Başkalarının Haritasında Asker Olmak: Kürt Siyasetinin Yapısal Zaafı Üzerine
Kürt halkının özgürlük mücadelesi, yüzyılı aşkın bir süredir hem içeriden hem de dışarıdan kuşatılmış bir zeminde şekillenmektedir. Bu kuşatma, yalnızca fiziki baskı ve inkâr politikalarıyla değil, aynı zamanda siyasal bağımsızlık aklının gelişimini engelleyen dışa bağımlı ilişki biçimleriyle de derinleşmiştir.
Bugün Kürt siyasetinin belli başlı yapılarında gözlenen dış aktörlere yaslanma eğilimi, uzun vadede halkın öz iradesini aşındıran, siyasal özneleşmeyi geciktiren bir zaaf olarak ortaya çıkmaktadır.
Tarihin farklı dönemlerinde, Kürtlerin büyük güçlere dayanarak kendi ulusal hedeflerine ulaşma arzusu anlaşılabilir bir stratejik refleks olarak değerlendirilebilir. Osmanlı sonrası dönemde İngilizlere, Soğuk Savaş yıllarında Sovyetlere, 1991 sonrası ABD’ye veya günümüzde Batılı koalisyon güçlerine duyulan beklentiler, çoğu zaman dört parçaya bölünmüş ve her biri farklı baskı rejimlerinin altında ezilen bir halkın çaresizliğinden doğmuştur.
Ancak bu refleks, zamanla bağımsızlık stratejisinin yerini alan bir siyasal alışkanlığa dönüşmüş; dış desteği araçsallaştırmak yerine, dış aktörlerin araçsallaştırdığı bir halk gerçekliği ortaya çıkmıştır.
Bu nedenle “başkalarının askeri” olmak, sadece bir taktik hata değil, yapısal bir çöküştür. Dış güçlerin çıkarlarıyla Kürt halkının özgürlük talepleri arasında çoğu zaman derin bir uyumsuzluk vardır.
Bu güçler ...
Kürtleri yalnızca kendi jeopolitik hesaplarında bir denge unsuru olarak görür; gerektiğinde destekler, gerektiğinde yalnız bırakır, gerektiğinde ise gözden çıkarır. Kürt siyasetinin bu gerçekliği göz ardı ederek, dış güçlerin güvencesine sığınması, halkın kendi kaderini tayin hakkını sürekli başka ajandaların gölgesinde bırakır.
Bugün bazı Kürt partilerinin ya da silahlı yapıların, dış devletlerle kurdukları ilişkilerde izledikleri “eteklenmeci” tutum, yalnızca politik değil, aynı zamanda ahlaki bir sorundur. Bu yapılar, kendi halkına hesap vermektense, dış aktörlerle uyumu önceleyen politikalarla meşruiyet devşirmeye çalışmakta; Kürt halkının acı, umut ve taleplerini başka başkentlerin önceliklerine endekslemektedir. Ulusal onurun ve siyasal bağımsızlığın yok sayıldığı bu yönelimler, halkın ruhunu törpülemekte, mücadeleyi örgütsel bekaya indirgemektedir.
Kürdistan’ı sömürgeleştiren devletlerin, kendi egemenliği altında olmayan Kürdistan parçalarındaki Kürt siyasi yapılarına oldukça büyük bir ilgi ile yaklaşmaları da bu sürecin bir parçasıdır. Ancak bu ilginin dostça olmadığı; bilakis kirli, kanlı, zehirli ve Kürtlere yönelik oldukça tehlikeli bir karakter taşıdığı açık bir gerçektir.
Her sömürgeci devlet, ilgi gösterdiği Kürtleri kullanarak hem diğer sömürgeci devletlerden tavizler almakta hem de Kürtler arasında sonu gelmeyen çatışmalar yaratmaktadır. Bu çatışmalar, yalnızca siyasal parçalanmayı değil, toplumsal çözülmeyi de beraberinde getirmekte; Kürtlerin birbirini hain, işbirlikçi, katil, ajan veya ihanetçi olarak itham ettiği bir kısır döngüye yol açmaktadır.
Kürdistan tarihi, bu tür iç çatışmaların, kardeş kavgasının ve kanlı hesaplaşmaların örnekleriyle doludur. Öyle ki, bu çatışmalarda hayatını kaybeden Kürtlerin sayısı, bugün faaliyette olan silahlı örgütlerin toplam kadro sayısının dahi çok üstündedir. Bu gerçeğin en yakıcı biçimiyle hissedildiği yerlerin başında, günümüzde Güney Kürdistan’da yaşanan karşılıklı mevzilenmeler gelmektedir. Bu tür iç gerilimlerin yarın ne tür tehlikeler doğuracağı, bugün dahi endişe verici biçimde ortadadır.
Bu bağımlı çizginin karşısına konması gereken şey, dış desteği tümden reddetmek değil; onu ulusal iradeye bağlı, denetimli ve taktiksel bir araç olarak değerlendiren stratejik bir aklın inşasıdır. Kürt halkının özgürleşmesi, ne Washington’da ne Moskova’da, ne de Tahran ya da Ankara’nın lütfunda gizlidir. Gerçek kurtuluş; halk temelli örgütlenmeye, iç meşruiyete, tarihsel hafızaya ve çoğulcu bir ulusal programa yaslanan bir bilinçle mümkündür.
Kürtler yüzyıldır başka haritalarda “asker” olmaya zorlanıyor ya da buna razı ediliyor. Artık kendi haritamızı, kendi ellerimizle, kendi irademizle çizmenin zamanı çoktan gelmiştir. Aksi hâlde, tarih yalnızca geçmişteki ihanetleri değil, bugünkü teslimiyetleri de not edecektir.

