Hüsamettin Turan

Hüsamettin Turan

Yazarın Tüm Yazıları >

Devlet Aklının Çifte Standardı ve Kürtlerin Özgürlük Arayışı

A+A-

 

İran’daki Kürtlerin devlet kurma ihtimali üzerinden yükselen öfke, aslında bir ihtimale değil, bir korkuya işaret ediyor: Kürtlerin artık edilgen bir güvenlik nesnesi değil, tarihsel ve siyasal bir özne olarak konuşuluyor oluşuna. Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak’ın bu ihtimali “ABD ve İsrail desteğiyle kurulan onursuz devletler” söylemiyle mahkûm etmesi, akademik bir analizden çok, yerleşik devlet refleksinin ideolojik tekrarını yansıtıyor.

Bu refleks, Kürtlerin kendi kaderini tayin arzusunu içeriden doğan tarihsel bir talep olarak değil; mutlaka dışarıdan kurgulanmış bir proje olarak görmek istiyor. Çünkü aksi kabul edildiğinde, yüz yıllık inkâr ve bastırma siyasetinin çöktüğü de kabul edilmiş olacaktır.

“Onursuz milletler ABD ve İsrail desteğiyle ülke kurar” cümlesi, ilk bakışta ahlaki bir yargı gibi görünse de tarihsel gerçeklik karşısında bir slogandan ibarettir. Modern uluslararası sistemde hangi devlet kuruluş sürecinde büyük güçlerin etkisinden tamamen bağımsız kalmıştır?

İsrail’in kuruluşu dönemin küresel güç dengelerinden azade miydi? Güney Sudan bağımsızlığını ilan ederken uluslararası toplumun gözetimi yok muydu?

Eğer dış destek otomatik olarak onursuzluk ise, bugünkü dünya haritasının önemli bir kısmını aynı kategoriye koymak gerekir. Fakat mesele Kürtler olunca, uluslararası ilişkilerin olağan gerçekliği birden ahlaki bir suçlamaya dönüşüyor.

Kürtler tarih boyunca başkaları için savaşmadı ifadesi, romantik bir efsane değil, bir siyasal bilinç vurgusudur. Kürtler elbette imparatorluklar çağında farklı merkezlerle ittifaklar kurdu; ancak başka bir ulusun emperyal yayılma projesinin gönüllü aparatı olmadı.

Son yarım yüzyılda Kürt silahlı güçlerinin uluslararası koalisyonlarla kurduğu ilişkiler de çoğu zaman kendi varoluş alanlarını savunma ekseninde gelişti.

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne bağlı güçler, IŞİD’e karşı savaşırken Washington’un küresel vizyonu için değil, Erbil’in düşmemesi için savaşıyordu. YPG güçleri de başkasının toprağını ele geçirmek için değil, kendi şehirlerini savunmak için uluslararası koalisyonla yan yana geldi. Küçük ya da statüsüz bir milletin büyük güçler arasındaki çatlaklardan yararlanması, onursuzluk değil, tarihsel bir hayatta kalma stratejisidir.

İran bağlamında tablo daha da nettir. İran İslam Cumhuriyeti, teokratik yapısı gereği egemenliği halkın iradesine değil, Velayet-i Fakih makamına dayandırır. Kürtler bu yapı içinde çoğu zaman güvenlik sorunu olarak kodlanmış; siyasal talepleri bastırılmış; gençleri idam sehpalarında can vermiştir.

Her gün kendi gençlerini vinçlere asan, muhalif şehirleri balistik füzelerle vuran bir rejim karşısında, Kürtlerin uluslararası destek aramasını başkasının askeri olmak diye yaftalamak, mağdura susmasını telkin etmektir. Uluslararası koalisyonla temas kurmak, başka bir devletin çıkarı için ölmek anlamına gelmez; bazen bu, kendi halkının ölmemesi için kurulan zorunlu bir ilişkidir.

