AMEDSPOR TRABZONSPOR MAÇI BİZE NE ANLATIYOR?

AMEDSPOR TRABZONSPOR MAÇI BİZE NE ANLATIYOR?

.

A+A-

ERKAN POLAT

''Futboldan taşan Kürt ulusal bilincinin siyasal mesajı ve var olan bilindik siyasetin Kürt toplumuna yabancılaşması üzerine''...

Bazen bir toplumun siyasal ruh halini anlamak için parlamento kürsülerine, parti kongrelerine, devlet adamlarının açıklamalarına ya da örgüt liderlerinin bildirilerine bakmak yetmez. Bazen dünkü gibi bir futbol maçının tribünlerine bakmak bir çok şey anlatır. Çünkü toplumların bilinçaltında biriken duygular, siyasal aktörlerin kurduğu cümlelerden çok daha doğrudan biçimde ve hiç beklenmedik bir biçimde kitlelerin ortak davranışlarında ve reflekslerinde ortaya çıkabilir.

Amedspor ile Trabzonspor arasında oynanan son maçta ortaya çıkan görüntüleri yalnızca bir futbol karşılaşmasının coşkusu olarak değerlendirmek, yaşanan toplumsal olgunun esasını görmemek olur. Tribünlerdeki tezahüratın, kitlesel heyecanın ve Amedspor etrafında oluşan aidiyet duygusunun taşıdığı anlam, doksan dakikalık bir futbol karşılaşmasının çok ötesindedir.

Bu nedenle meseleye “bir futbol takımı üzerinden Kürt milliyetçiliği yükseliyor” biçimindeki dar ve yüzeysel bir bakışla yaklaşmak da doğru değildir. Aynı şekilde bunu yalnızca Amedspor taraftarlığına indirgemek, göz ardı etmekte mümkün değildir.

Ortada daha derin bir toplumsal gerçeklik vardır:

Kürt toplumunda ulusal kimlik ve aidiyet duygusu, siyasal aktörlerin bugün içinde bulunduğu bütün tartışmalara rağmen yaşamaya, kendisini yeniden üretmeye ve yeni biçimler altında dışa vurmaya devam edişini gördük dün.. Ve belki de daha önemlisi, bu duygu artık belirli bir siyasal merkezin tekeline sığmayacak kadar genişlemiştir.

BİR FUTBOL TAKIMI NASIL ULUSAL SEMBOL HALİNE GELİR?

Bu noktada Avrupa tarihinden tanıdığımız bir örnek oldukça açıklayıcıdır.

Barcelona futbol kulübünün Katalan toplumundaki anlamı hiçbir zaman yalnızca futbol olmamıştır. FC Barcelona uzun tarihsel dönemler boyunca Katalan kimliğinin, kültürel direncin ve merkezi otorite karşısındaki toplumsal farklılığın sembollerinden biri haline gelmiştir.

Tribünlerde yükselen sloganlar yalnızca futbolculara ve futbola yönelik olmamıştır. Bir toplum, kendi tarihini, kimliğini ve özgürlük arzusunu bazen futbol sahasının atmosferinde toplumsal tepkinin en güzel örnekleriyle bugüne gelmiş bir Barscolna var önümüzde.

Amedspor bakımından da benzer bir toplumsal anlamın oluştuğunu göre biliyorum.

Elbette Türkiye ile İspanya'nın, Kürt meselesi ile Katalan meselesinin tarihsel koşulları aynı değildir. Bu iki olguyu birebir özdeşleştirmek tarihsel ve Marksist açıdan doğru olmaz.

Fakat futbolun bastırılmış veya siyasal alanda yeterince ifade edilemeyen kolektif kimliklerin görünürleştiği bir toplumsal alan haline gelebilmesi bakımından ciddi bir benzerlik vardır.

Amedspor artık yalnızca Diyarbakır'ın futbol takımı değildir. O, artık Kürt toplumunun önemli bir kesiminde Amedspor, bir aidiyetin sembolüdür.

