Erkan Polat: Öcalan'ın çıkışı kimleri neden bu kadar sarstı?

Erkan Polat: Öcalan'ın çıkışı kimleri neden bu kadar sarstı?

.

A+A-

42472d9b-4fd4-42dc-be9e-a58e6706ded5.jpeg

Erkan Polat

'' Bir fırtına var ve göz gözü görmüyor. Eğer kafalarınız karışmış ve kendinizce bazı durumlara cevap bulamıyorsanız, benim naçizane önerim sabırla bu yazımı bir zahmet sonuna kadar okumanızdır. Belki boşuna kafa yormadığımızı göreceksiniz.''

Entelektüel Marksist solun, "Demokratik Sosyal Cumhuriyet Tartışması Üzerine" eleştirel yazılar, yalnızca bir kavram tartışmasına değil, Türkiye solunun bugün içinde bulunduğu derin bir siyasal ve ideolojik bunalıma ellerinden geldikçe parmak basmaya çalıştıklarını görüyorum.

Öcalan'ın son çıkışlarıyla birlikte ortaya çıkan tablo, yalnızca Kürt hareketinin milliyetçi damarında bir şaşkınlık yaratmadı. Asıl ilginç olan, kendisini yıllarca sosyalist, hatta Marksist olarak tanımlamış çevrelerin önemli bir bölümünde ortaya çıkan büyük hayal kırıklığı ve öfke de oluştu. Dün Öcalan'ın her sözünü neredeyse sorgusuz biçimde "yeni paradigma" olarak görenler, bugün aynı Öcalan'ın devletle kurduğu yeni ilişki ve çözüm arayışı karşısında neredeyse öfke nöbetlerine sürükleniyorlar.

Burada durup düşünmek gerekiyor.

Çünkü mesele yalnızca Öcalan'ın ne söylediği değildir. Asıl mesele, Türkiye ve Kürt solunun bir bölümünün kendi siyasal ve ideolojik bağımsızlığını ne ölçüde koruyabildiğidir.

Uzun yıllardır bazı sol çevreler, Kürt hareketiyle dayanışmayı eleştirel bir ittifak olmaktan çıkarıp, giderek onun siyasal çizgisine eklemlenmenin bir biçimine dönüştürdüler. Öcalan'ın Marksizmden uzaklaşan, liberteryen ve post-modern kavramlarla örülü yeni paradigması karşısında ciddi teorik itirazlar geliştirmek yerine, bu kavramları kendi sosyalist sözlüklerine ekleyerek konformist rahatlıkta bir tür eklektik sentez oluşturdular.

Öcalan "demokratik cumhuriyet" dedi; ona "sosyal" eklediler.

Öcalan ulus-devlet eleştirisi yaptı; bunu Marksist bir sınıf çözümlemesiyle tartışmak yerine, kendi teorileriyle harmanladılar.

Kürt hareketinin siyasal çizgisi değiştikçe, solun bir bölümü de onunla birlikte pozisyon değiştirdi. Sonra Öcalan'ın son çıkışları geldi. Ve bir anda bütün bu eklektik yapı çatırdamaya başladı.

Çünkü yıllardır Öcalan'ın politik çizgisini kendi solculuklarının önemli dayanaklarından biri haline getirenler, şimdi Öcalan'ın kendi beklentilerine uymayan bir politik yönelim geliştirmesi karşısında ne yapacaklarını şaşırdılar. İşte bugün gördüğümüz öfkenin önemli bir bölümü buradan kaynaklanıyor. Daha da ilginci, bu öfkenin bazı kesimlerde milliyetçi bir Kürt tepkisiyle, bazı kesimlerde ise neredeyse aynı sertlikte bir "sol" tepkiyle ortaya çıkmasıdır.

Bir zamanlar PKK içinde, HDP'de veya DEM Parti çevresinde güçlü bir sosyalist, hatta Marksist damar taşıyan insanların bir bölümünün bugün Öcalan'ın politik yönelimine karşı geliştirdiği tepki elbette anlaşılabilir. Ancak anlaşılması gereken başka bir şey daha var:

Eğer dün Öcalan'ın her teorik açılımını sorgulamadan sahiplenmişseniz, bugün onun farklı bir politik tercihini yalnızca öfkeyle karşılamak, kendi teorik zaafınızla yüzleşmenizi gerektirir.

Çünkü sosyalist olmak, bir siyasi aktörün yanında sürekli saf tutmak değildir. Sosyalist olmak, gerektiğinde yanında durabilmek; gerektiğinde de ona karşı çıkabilmektir.

