Celal Hoca Amed

Celal Hoca Amed

Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

İMRALI, MİT VE ÇÖZÜLEMEYEN PARADOKSLAR: ÖCALAN’IN HAMLESİ, BİZİM DURUŞUMUZ NEDİR?

A+A-

Celal Hoca Amed

Kafamız dolu. Sorular birikmiş, çelişkiler iç içe geçmiş. Yaşananları anlamaya çalışıyoruz; fakat her yeni gelişme, önümüzde yeni bir soru daha bırakıyor. İmralı’da ne oluyor? MİT ekseninde nasıl bir siyasal dizayn yürütülüyor? Öcalan, ortaya çıkan genel duruma karşı nasıl bir hamle geliştiriyor? Ve biz, bütün bu gelişmelerin neresindeyiz

Öcalan’a hangi noktada yakınız, hangi noktada uzağız? Hangi düşüncesini, hangi siyasal hamlesini anlamaya çalışıyoruz; hangi yaklaşımına itiraz ediyoruz? Yaşanan bütün bu gerçeklik karşısında bizim tavrımız ne olmalı?

Zor sorular bunlar. Gelişigüzel cevaplarla geçiştirilecek sorular da değil. Çünkü çözülemeyen her paradoks, dönüp dolaşıp yine kafalarımızı meşgul edecek. Düşünceyi bulandıracak, siyasal tutumumuzu belirsizleştirecek.

Oysa mesele, bir kişiye yakın olmak ya da uzak durmak meselesinden ibaret değil. Mesele; tarihsel gerçekliği, siyasal çıkarları, örgütsel ilişkileri ve halkın geleceğini birlikte değerlendirebilmekte.

Öcalan’ın kişiliğini, siyasal düşüncesinden; siyasal düşüncesini de içinde bulunduğu koşullardan bağımsız ele alamayız.

Abdullah Öcalan, Urfa’nın geleneksel toplumsal ilişkileri içerisinde biçimlenmiş bir kişilik. Sık sık dile getirdiği bir düşünce vardı: Geleneksel toplumda hor görülen, kendisine bir değer atfedilmeyen insanları bulup çıkardığını, onlara güçlü bir kişilik kazandırdığını anlatırdı. Adeta, “Sizi ben yarattım; size ben kişilik kazandırdım” anlayışını öne çıkaran bir yaklaşım.

Burada üzerinde durulması gereken önemli bir mesele var. Bir siyasal hareket, insanlara kimlik, özgüven ve mücadele bilinci kazandırabilir. Fakat zamanla o insanların kendi iradelerini, kendi düşüncelerini ve kendi kararlarını ne ölçüde bağımsız geliştirebildikleri de sorgulanmalıdır.

Bir hareketin kurucusu olmak başka şeydir; o hareketin bütün iradesini kendi kişiliğinde toplamak başka.

İşte tam da burada, liderlik ile kişiselleşmiş iktidar arasındaki sınır belirginleşiyor. Ve bu sınır ortadan kalktığında, eleştiri zayıflıyor; itiraz, sadakatsizlik olarak görülmeye başlanıyor. Örgütsel akıl da giderek tek bir kişinin siyasal değerlendirmelerine bağımlı hale geliyor.

Peki, Öcalan’ın Suriye’den çıkarılmasıyla başlayan süreçte bu kişilik ve liderlik anlayışı nasıl bir sınavdan geçti?

Öcalan, Suriye’den ayrılmak zorunda kaldıktan sonra Yunanistan’a, Rusya’ya, İtalya’ya ve Kenya’ya uzanan bir güzergâhın sonunda yakalandı. 15 Şubat 1999’da Türkiye’ye teslim edilmesiyle sonuçlanan bu süreç, Kürt siyasal hareketinin tarihindeki en önemli kırılmalardan biri oldu.

Burada yalnızca bir liderin yakalanmasını değil, uluslararası güç ilişkilerinin nasıl işlediğini de tartışmak zorundayız.

Öcalan, kendisini Ortadoğu’daki güç dengelerinin merkezinde konumlandırabilecek bir siyasal ilişki ağı kurabileceğini mi düşündü? Büyük güçlerin, bölgesel çıkarları nedeniyle kendisini muhatap almak zorunda kalacağını mı hesapladı? Yoksa gelişen koşullar, başlangıçta öngörülen siyasal manevra alanını giderek daralttı mı?

