Hüseyin Akıncı

Hüseyin Akıncı

Yazarın Tüm Yazıları >

Gereksiz Dostlukların Bedeli Ağırdır Be Hocam

A+A-

Gündelik hayatın sıradan koşuşturmacası içinde, zihnimiz yarın ne olur gibi anlık ve pratik kaygılarla meşgulken, bazen karşımıza çıkan tek bir insan veya küçük bir davet, bizi modern zamanların en büyük yanılsamalarıyla yüzleştirebiliyor.
 
Şehrin mekanik akışında yürürken karşılaştığım ve geçmişin köklü ahlaki mirasını omuzlarında taşıyan bir çınar amcanın sevecen,babacan sesiyle yaptığı çay daveti, benim için sadece bir mola değil, aynı zamanda insani ilişkilerin dönüşümüne dair derin bir sorgulamanın başlangıcı oldu.
 
Ataların yadigarı olan bu eski dostun teklifini uyduruk bir bahaneyle geçiştirmek, köklerimize ve bizi biz yapan saygı zeminine yakışmazdı. Kısa bir "nasılsın, iyi misin?" faslının ardından sohbet, kaçınılmaz olarak geçmişteki o saf, çıkarsız ve köklü dostlukların hikayelerine evrildi.
 
Yaşlı çınar, dostluğun gerçek anlamını, bu kavramla yoğrulmuş büyük fedakarlıkları ve o eski samimiyeti öyle bir coşkuyla anlatıyordu ki, satır aralarında günümüz ilişkilerinin bomboş kalmış iç yüzüne ince ve haklı sitemler gönderdiğini anlamamak imkansızdı.
 
Anlatısı boyunca elindeki kalemin ucuyla önünde duran beyaz kağıdı hırsla karalaması, aslında içindeki o sessiz öfkenin ve kırgınlığın somut bir dışavuruşu gibiydi. İçimden, "Hayır dır amca, çıkar ilişkileriyle ayaklar altınaalınmış bugünün dostluklarına pek bir kızgın gibisin," demek geçse de, kırk yılda bir gördüğüm bu güzel insanın içini dökmesine takoz olmak istemedim.
 
O, bugünün yozlaşan bağlarına doğrudan tek bir kelime dahi etmeden, sürekli geçmişin o masalsı dostluklarını övüyordu. Bu anlatım tarzı, adeta kültürel bir refleks olan "Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla" deyişinin yaşayan bir örneğiydi.Ancak bu nostaljik anlatım, aniden kesilen bir sessizlikle yön değiştirdi.
 
Yaşlı adam gözlerini gözlerime dikerek modern insanın kalbine saplanacak o sarsıcı soruyu sordu: "Bak Gülizer, sahtekarlık nedir bilir misin?" Dolandırmak, insanları yanıltmak ve olduğundan farklı görünmeye çalışmak gibi klasik tanımları ardı ardına sıraladığımda, derin bir iç çekerek başını salladı: "
 
Hepsine eyvallah; ama ve lakin, ben insanın kendisine karşı yaptığı sahtekarlıktan bahsediyorum." Bu cümlenin ağırlığı altında ezildiğim esnada, elime beyaz bir kağıt tutuşturarak ilk aklına gelen birkaç dost bildiğinin ismini yazmamı istedi. Şaşkınlığım tavan yapmıştı fakat onu kırmak imkansızdı;
 
kalemi alıp hayatımda yer tutan birkaç ismi kağıda karaladım. Parmağını o isimlerden birinin üzerine sertçe bastırıp, "Peki, bu gerçekten dostun mu?" dediğinde, verebildiğim tek cevap "Eh,yani..." şeklindeki kaçamak bir geveleme oldu.İşte tam o an, donuklaşan yüreğime adeta bir kurşun gibi saplanan, adeta bir ahiretlik soru niteliğindeki o can alıcı cümle döküldü dudaklarından:
 
"Başın sıkıştığında; sorgu suali, yargılamayı bir kenara bırakıp, maddi manevi senin yanında yer alacağından ne kadar eminsin?" Bu soru,modern ilişkilerimizin üzerine kurulu olduğu o pamuk ipliğinden köprüleri sarsmaya yetti. Amca,dost olmanın asaletiyle yol alan eski hikayeleri sil baştan yeniden anlatırken, dünün ahlaki değerleri ile bugünün değişkenliği arasındaki uçurumu gözler önüne seriyordu.
 
 
O an, her ne kadar onun bu mutlak nostaljisine içten içe itiraz etmek istesem de sustum. Zira biliyordum ki, o çok övülen geçmiş zaman dostlukları da kendi dönemsel koşullarının, beklentilerinin ve gizli çıkarlarının izlerini taşıyordu. İnsan doğası gereği beklentiler her çağda şekil değiştirecek, ilişkiler dönemin gereksinimlerine göre yeniden inşa ediliyor.
 
Fakat onun bu güzel ve sığınak niteliğindeki nostaljisini yıkmak, onu her dönemin yaşanmışlığına göre dostlukların evrildiğine ikna etmeye çalışmak beyhude bir çaba olurdu.Önümdeki o isimler yazılı kağıda bakarken, amcanın işaret ettiği "kendimize karşı sahtekarlık" kavramının ne denli büyük bir modern dünya hastalığı olduğunu çok daha berrak bir şekilde kavradım.
 
Bugün etrafımız yüzlerce, binlerce insanla çevriliyken; kuru kalabalık bir yağmurun altında ıslanırken, aslında derin bir yalıtılmışlık içinde cançekişiyoruz. Kendimizi kandırarak "dost" olarak adlandırdığımız kişilerin, hayatın ilk sert fırtınasında nasıl birer birer yaprak dökümü gibi yok olacağını içten içe bilerek, bile isteye bu sahte oyunu oynamaya devam ediyoruz.
 
Kalabalıklar içinde yapayalnızız; fakat bunu kendimize bile itiraf edecek cesaretimiz yok. Bilerek ya da bilmiyerek ortak olduğumuz bu yalan,aslına bakarsan ruhumuzun en büyük yalnızlığın  trajedisini oluşturuyor.Sonuç olarak, her kim ne derse desin ve zaman nasıl akarsa aksın; gerçek dostluğun her çağda ödenmesi gereken son derece ağır bir bedeli vardır.
 
Bu bedel, günümüzün yapay dünyasındaki sanal alkışın, geçici beğenilerden veya menfaat ilişkilerinden değil; hesapsız bir yardımlaşmadan,derin bir özveriden ve sonu gelmez fedakarlıklardan inşa edilir. Bizler bu bedeli ödemekten kaçındıkça ya da bu bedeli ödeyebilecek insanları hayatımıza dahil etmedikçe, modern kalabalıkların kuytu köşelerinde kendimize söylediğimiz yalanlarla avunmaya mahkum kalacağız.
 
Ah be Gülizer"

 
Etrafımızda çok insan varmış gibi görünürken aslında kimsemizin olmaması" gerçeğine bu söhbet harika bir ayna tutuyor. Amcanın"insanın kendine karşı sahtekarlığı" tespiti ise söhbetin tam kalbi olmuş. Kendimizi kandırıp "dost" sandıklarımızın, ilk fırtınada nasıl yok olduğunu hatırlatan o sarsıcı söhbetin için kalemine sağlık Gülizer;

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.