Fakat burada Türkiye solunun yüzleşmesi gereken daha eski ve daha derin bir mesele var: Marksist literatürün Stalinist mirasla hesaplaşmadan yeniden kurulamayacağı gerçeği.

Stalinizmin yalnızca Sovyetler Birliği'nin siyasal tarihi açısından değil, Marksizmin sınıf, ulus, devlet ve devrim anlayışı üzerindeki etkileri açısından da ciddi bir tarihsel bilançosu vardır. Sınıf adına yapılan politikaların, ulusların ve halkların üzerinde yarattığı ağır sonuçlar, zorunlu göçlerden siyasal baskılara, ulusal kimliklerin bastırılmasından bürokratik devlet yapılanmasına kadar uzanan geniş bir tarihsel deneyim ortaya çıkarmıştır. Bu tarihsel deneyim, "sosyalizm adına yapıldı" denilerek Marksist eleştirinin dışında bırakılamaz.

Tam tersine, Marksist olmak biraz da kendi tarihinin karanlık sayfalarına bakabilme cesaretidir.

Ne var ki Türkiye solunda uzun yıllar boyunca Stalinist mirasın yarattığı kalıplar, yalnızca örgütsel ve siyasal düzeyde değil, düşünsel düzeyde de yeniden üretildi. Sınıf ile ulus arasındaki ilişkinin mekanik biçimde kurulması, ulusal sorunların çoğu zaman sınıf sorununa indirgenmesi veya ulusal hareketlerin yalnızca "ilerici-gerici" şablonları üzerinden değerlendirilmesi, bugün yaşadığımız teorik karmaşanın önemli kaynaklarından biridir.

Bu nedenle bugün yapılması gereken yalnızca Öcalan'ın yeni yönelimini eleştirmek değildir.

Aynı zamanda kendi tarihsel hafızamızın tabularını da sorgulamaktır.

Stalinist kalıpları, Troçki'yi ve devrimci Marksizmin diğer eleştirel damarlarını tarihsel düşmanlıklarla değil, teorik bir yeniden değerlendirme ihtiyacıyla ele almak gerekiyor. Marx, Engels, Lenin, Troçki ve Marksist literatürün farklı damarlarına yeniden dönmek, onları birer dogma olarak tekrarlamak için değil; sınıf, ulus, devlet, demokrasi ve devrim sorunlarını bugünün dünyasında yeniden düşünmek için gereklidir.

Çünkü bir dogmayı başka bir dogmayla değiştirmek teorik dönüşüm değildir.

Stalinizmin yarattığı tarihsel enkazdan kurtulmadan Öcalan'ın post-Marksist yönelimini sorgulamak da eksik kalır. Öcalan'ın Marksizmden kopuşunu eleştirmek ki, onunda bir zamanlar içinde yer aldığı Stalinist anlayışa geri dönmek anlamına gelmemelidir. Tam tersine, ikisini de aşabilecek bağımsız ve eleştirel bir devrimci Marksist perspektife ihtiyaç vardır.

Türkiye solunun bugün yaşadığı savrulmanın önemli bir nedeni de tam olarak budur: Bir dönem Stalinist kalıpların içinde sıkışmış, daha sonra bu kalıplardan kurtulmak isterken Marksizmin kendisiyle arasına mesafe koymuş, ardından da Kürt hareketinin yeni paradigmasına büyük ölçüde sorgulamadan yaslanmıştır.

Sonuçta bir dogmadan kaçarken başka bir dogmaya yaklaşılmıştır.
Bugün yaşanan sarsıntı, bu nedenle yalnızca Kürt hareketinin veya Öcalan'ın meselesi değildir. Türkiye solu ve Kürt solunun kendi tarihsel muhasebesini yapma zorunluluğudur.

Çünkü tarihsel hafıza, eğer eleştirel biçimde yeniden kurulmazsa, insanları geçmişin kalıplarına mahkûm eder. Solun geçmişte yaşananları yalnızca "dış düşmanların saldırıları" veya "tarihsel zorunluluklar" olarak açıklaması, kendi hatalarıyla yüzleşmesini engeller. Aynı şekilde bugün Öcalan'ın attığı her adımı geçmişteki mücadelelerin dokunulmaz bir devamı olarak görmek de yeni bir tabunun oluşmasına yol açar.

Türkiye ve Kürt solunun başka bir hastalığı da burada kendisini gösteriyor.

Erdoğan karşıtlığı giderek sosyalist siyasetin yerine geçirildi. "Erdoğan'a karşı olan herkes bizim dostumuzdur" anlayışı, zamanla sınıfsal ve ideolojik ayrımları görünmez hale getirdi. Böylece Kemalist çevrelerden sosyal-şovenist unsurlara, liberal demokratlardan devletçi muhaliflere kadar geniş bir alanda "parçalı bir ittifak" heyecanı yaratıldı.