Bunlar, cevapları araştırılması gereken sorular.

Ancak bir gerçek var ki, siyasal hareketlerin geleceği yalnızca liderlerinin kişisel hesaplarıyla belirlenemez. Örgütsel yapının bağımsızlığı, kadroların iradesi ve uluslararası güçlerin gerçek niyetleri hesaba katılmadığında, siyasal hesaplar ağır sonuçlar doğurabilir.

Castro’nun, Mao’nun ya da Vietnam devrimcilerinin mücadele deneyimleriyle Öcalan’ın izlediği yolu aynı tarihsel koşullar içerisinde değerlendiremeyiz. Her birinin toplumsal zemini, örgütsel yapısı ve uluslararası ilişkileri farklıydı. Fakat burada asıl soru şudur: Bir liderin siyasal gücü, kendi hareketinin kolektif iradesini ne ölçüde büyütür; ne zaman onun yerine geçmeye başlar?

Bu soruyu sormadan, yaşananları anlayamayız.

DEVLETLE YAKINLAŞMA, HAREKETİN GELECEĞİ VE YENİ PARADOKSLAR

Bugün tartışmamız gereken meselelerden biri de Öcalan’ın devletle ilişkilerinde ortaya çıkan değişimdir.

Devletle çatışma içerisinde şekillenmiş bir siyasal hareketin, zamanla devletle müzakereye ve entegrasyon arayışına yönelmesi başlı başına anlaşılmaz bir durum değildir. Dünyanın farklı yerlerinde silahlı çatışmaların sona erdirilmesi için müzakereler yürütülmüştür.

Fakat belirleyici olan, bu sürecin hangi koşullarda geliştiğidir.

Hangi talepler masadadır? Kürtlerin siyasal ve kültürel hakları nasıl güvence altına alınacaktır? Örgütsel yapının geleceği nasıl ele alınmaktadır? Silahlı mücadelenin sona ermesi karşılığında ne tür hukuki ve siyasal güvenceler sağlanacaktır?

Bunlar açıklığa kavuşmadan, yalnızca liderlerin açıklamalarına bakarak sürecin niteliği hakkında kesin bir hükme varamayız.

Asıl mesele, devletle müzakere edilip edilmemesi de değildir. Mesele, müzakerenin halkın özgürlük taleplerini hangi noktaya taşıdığıdır.

Öcalan’ın siyasal hamleleri, Kürt hareketinin kolektif iradesini güçlendiriyor mu, yoksa hareketin geleceğini giderek daralan bir müzakere alanına mı bağlıyor?

Bu sorunun cevabını aramak zorundayız.

PDK MESELESİ: TARİHSEL HESAPLAŞMA MI, SİYASAL ÇIKAR ÇATIŞMASI MI?

Öcalan’ın PDK’ye yönelik yaklaşımı da ayrıca ele alınması gereken bir mesele.

1999 komplosunda PDK’nin rolü bulunduğu yönündeki iddialar, tarihsel belgeler ve dönemin tanıklıkları üzerinden tartışılmalıdır. Bir siyasal aktörün sorumluluğunu ortaya koymak için yalnızca suçlamalar yeterli değildir; somut kanıtlar, karar mekanizmaları ve olayların tarihsel bağlamı birlikte değerlendirilmelidir.

Cemil Bayık ve Duran Kalkan gibi hareketin tarihsel kadrolarının, dönemin ilişkileri ve karar süreçleri hakkında açıklayabilecekleri önemli noktalar bulunabilir. Ancak onların açıklamalarının da bağımsız bilgiler ve belgelerle karşılaştırılması gerekir.

Çünkü tarih, yalnızca tarafların hafızasına bırakılamaz.

PDK’nin bölgesel siyasette güç kazanmasıyla Öcalan’ın siyasal konumu arasında nasıl bir ilişki kuruluyor? Burada tarihsel bir hesaplaşma mı söz konusu, yoksa Kürt siyasetinin farklı merkezleri arasındaki güç mücadelesi mi belirleyici?

Bu soruları sormak, PDK’yi savunmak anlamına gelmez. Öcalan’ı eleştirmek de onun bütün siyasal geçmişini reddetmek değildir.