Tam da bu nedenle Amedspor'a yönelik her saldırı, her yasaklama, her küçümseme veya onu yalnızca “spor kulübü” sınırları içinde tutma çabası, panik, toplumun gerçek sosyolojik karşılığını anlamakta yetersiz kalacaktır. Çünkü sömürgeci şoven zihniyet, dönüşümde her zaman zorlanacaktır. 

AYŞE HÜR'ÜN PJAK ANALİZİ VE MESELENİN DİĞER YÜZÜ

Ayrıca bugün dikkatimi çeken bir konuda Ayşe Hür'ün bugün paylaştığı, “The National Context” adlı analiz merkezinin değerlendirmesine dayanan PJAK yazısı ise meselenin aslında bir başka bir boyutunu önümüze koyuyor.

Yazının temel tezi kabaca şudur: PKK'nin Türkiye, Irak ve Suriye'deki askeri yapılanmalarının çözülmesi veya başka yapılara entegre edilmesi gündeme gelirken PJAK'ın İran cephesinde varlığını sürdürmesi, bölgesel jeopolitik dengelerden bağımsız değerlendirilemeyeceği tezidir.

Burada özellikle dikkat edilmesi gereken nokta, Kürt meselesinin hâlâ dört parçalı bir tarihsel ve jeopolitik sorun olarak varlığını sürdürmesidir.

Türkiye'de PKK ile yürütülen yeni süreç... Suriye'de SDF'nin geleceği... Irak'ta PKK'nin askeri varlığının tasfiyesi... İran'da PJAK'ın durumu... Bunların hiçbiri birbirinden kopuk değildir.

Ortadoğu'daki devletler, emperyalist güçler ve bölgesel aktörler Kürt meselesini kendi çıkarları doğrultusunda yeniden düzenlemeye çalışırken Kürt toplumunun kendi tarihsel iradesi çoğu zaman bu jeopolitik hesapların dışında bırakılmaktadır.

İşte tam burada Dört parça sömürge sorunu kitabımda belirttiğim gibi, temel Marksist soruyu sormak gerekiyor:

Kürtler hakkında karar verenler kimlerdir ve Kürtlerin kendi tarihsel iradesi bu kararların neresindedir? Çünkü mesele yalnızca PKK'nin silah bırakıp bırakmaması değildir. Mesele yalnızca Öcalan'ın ne söylediği de değildir. Mesele yalnızca Ankara'nın ne istediği hiç değildir. Asıl mesele, bütün bu siyasal ve jeopolitik düzenlemelerin Kürt toplumunun tarihsel bilincinde ve toplumsal dokusunda nasıl karşılık bulduğudur.

SİYASETİN KÜRT TOPLUMUNDAN KOPMASI

Bugün ortaya çıkan en önemli gelişmelerden biri belki de budur.

Kürt siyasal hareketlerinin onlarca yıllık mücadelesi boyunca oluşan güçlü duygusal bağlar elbette bir günde ortadan kalkmaz. İnsanların hafızası, acıları, ölümleri, mücadeleleri ve umutları siyasal kararlarla bir gecede silinmez. Ancak siyasal hareketlerin toplumsal tabanlarıyla ilişkisi de sonsuza kadar aynı biçimde kalmaz.

Bir hareket kendi yarattığı toplumsal bilincin gerisinde kalmaya başladığında, tarihsel olarak çok önemli bir kırılma ortaya çıkar.  Bugün Kürt toplumunda yaşanan tartışmanın önemli bir bölümü burada düğümlendiğini görüyorum.

PKK'nin silahlı mücadele döneminin sona erdirilmesi, elbette başlı başına tartışılması gereken tarihsel bir gelişmedir. Şiddetin sona ermesi, insanların ölmemesi ve demokratik siyasal alanın genişlemesi devrimci bir perspektiften küçümsenecek şeyler değildir.

Fakat barış ile siyasal teslimiyet aynı şey değildir. Silah bırakmak ile tarihsel taleplerden vazgeçmek aynı şey değildir. Devletle anlaşmak ile toplumun özgürleşmesi aynı şey değildir.