Oysa Erdoğan karşıtlığı tek başına solculuk değildir. AKP karşıtlığı sosyalizm değildir. Devletin bugünkü politikalarına karşı çıkmak, otomatik olarak demokratik veya sosyalist bir programa sahip olmak anlamına gelmez.

Böyle bir siyaset, sonunda Türkiye'yi sınıfsal ve tarihsel çelişkileriyle anlamaya çalışan bir sosyalist hareket yerine, bütün siyasal enerjisini Erdoğan karşıtlığına indirgeyen "solumtrak" bir muhalefet üretir.

Daha kötüsü, bu çevrelerin bir bölümü bugün Öcalan'ın devletle kurduğu yeni ilişkiyi görünce, kendi geçmiş politik tercihlerinin hesabını vermek yerine öfkeyi Öcalan'a yöneltiyor. Oysa yapılması gereken daha basit ve daha zordur: Kendi teorik bağımsızlığını yeniden kurmak. Kürt halkının ulusal demokratik haklarını savunmak başka şeydir; Kürt hareketinin her stratejik tercihini onaylamak başka. Öcalan'ı eleştirmek başka şeydir; Kürt halkının meşru taleplerine sırt çevirmek başka. Devletin çözüm arayışını eleştirmek başka şeydir; çözüm ihtimalinin kendisine karşı çıkmak başka. Ve sosyalist olmak, bütün bu ayrımları yapabilme yeteneğidir.

Bugün yaşanan tablo aslında trajikomik bir gerçeği ortaya çıkardı: Yıllarca "eleştirel dayanışma" yerine sorgusuz ittifakı tercih edenler, ittifak ettikleri siyasal öznenin kendi çizgisini değiştirmesiyle birlikte ortada kaldılar. Demek ki sorun yalnızca Öcalan'ın bugün ne yaptığı değildir. Asıl sorun, dün bizim ne yaptığımızdır. Bu nedenle bugün öfkeye değil, soğukkanlı bir muhasebeye ihtiyaç var.

Türkiye sosyalist hareketi yeniden kendi dilini kurmak zorundadır. Kürt halkının mücadelesine koşulsuz demokratik destek verebilir; devletin inkâr ve baskı politikalarına karşı durabilir; Kürt hareketiyle ittifak kurabilir. Ama bütün bunları yaparken kendi sınıfsal, sosyalist ve enternasyonalist perspektifini terk etmek zorunda değildir.

Tam tersine, gerçek dayanışma ancak böyle mümkündür.

Çünkü sosyalistlerin görevi herhangi bir hareketin arkasına takılmak değil, kendi bağımsız siyasal aklını koruyarak ortak mücadele zeminleri yaratmaktır. Bugün yaşanan şaşkınlık belki de bu açıdan yararlı bir sarsıntıdır. Çünkü bazılarına acı da olsa şu soruyu yeniden sorduruyor:

Biz gerçekten sosyalist olduğumuz için mi bir ittifak kurduk, yoksa ittifak kurduğumuz için mi kendimizi sosyalist saydık? Ve bunun yanına bugün bir soru daha koymak gerekiyor: Marksizmi gerçekten terk mi ettik, yoksa önce Stalinist kalıplarını Marksizmin kendisi sandık, sonra o kalıplardan kaçarken Marksizmin bütününü mü terk ettik? Bence Türkiye solunun ve Kürt solunun bugün cevaplaması gereken asıl soru budur.

Çünkü yeni bir paradigma aramadan önce, eski paradigmaların neden çöktüğünü anlamak zorundayız. Bunun yolu da ne Öcalan'ın arkasına sorgusuz takılmaktan ne de Stalinist geçmişin tabularına geri dönmekten geçiyor.

Yol, Marx'ın ve devrimci Marksist geleneğin eleştirel damarlarına yeniden dönmekten; sınıfı, ulusu, demokrasiyi, devleti ve devrimi dogmalardan arındırarak yeniden tartışmaktan geçiyor.

İhtiyacımız olan şey yeni bir dogma değil; tarihsel hafızasını temizleyen, kendi hatalarıyla yüzleşen ve yeniden düşünme cesaretini gösteren bağımsız bir devrimci Marksist akıldır.

Bu tür sorunlara yönelik görüşlerimi geniş anlamda ele aldığım kitabımı okuduğunuzda göreceksiniz, tartışmalara bir şekilde katkı sunacağını sanıyorum.  

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.