Bizim ihtiyacımız olan, taraflardan birinin anlatısını olduğu gibi benimsemek değil; olayları bütün boyutlarıyla çözümleyebilmektir.

Kürt siyasetinin geleceği, birbirini sürekli suçlayan siyasal merkezlerin dar hesaplarına mı mahkûm edilecek? Yoksa farklı siyasal yapıların birbirlerini eleştirebildiği, fakat halkın ortak çıkarlarını da gözetebildiği bir zemine mi taşınacak?

İşte asıl mesele budur.

GERİLLANIN GELECEĞİ VE ENTEGRASYON PARADOKSU

Bir başka çelişki de silahlı mücadelenin geleceği üzerinden ortaya çıkıyor.

Öcalan’ın devletle müzakere ve entegrasyon yönündeki arayışlarıyla, gerilla güçlerinin geleceğine ilişkin farklı seçeneklerin nasıl bir arada ele alındığı açıklığa kavuşturulmalıdır.

Gerillanın silahsızlandırılması, dağılması, sivil yaşama geçmesi ya da başka siyasal ve toplumsal yapılara katılması gibi seçenekler birbirinden farklı sonuçlar doğurur. Bunların her biri, yalnızca örgütsel bir karar değil; insanların yaşamlarını, güvenliklerini ve geleceklerini doğrudan ilgilendiren tarihsel meselelerdir.

Burada özellikle şu soruyu sormak gerekiyor:

Türkiye’deki siyasal ve hukuki koşullar henüz açıklığa kavuşmamışken, gerilla güçlerinin bir bölümünün Güney Kürdistan’a yönelmesi ya da peşmerge yapılarıyla ilişkilendirilmesi nasıl bir siyasal çerçeveye oturtulmaktadır?

Süleymaniye ve Hewlêr’de katılım merkezleri oluşturulması gibi önerilerin gerçekten gündemde olup olmadığı, kimler tarafından dile getirildiği ve hangi koşullara bağlandığı somut bilgilerle ortaya konulmalıdır.

Böyle bir planın varlığı doğrulanmadan, bunun MİT ile birlikte tasarlandığını kesin bir olgu olarak ileri sürmek doğru olmaz. Ancak bu ihtimali ve olası sonuçlarını sorgulamak da meşrudur.

Eğer silahlı güçlerin geleceği konusunda farklı coğrafyalara dayanan bir model tartışılıyorsa, bunun siyasal amacı nedir? Bu model, çatışmanın sona ermesine ve insanların güvenli bir yaşama kavuşmasına mı hizmet edecektir? Yoksa hareketin askeri ve siyasi kapasitesini, farklı güç merkezlerinin çıkarlarına göre yeniden biçimlendiren bir sürece mi dönüşecektir?

İşte çözülmesi gereken paradoks burada.

Bir tarafta devletle müzakere ve entegrasyon arayışı; diğer tarafta gerilla güçlerinin geleceği üzerine yürütülen tartışmalar. Bir tarafta örgütsel yapının dağılmaması yönündeki kaygılar; diğer tarafta bu yapının mevcut biçimiyle devam edip etmeyeceği sorusu.

Bunlar öyle birkaç açıklamayla geçiştirilecek meseleler değil.

Üstelik MİT’in bu süreçteki rolü hakkında da somut bilgiye ihtiyacımız var. Devletin istihbarat kurumlarıyla temas kurulması, tek başına bütün kararların o kurumlar tarafından belirlendiğini göstermez. Fakat böyle temasların hangi siyasal hedeflere hizmet ettiğini, müzakerenin sınırlarını kimin çizdiğini ve kararların hangi güvencelere dayandığını sorgulamadan da ilerleyemeyiz.

Soru şu: Bu süreçte kim, kimi ve hangi gelecek adına dönüştürmeye çalışıyor?

BİZ NEREDE DURUYORUZ?

Bunca gelişmenin arasında, kendi duruşumuzu da yeniden sorgulamak zorundayız.

Öcalan’ın geçmişteki rolünü, Kürt siyasal hareketinin oluşumundaki etkisini ve yıllarca verdiği mücadeleyi yok sayamayız. Fakat geçmişte üstlenilmiş tarihsel bir rol, bugünkü bütün siyasal tercihlerin eleştiriden muaf tutulması anlamına da gelmez.