Ve en önemlisi:

Bir örgütün strateji değiştirmesi ile bir halkın tarihsel sorunlarının ortadan kalkması aynı şey değildir.

Tam tersine, silahlı mücadelenin geri çekildiği koşullarda Kürt toplumunun kendi ulusal ve demokratik taleplerini hangi siyasal araçlarla ifade edeceği sorusu daha da önem kazanmaktadır.

“APO'YA RAĞMEN KÜRTLER” Mİ?

Burada oldukça hassas ama bir o kadar da önemli bir nokta belirginleşiyor. “Apo'ya rağmen Kürtler” ifadesini Öcalan'ın bir şekilde tarihsel ''rolünü'' inkâr eden basit bir slogan olarak okumayı yanlış buluyorum.

Öcalan'ın Kürt siyasal hareketlerinin oluşumundaki tarihsel rolü tartışma konusu olmamalı. Ancak tarihsel olarak bazı liderlikler de yarattıkları toplumsal dinamiğin üzerinde sonsuza kadar belirleyici kalamadığıda bir gerçekliktir.

Bir lider, bir örgüt veya bir siyasal yapı bir halkın tarihsel bilincini yaratıcı katkılar suna bilir, onu harekete geçirebilir, ona yön verebilir.
Fakat hiçbir lider bir halkın kendisi değildir. Hiçbir örgüt diyalektik olarak bir halkın yerine geçemez. Ve Hiçbir siyasal yapı da toplumsal tarihin kendisi değildir. İşte Amedspor tribünlerinde ortaya çıkan görüntüler bu açıdan son derece önemlidir.

Oradaki coşkunun tamamını herhangi bir örgütün talimatıyla açıklamak mümkün değildir. Bu coşku, daha derindeki bir toplumsal aidiyete yaslanmaktadır. İnsanlar orada yalnızca bir futbol takımını desteklemiyor olabilir. Bir ulusal kimliği, bir kenti, bir tarihi, bir ortak hafızayı ve belki de uzun zamandır siyasal alanda yeterince ifade edemedikleri ezilmişliğe karşı bir gelecek özlemi,kimliği aynı anda haykırıyor olabilirler.

Bu nedenle tribünlerde ortaya çıkan kitlesel enerji, “spor sevgisi” başlığı altında tüketilemeyecek kadar güçlü bir sosyolojik olgudur.

“MİLLİ TAKIM” DUYGUSUNUN AMEDSPOR'DA ORTAYA ÇIKIŞI

Belki de en çarpıcı nokta budur. Türkiye'de milli takım karşılaşmalarında görülen kitlesel coşkuyu düşünelim. Bir futbol takımı, ulusal kimliğin taşıyıcısı haline gelir. Amedspor çevresinde oluşan duygununKürtlerde buna benzer bir psikolojik karşılık üretmesi tesadüf değildir. Burada “Amedspor Kürt milli takımıdır” şeklinde mekanik bir sonuç çıkarmakta istemiyorum.

Fakat Amedspor'un Kürt toplumunun bir bölümünde ulusal aidiyetin görünür bir sembolüne dönüşmüş olması, görmezden gelinemeyecek kadar açık bir gerçekliktir. Ve bu durum bize şunu gösteriyor:

Ulusal kimlik siyasal anlaşmalarla ortadan kaldırılabilecek bir duygu değildir. Devlet bir yasa çıkarabilir. Örgüt bir strateji değiştirebilir.
Hatta bir Lider yeni bir yol önerebilir. hatta Sınırlar yeniden çizilebilir.
Jeopolitik dengeler değişebilir.

Fakat insanların kendilerini nasıl hissettikleri, hangi tarihsel topluluğa ait oldukları ve gelecekte nasıl yaşamak istedikleri yalnızca yukarıdan alınan kararlarla belirlenseydi, bugün çok daha farkı bir dünya karşımıza çıkardı..

İşte futbol tribünleri, halkın nabzı tam da bu yüzden bazen çok önemlidir. Siyasetin susturduğu yerde toplum başka bir dil yaratır.

