürleşmenin temelinde iki stratejik toplumsal güç vardır: Aydın, sanatçı ve düşünürlerden oluşan güçlü bir milli entelektüel sınıf ve güçlü bir milli burjuva sınıfı. Entelektüeller, ulusun düşünsel ufkunu, tarih bilincini ve özgürlük fikrini inşa eder; milli burjuvazi ise ekonomik gücünü ulusal hedeflere yönlendirerek bu mücadeleye maddi ve kurumsal bir zemin kazandırır. Tarih, bu iki dinamiğin ulusal kurtuluş ve devletleşme süreçlerinde ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. İsrail örneği, bu gerçeğin en çok atıf yapılan örneklerinden biridir. İsraillilerin kendi değerlendirmelerine göre, İsrail Devleti'nin kuruluşunda belirleyici olan iki güç; güçlü milli bir entelektüel sınıf ile vatan, toprak ve yüksek milli bilinç etrafında kenetlenmiş Yahudi burjuvazisidir.
İbrahim Gürbüz
26.06.2026


YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.