Bir düşünceyi anlamak başka, o düşüncenin her sonucunu benimsemek başka.

Bir liderin tarihsel önemini kabul etmek başka, onun bütün kararlarını sorgusuz sualsiz onaylamak başka.

Biz hangi noktada Öcalan’a yakınız? Kürt sorununun çözümünü, halkın haklarının tanınmasını ve çatışmanın sona ermesini savunduğu ölçüde mi? Peki, hangi noktada uzağız? Kolektif iradenin daralması, farklı siyasal yapıların düşmanlaştırılması ya da kararların yeterince tartışılmadan kabul edilmesi ihtimali karşısında mı?

Bu ayrımı yapabilmeliyiz.

Çünkü siyasal sadakat, düşüncenin yerine geçtiğinde eleştiri kaybolur. Eleştiri kaybolduğunda ise çelişkiler çözülmez; yalnızca ertelenir. Bir gün daha ağır biçimde yeniden karşımıza çıkar.

Bizim meselemiz, bir kişiyi bütünüyle yüceltmek ya da bütünüyle mahkûm etmek değil. Meselemiz, yaşanan tarihsel süreci anlayabilmek ve halkın geleceğini ilgilendiren kararları eleştirel bir akılla değerlendirebilmek.

Öcalan’ın hamlesi ne olursa olsun, bizim sorularımızı sorma hakkımız ortadan kalkmaz.

MİT’in rolü ne olursa olsun, devletin siyasal hedeflerini sorgulama ihtiyacımız ortadan kalkmaz.

PDK’nin geçmişteki tutumu ne olursa olsun, somut kanıt arama yükümlülüğümüz ortadan kalkmaz.

Ve Kürt hareketinin hangi kanadı olursa olsun, hiçbir siyasal yapı halkın iradesinin üzerinde, eleştiriden bağımsız bir konuma yerleştirilemez.

SONUÇ YERİNE: PARADOKSLARI ÇÖZMEDEN YOL ALINMAZ

Kafamızın dolu olması, sorularımızın çokluğu, yaşananları anlamakta zorlanmamız bir tesadüf değil. Tarihsel bir kırılmanın içerisindeyiz ve bu kırılmanın bütün sonuçları henüz açıklığa kavuşmuş değil.

Fakat tam da böyle dönemlerde, düşüncenin yerini sloganlara bırakmasına izin vermemeliyiz.

Ne Öcalan’a yakınlığı bir bağlılık ölçüsüne dönüştürmeli ne de uzaklığı kendi başına bir siyasal doğruluk kanıtı saymalıyız. Her yaklaşımı, her kararı ve her ittifakı tarihsel sonuçları üzerinden değerlendirmeliyiz.

Bugün ihtiyacımız olan şey, hazır cevaplar değil; doğru sorular, somut bilgiler ve bağımsız bir siyasal akıldır.

İmralı’da ne konuşuluyor? Devlet hangi koşulları dayatıyor, hangi tavizleri vermeye hazır? Kürt halkının hakları hangi hukuki güvencelerle korunacak? Gerillanın geleceği nasıl belirlenecek? PDK ile yaşanan gerilimlerin tarihsel temeli nedir? Ve bütün bu gelişmelerin sonunda, halkın siyasal iradesi hangi noktada duracak?

 

Bunlar cevaplanmadan, her açıklamanın arkasında başka bir açıklama aramaya; her hamlenin içinde yeni bir paradoks bulmaya devam edeceğiz.

Celal Hoca Amed

Oysa siyasetin görevi, paradoksları çoğaltmak değil, onları çözümleyebilmektir.

Bizim durduğumuz yer, bir kişinin gölgesi değil; halkın özgür iradesi, eleştirel düşünce ve tarihsel gerçekliğin kendisi olmalıdır.

Çünkü hiçbir lider halkın kendisi değildir. Hiçbir örgüt halkın bütün iradesini tek başına temsil edemez. Hiçbir siyasal hesap da halkın geleceğinden daha değerli olamaz.

 

(Makale içerikleri tamamen yazarın sorumluluğundadır. Sitemiz, bu görüşlerden dolayı herhangi bir sorumluluk kabul etmez.)

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.