DEVLETİN JEOPOLİTİĞİ, HALKIN SOSYOLOJİSİ

Ayşe Hür'ün paylaştığı analizde dikkat çekilen jeopolitik denklem gerçekten önemlidir.

Türkiye'nin Suriye, Irak ve İran ekseninde gelişen olaylara bakışı; İsrail'in bölgesel stratejileri; ABD'nin Ortadoğu politikası; İran'ın geleceği; Suriye'nin yeniden yapılanması ve Kürt silahlı yapılarının geleceği ve kaderi birbirine bağlıdır.

Fakat burada bir tehlike bulunmaktadır:

Kürt meselesini yalnızca devletlerin ve emperyalist güçlerin jeopolitik hesapları üzerinden okumak. Bu durumda Kürtler, kendi tarihinin öznesi olmaktan çıkar ve başkalarının stratejilerinde kullanılan bir maşaya dönüşme ihtimali.

Evet, Türkiye “bölünme” korkusuyla hareket eder. Doğrudur. İran her dönem rejim güvenliği açısından meseleye bakar. İsrail çıkarları doğrultusunda bölgesel güvenlik mimarisi açısından meseleye bakar. ABD ise kendi jeopolitik stratejik ve emperyalist çıkarları açısından bakan bir küresel dokturini önceler.

Rusya zaten kendi nüfuz alanı açısından bakar. Fakat bütün bunların arasında Kürt halkının ne istediği çoğu zaman ikinci plana itilir, görmek istenmez.

Kitabımda da belirttiğim gibi Devrimci Marksist yaklaşım tam da burada devreye girmek zorundadır. Kürt meselesini ne Türk devletinin güvenlik paradigmasına teslim edebiliriz ne de emperyalist devletlerin Ortadoğu hesaplarının bir uzantısına çevirebiliriz.

Kürt halkının özgürlük ve demokratik hakları, herhangi bir devletin veya emperyalist gücün lütfu değil, halkların kendi tarihsel mücadelelerinin meşru sonucudur.

DÖRT PARÇA SORUNU HALA ORTADA DURUYOR

Bugün bazı çevreler PKK'nin silahlı mücadeleyi sona erdirmesiyle Kürt meselesinin de artık çözülebilir hale geldiğini düşünüyor. Oysa mesele bundan çok daha karmaşıktır. Kürt sorunu yalnızca PKK sorunu değildir. PKK'nin ortaya çıkmasına neden olan tarihsel koşullar ortadan kalkmadan PKK'nin dönüşmesi, Kürt sorununun kendiliğinden çözüldüğü anlamına gelmez.

Her zaman belirtiğim gibi Kürt kimliğinin inkârı... Dil üzerindeki baskılar... Siyasal eşitsizlik... Ekonomik ve bölgesel eşitsizlik... Zorunlu göçler... Kültürel haklar... Siyasal temsil... Ve dört parçaya bölünmüş bir halkın farklı devletlerin egemenliği altında yaşaması...

Bütün bunlar tarihsel gerçekliklerdir. Bugün bunların üzerine jeopolitik bir yeniden yapılanma eklenmiştir. Dolayısıyla mesele yalnızca “PKK ne yapacak?” sorusundan ibaret değildir.

Daha büyük soru şudur: Kürt halkının tarihsel talepleri bu yeni bölgesel düzende nasıl karşılanacaktır?

BARIŞI SAVUNMAK, GERÇEKLERİ GÖRMEKTİR

Biz devrimci Marksistler açısından barış, devletlerin yaptığı anlaşmaların adı değildir. Barış, halkların özgürlük ve eşitlik içinde yaşayabilmesinin maddi koşullarının yaratılmasıdır. Bu nedenle barışı savunmak, mevcut devlet düzenlerinin bütün kararlarını alkışlamak anlamına gelmez.

Tam tersine gerçek bir barış için devletlerin sömürgeci, inkârcı ve baskıcı politikalarının sorgulanması gerekir.

Türk devletinin Kürt sorununu yalnızca güvenlik meselesi olarak ele alması ne kadar yanlışsa, her hangi bir Kürt hareketinin de kendi siyasal stratejisini yalnızca devletle kurulacak ilişkiler üzerinden belirlemesi o kadar yanlıştır.

Çünkü halkların özgürlüğü devletlerin iyi niyetine bırakılamaz. Burada sınıfsal perspektifi de unutmamak gerekir.

Türk ve Kürt emekçilerinin gerçek kurtuluşu birbirlerinin ulusal haklarını inkâr ederek değil, tam tersine birbirlerinin özgürlük taleplerini savunarak mümkün olabilir. Türk işçisi Kürt işçisinin özgürlüğünü savunmadan kendi demokratik geleceğini güvence altına asla alamaz.

Kürt emekçisi de kendi ulusal sorununu burjuva milliyetçiliğinin sınırları içinde çözmeye çalıştığında gerçek toplumsal özgürlüğe ulaşamaz. Halkların kardeşliği, halkların eşitliği olmadan kurulamaz.

AMEDSPOR TRİBÜNLERİNDEN ÇIKAN MESAJ

Bu nedenle Amedspor-Trabzonspor maçında ortaya çıkan coşkuyu küçümsememek gerekiyor. Orada belki de siyasetin bugünkü aktörlerinin henüz tam olarak anlayamadığı bir şey açığa çıktı.

Kürt toplumunun önemli bir kesiminde ulusal aidiyet duygusu, siyasal aktörlerin mevcut konumlarından daha büyük bir toplumsal enerjiye sahiptir. Bu enerji illa ki ayrılıkçı bir siyasal programa dönüşmek zorunda değildir. Ama inkâr edilemez biçimde özgürlük, eşitlik, onur ve kimlik talebi taşımaktadır. Ve bu talep yalnızca bir siyasi partinin, bir örgütün veya bir liderin mülkiyetinde değildir ve onların yaratacağı fırtına hepsini aşacak enerjiyi hep içinde taşıyan potansiyele sahiptir.

Evet, belki de son yılların en önemli gelişmelerinden biri budur.

Kürt toplumu, kendi siyasal geleceğini yalnızca kendisi adına konuşan siyasal merkezlerden değil, kendi gündelik yaşamından, kültüründen, sporundan, gençliğinden, kadınlarından, kentlerinden ve toplumsal ilişkilerinden de üretmeye başlamaktadır.

Amedspor bunun yalnızca bir örneğidir.

TARİHİN İRONİSİ

Burada tarihsel bir ironi ortaya çıkıyor.

On yıllarca Kürt kimliğini bastırarak Kürt toplumunu siyasal olarak etkisizleştirmeye çalışan devlet, bugün Kürt kimliğinin çok daha farklı toplumsal kanallardan yeniden üretilmesiyle karşı karşıyadır.

Öte yandan Kürt toplumunun siyasal enerjisini uzun yıllar belirli bir örgütsel merkez etrafında toplamış olan hareket de şimdi aynı toplumun kendisinden bağımsız bir siyasal dinamizmle karşı karşıyadır.

Yani mesele artık yalnızca devlet ile PKK arasındaki ilişki değildir. Üçüncü ve çok daha önemli bir özne vardır: Kürt toplumu. Ve bu özne giderek daha fazla görünür hale gelmektedir. Bu nedenle bugün asıl tartışılması gereken şey, “PKK ne olacak?” sorusundan daha büyüktür.

Asıl soru:

Kürt halkı ne istiyor? Ve ikinci soru: Bu istek, devlet ile örgüt arasındaki yeni pazarlıkların içine ne kadar sığacak?

JEOPOLİTİKA TARİHİ DURDURABİLİR Mİ?

Bugün Ortadoğu yeniden dizayn ediliyor.

İsrail'in saldırıları, İran'ın geleceği, Suriye'nin yeniden yapılanması, Irak'ın kırılgan dengeleri, Türkiye'nin bölgesel hesapları ve büyük emperyalist güçlerin rekabeti Kürt meselesinin önüne yeni engeller koyuyor doğru. Kürtler yine başkalarının hesaplarında stratejik unsur haline getirilmek iteniyor.

Kürtler bir gün “müttefik”, başka bir gün “terörist”, bir başka gün “demokratik ortak” olarak tanımlanabilirler. Bu, emperyalist ve sömürgeci siyasetin değişmez mantığıdır. Ama halkların tarihi bu kadar kolay yönetilemez. Jeopolitik dengeler Kürt sorununun çözümünü geciktirebilir. Silahlı yapıların tasfiyesi belirli siyasal alanları kapatabilir. Yeni yasalar yeni sınırlar yaratabilir.

Ancak bunların hiçbiri Kürt toplumunun tarihsel bilincini ortadan kaldırmasın yetmez. Çünkü Kürt meselesi bir örgütün varlığından önce gelen tarihsel bir meseledir. Her zaman söyledim ve söylemeye devam edeceğim; bir çok kesimin yanıldığı gibi PKK ortaya çıkmadan önce de vardı Kürt meselesi. PKK'nin dönüşmesinden sonra da var olacaktır.

Ve eğer gerçekten demokratik bir çözüm üretilemezse, gelecekte başka biçimlerde yeniden ortaya çıkması şaşırtıcı olmayacaktır.

SON SÖZ: FUTBOL SAHASINDAN TARİHE BAKMAK

Amedspor-Trabzonspor maçında ortaya çıkan görüntüleri bu nedenle ciddiye almak gerekiyor. Çünkü bazen bir toplumun gelecekte neye dönüşebileceğinin işaretleri, resmi siyasal metinlerde değil, insanların birlikte attığı sloganlarda ortaya çıkar.

O gün tribünlerde yükselen coşku yalnızca Amedspor'a duyulan sevgiden ibaret değildir. Orada bir kimlik vardı. Bir hafıza vardı. Bir aidiyet vardı. Bir ulusal özlem vardı.Ve belki bütün bunlardan daha önemlisi, siyasal aktörlerin dışında kendisini ifade eden bir toplumsal enerji vardı. Bu enerjinin nereye evrileceğini bugünden kesin olarak söylemek mümkün değil.

Ama bir şey kesin:

Kürt toplumunu artık yalnızca devlet ile PKK arasındaki ilişki üzerinden okumak mümkün değildir. Kürt halkı siyasetin nesnesi değil, öznesidir. Ve tarih bize gösteriyor ki hiçbir devlet, hiçbir örgüt, hiçbir lider bir halkın tarihsel iradesini sonsuza kadar kendi stratejisinin içine hapsedemez.

Bugün “Apo'ya rağmen Kürtler” ifadesinin asıl anlamı belki de tam burada ortaya çıkmaktadır.

Bu, illa Öcalan'ı tarihsel olarak yok saymak değil; Kürt toplumunun artık hiçbir liderin kişisel iradesine sığmayacak kadar büyük bir tarihsel ve toplumsal gerçekliğe dönüşmüş olduğunu görmek demektir. Dolayısıyla Amedspor tribünlerinden yükselen coşku, yalnızca bir maçın sonucu değildir.

O coşku, Kürt toplumunun geleceğe ilişkin henüz tam olarak siyasal programa dönüşmemiş ama güçlü biçimde hissedilen bir özleminin dışavurumudur. Ve devlet de Kürt siyasal hareketi de artık şu soruyla yüzleşmek zorundadır: 

Kürtleri, Kürtler adına yapılan pazarlıkların dışında bırakmak mümkün müdür? Bence artık mümkün değildir. Çünkü Kürt toplumu konuşmaya başlamıştır.  Hem de bu kez yalnızca siyasi kürsülerden değil; tribünlerden, sokaklardan, kültürden, gençlikten ve gündelik hayatın bütün alanlarından.

Ve o ses, yalnızca bir futbol tezahüratı değildir.

Tarihsel bir toplumun “ben buradayım” deme biçimlerinden biridir. Devrimci Marksizm bunu çok iyi görmelidir.

ERKAN POLAT

 

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.