Burada asıl çelişki şudur: Başkalarının askeri olmak suçlamasını yöneltenler, kendi devletlerinin yakın tarihine bakmamaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti, Soğuk Savaş boyunca NATO’nun en ileri karakollarından biri olarak konumlandı. 1950’de Kore’ye asker gönderdi; bu adım Batı blokuna entegrasyonun sembolüydü. 2001 sonrası dönemde ise NATO şemsiyesi altında Afganistan’a asker gönderdi ve Kabil’de görev üstlendi.

Bu operasyonun ana omurgasını Amerika Birleşik Devletleri oluşturuyordu. Kimse buna “Amerika’ya askerlik yapmak” demedi; “uluslararası sorumluluk” ve “stratejik ortaklık” dendi.

Şimdi aynı çevreler, Kürtlerin uluslararası bir koalisyonla yan yana gelmesini “taşeronluk” ya da “başkasının askeri olmak” diye yaftalıyor. Eğer bir güçle taktik iş birliği yapmak otomatik olarak “askerlik” sayılıyorsa, o zaman Türkiye’nin yarım asırlık dış politika pratiğini de aynı kavramla tanımlamak gerekir. Devlet yaptığında jeopolitik akıl, Kürtler yaptığında ihanet mi oluyor? Bu açık bir çifte standarttır.

Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak dönüp kendi ülkesinin pratiğine bakmalıdır. Türkiye NATO doktriniyle hareket ederken, askeri üslerini küresel güçlere açarken, Afganistan’da görev üstlenirken bu bir stratejik tercih sayıldı. Aynı mantık Kürtler için neden geçerli olmasın? Devletin yaptığı milli çıkar, Kürdün yaptığı taşeronluk olarak mı kodlanacak? Bu yaklaşım bilimsel değil, ideolojiktir.

Eski MİT müsteşarı Mahir Kaynak’ın temsil ettiği güvenlikçi zihin dünyası, dünyayı daima büyük güçlerin satranç tahtası olarak okudu. Bu okuma biçimi, Kürtleri de hep bir piyon olarak görme eğilimindeydi. Oysa Kürtler artık başkasının hamlesi değil, kendi iradesiyle hareket eden bir aktördür. Uluslararası ilişkilerde temas kurmak, destek aramak ya da ittifak geliştirmek özne olmanın parçasıdır; nesne olmanın değil.

Kim başkasının askeriymiş sorusu bu yüzden tersine çevrilmelidir.

On yıllarca NATO’nun askeri mimarisi içinde yer alan, Afganistan’da görev üstlenen, küresel stratejilerin parçası olan bir devlet mi başkasının askeri olmuştur; yoksa kendi varlığını korumak için uluslararası destek arayan statüsüz bir millet mi? Eğer ölçü dış aktörlerle kurulan ilişkilerse, bu ölçü herkese eşit uygulanmalıdır.

Kürtler Afganistan’a asker göndermedi. Kürtler başka kıtalarda jeopolitik nüfuz mücadelesi yürütmedi. Kürtler kendi dağında, kendi şehrinde, kendi köyünde hayatta kalma savaşı verdi.

Eğer uluslararası bir koalisyonla yan yana geldiyse ...

Bu kendi gençlerinin darağacına gitmemesi, kendi şehirlerinin yerle bir edilmemesi içindi. Bu, başkası adına savaşmak değil; kendisi adına direnmekti.

Herkes gerçekten kendine bakmalıdır. Devletlerin küresel askeri angajmanları strateji olarak alkışlanırken, Kürtlerin özgürlük arayışı neden onursuzluk olarak damgalanıyor?

Asıl soru budur.

Kürt gözünden bakıldığında cevap nettir:

Özgürlük talebi suç değildir. Suç olan, bir milleti sonsuza kadar statüsüz bırakmayı doğal görmek ve o milletin nefes almak için kurduğu her teması ihanet diye damgalamaktır.

 

 

 

 

 

 

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar