Mesut Tek: TÜSİAD'ın barış talebi, büyük sermayenin talebidir

Mesut Tek: TÜSİAD'ın barış talebi, büyük sermayenin talebidir

Geçtiğimiz hafta TÜSİAD Başkanı Bilecik'ten gelen barış sürecine dönme çağrısını Kürt siyasetçileri nasıl değerlendiriyor.PSK Genel Başkanı Mesut Tek, Rûpela Nû'nun sorularını yanıtladı.

A+A-

Geçtiğimiz hafta Türkiye Sanayi ve İş Adamları Derneği (TÜSİAD) Başkanı Erol Bilecik, Başbakan Binali Yıldırım'ın da katıldığı TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu'nda  açılım sürecine yeniden dönülmesini isteyerek bir dönem hükümeti büyük riskler alarak başlattığı Kürt sorununa dair başlattığı açılımın geçmişteki tüm olumlu olumsuz tecrübeler ışığında yeniden gündeme getirilmesine ihtiyaç olduğunu söylemişti.

 

OHAL'den de hızla çıkılarak normalleşmeye gidilmesi gerektiğini de dile getiren Bilecik, Kürt sorununun bir vatandaşlık, hukuk ve demokrasi meselesi olduğunun unutturulmaması gerektiğini hatırlatmıştı.

 

Konuyla ilgili Rûpela Nû olarak bazı Kürt siyasî çevreleriyle konuyu değerlendirdik. Kürdistan Sosyalist Partisi (PSK) Genel Başkanı Mesut Tek, sorularımızı cevapladı.

 

Rûpela Nû: Hükümetin, Kürt sorununa mevcut yaklaşımını, sorunun asayiş sorunu gibi görülüp askeri ve diğer güç mekanizmalarıyla çözümü yaklaşımını sürdürülebilir buluyor musunuz?

Mesut Tek: Türk devleti ta başından itibaren Kürd sorununda inkâr, asimile ve katliam politikasını izledi. Devlet sorunu bir güvenlik sorunu olarak gördü ve askeri önlemlerle çözmeye çalıştı. Kürd sorununun içinden çıkılmaz hale getiren, Kuzey Kürdistan’da binlerce yerleşim biriminin yerle bir olmasına neden olan, milyonlarca Kürdü zorla yerinden yurdundan eden ve yüzbinlerce insanın ölümüne yol açan bu siyasetin (AKP iktidarının kısa bir dönemi hariç), hangi parti iktidarda olursa olsun hep yürürlükte kaldığını söyleyebiliriz.

İktidarının ilk döneminde AK Parti, nedeni ne olursa olsun diğer sistem partilerinden farklı bir tutum sergiledi. Yasal, kültürel, siyasal ve diplomatik bazı değişikliklere imza atarak Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da belirli bir yumuşama sağladı. Bu doğrultuda atılan olumlu adımlar Kürd sorununun tüm yönleriyle tartışılmasının yolunu açtı.

Ama süreç içinde, AK Parti’nin Kürd sorunun çözümü doğrultusunda derli toplu bir programının olmadığı, demokratik geleneklerden yoksun olduğu ortaya çıktı. Bu ve benzeri nedenler dolayısıyla, devleti değiştirmek iddiasıyla iktidara gelen AK Parti, süreç içinde devletleşti. Üniter devlet politikası, artık “Rabia” adı altında, daha önce devlet aygıtından uzak tutulan “alnı secde görenler” ve “müminler” tarafından hayata geçiriliyor. Bir başka ifade ile Türk devletinin üstünde yükseldiği “Türk-İslam Sentezi” politikası, “İslam-Türk” olarak devam ediyor.

Bu nedenle AK Parti hükümeti de üniter devlet refleksleriyle, 90 yıla yakın bir süre uygulanan askeri yöntemlere başvurarak Kürd sorununu çözemez. AK Parti’nin defalarca denenen ve başarısız olduğunu kanıtlanan politikalarda ısrar etmesi, yaşanan kaosu ve şiddet sarmalını derinleştirecektir. Sorunu çözmek için resmî ideoloji ve politikanın dışına çıkmak gerekir ki, günümüz AK Parti’si bundan çok uzakta.

 

R.Nû: Adalet mekanizmalarının özellikle HDP eş başkanları ve milletvekilleri başta olmak üzere, FETÖ’den Barış akademisyenlerine, gazetecilerden KHK mağdurlarına yönelik dikkat çeken ikircikli, kararsız, sorumluluktan kaçan tavrını nasıl buluyorsunuz. Mesela bir mahkeme bir tutukluyu tahliye ederken hemen başka mekanizmalar devreye girerek yeniden tutuklama kararı çıkarabiliyor. Bu bağlamda Erdoğan ve hükümetinin iktidarı tek elden yönetebildiğini düşünüyor musunuz?

M.T: Türkiye’de yargı her zaman devletin emrinde oldu. Bu ülkede bağımsız ve tarafsız olması gereken yüksek yargı mensupları Genelkurmay’dan brifing aldılar, generallerin istemleri doğrultusunda kararlara imza attılar.

Türkiye’de yargıya yol gösteren şey adalet duygusu, uluslararası norm ve ilkeler olmadı. Aksine yargı tekçi yapının, resmî ideolojinin koruyucusu oldu. Türkiye’de yargı özellikle Kuzey Kürdistan’da, “söz konusu devletse her şey teferruattır” anlayışıyla hareket etti; ediyor.

Yargının bu yapısı ve serencamı göz önünde tutulduğunda yukarıda bahsettiğiniz olumsuzlukların yaşanması sürpriz sayılmamalı. Dün AK Parti’yi kapatmak için kılı kırk yaratan yargı, bugün Erdoğan’ın ağzına bakıyor, O’nu eleştiren ve karşı olan her sesi ve görüşü mahkemelere çekiyor, yargılıyor.

 

R. Nû: TÜSİAD Başkanı Bilecik TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu’nda Kürt açılımının yeniden değerlendirilmesi ve OHAL’den çıkılıp hızla normalleşmeye gidilmesi gerektiğini belirtti. Hatta Soçi Zirvesi’ni de olumlayarak. Sizce hükümet, mevcut siyasetten zarar gören çevrelerin bu uyarı ve taleplerini ne kadar öteleyebilir?

M.T: TÜSİAD Başkanı’nın söylemlerinin önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü TÜSİAD şu anda bile Türkiye’nin en etkin ve ekonomiye yön veren kuruluşlarından birisi. Eğer TÜSİAD, OHAL’den çıkılmasını istiyor, normalleşmeyi talep ediyorsa, özellikle Suriye konusunda devletin ve hükümetin hilafına söylemlere başvuruyorsa, bu, en azından büyük sermayenin de Türkiye’deki gidişattan memnun olmadığını gösteriyor. Bugüne kadar hiçbir düzen partisi büyük sermayenin taleplerine karşı koyamadı. Hükümetler bazen ayak sürtseler de neticede büyük sermayenin istemlerini yerine getirdiler, dediklerini yaptılar. AK Parti hükümetinin bu kuralın dışında olduğunu düşünmüyorum. Eninde sonunda sermayenin istemleri doğrultusunda hareket edecektir. Gönlüm hükümetin bu tür sağduyulu taleplere kulak verip gerekenleri yapmasından yana. Ama gelinen aşamada, AK Parti’nin belli konularda MHP’lileştiği bir dönemde Erdoğan, kafasındaki idari sistemi oluşturana kadar bu tür uyarıları duymazdan gelmeye devam edecektir.

 

R.Nû: Bilindiği gibi Erdoğan, uzun bir süre sonra bir Avrupa ülkesine (Yunanistan) bi ziyaret gerçekleştirdi. ABD ile, Rojava, Gülen, Zarrab gibi konularda bu denli kavgalı, Avrupa değerlerine bu kadar sırt çevirmiş olmasına rağmen, bazı çevreler Erdoğan’ın Batı politikalarına mecbur olduğunu belirtmekteler. Sizce demokratikleşme ve normalleşmeye dair bir ışık, bir sinyal var mı?

Erdoğan makyavelist bir politikacı. Çıkarları gerektiğinde dün kanka olduklarıyla bugün kanlı-bıçaklı olabiliyor. Erdoğan’ın siyasi yaşamında bu durumun tam aksi gelişmelerin de yaşandığı hepimizin malumu. Erdoğan bir dönem iktidara gelmek ve hakimiyetini sağlamlaştırmak için başta AB olmak üzere batılı ülkelere yaklaştı, batılı değerlerin yılmaz savunucusu oldu. Ama daha sonra bu ülkelerin Türkiye’yi bölmek istediklerini, batılı değerlerin ülkenin bünyesine uymadığını söylemeye başladı, ki bugün de bu söylemine devam ediyor. Ama yarın Erdoğan çıkarları gereği batıya yönelirse bu sürpriz olmaz.

Demokratikleşme ve normalleşmeye dair her zaman bir ışık var; olmalı. Ama bunu gerçekleştirecek olanlar Türkiye’deki devrimci ve demokratik güçler olacaktır.

 

R.Nû: Sorularımızı cevapladığınız için çok teşekkür ederiz. Çalışmalarınızda başarılar diliyoruz.

M.T: Biz teşekkür ederiz. Başarılar.

Bu haber toplam 1657 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.