Yalçın Küçük Üzerine Yapılan Değerlendirmelere İlişkin
İbrahim Gürbüz
Son dönemde sosyal medyada ve çeşitli açıklamalarda Yalçın Küçük hakkında olumlu değerlendirmelerin yapıldığı gözlemlenmektedir. Onu “entelektüel” ya da “aydın” olarak tanımlayan bu yaklaşımlar, yalnızca genel kamuoyunda değil, kendisini Kürd aydını, siyasetçisi ya da yayıncısı olarak ifade eden bazı çevreler içinde de karşılık bulmaktadır. Bu durum, yalnızca bireysel bir değerlendirme meselesi değil; kolonyal bağlamda bilgi üretimi, entelektüel duruş ve düşünsel konumlanış açısından tartışılması gereken yapısal bir sorundur.
Bu tartışmayı sağlıklı bir zemine oturtabilmek için öncelikle “entelektüel” kavramının açık ve net bir biçimde tanımlanması gerekir. Edward Said’e göre entelektüel; devletten, partiden, örgütten ya da herhangi bir ideolojik merkezden talimat almayan, bağımsız olarak düşünebilen, kendi aklı ve vicdanıyla hareket eden ve bu doğrultuda etik bir duruş sergileyen kişidir. Bu tanım, entelektüelliği yalnızca bilgi üretimiyle değil, aynı zamanda etik ve vicdani bir sorumlulukla ilişkilendirir.
Bu ölçüt temel alındığında Yalçın Küçük’ün bu tanıma uymadığı açık biçimde görülmektedir. Çünkü onun düşünsel hattı, Türk resmî ideolojisinin savunusu üzerine kuruludur. Kemalist çizgiye bağlılığı ve daha geriye gidildiğinde İttihat ve Terakki geleneğinin devamı niteliğindeki sömürgeci devlet merkezli yaklaşımı, onu bağımsız bir entelektüel olmaktan uzaklaştırmaktadır. Kürdlük ve Kürdistan meselesindeki açık karşıtlığı ise bu konumlanışı daha da belirgin hale getirmektedir. Bu nedenle onu “entelektüel” ya da “aydın” olarak tanımlamak kavramsal olarak yanlıştır; en fazla “yazar” olarak nitelendirilebilir.
Bu noktada İsmail Beşikçi’nin ortaya koyduğu ölçüt belirleyicidir. Beşikçi’ye göre bir kişi, Kürd ve Kürdistan meselesinde doğru tanımı yapmıyor ve bu doğrultuda net bir duruş sergilemiyorsa, ona “entelektüel” ya da “aydın” denilemez. Bu bir tercih değil, bilimsel ve etik bir ölçüttür. Beşikçi’nin analizine göre Kürdistan, 20. yüzyılın başında İngiltere ve Fransa gibi emperyal güçler ile onların bölgesel uzantıları olan Türkiye ve İran tarafından bölünmüş, parçalanmış, paylaşılmış ve Kürdlerin bağımsızlık hakkı gasp edilmiştir. Bu tarihsel gerçekliği reddeden ya da bu gerçeklik temelinde bir duruş geliştirmeyen her yaklaşım, entelektüel nitelik taşımaz.
Bu bağlamda Yalçın Küçük’ün yalnızca teorik değil, pratik düzeyde de Kürd ve Kürdistan karşıtı bir konumda olduğu görülmektedir. 2007 yılında mahkemede yaptığı savunmada “Ben, Türkiye'de yaşayan Kürtleri Barzanileşmekten alıkoydum; yoksa onlar da toprak talebinde bulunurlardı. Yakın zamanda Demokratik Türkiye için mücadele edecek ve ölecekler. Bu, hepimizin hayali değil mi? Bir Kürd’ün Demokratik Türkiye için ölmesi… Savcı Bey, benim soyadım Küçük ama ben bu devlet için büyük işler başardım.” Söylemesi tarihsel bir olgudur.
Kürdistan karşıtlığı, Yalçın Küçük’ün söyleminde yalnızca teorik ya da ideolojik bir düzeyde kalmamış, açık biçimde pratik ve eylemsel bir çağrıya dönüşmüştür. Nitekim çeşitli televizyon programlarında dile getirdiği, “Orta Doğu’da bir Kürdistan kurulursa, onu yıkmak için silahlanır, gider savaşırım” yönündeki ifadeleri, onun konumunu tartışmaya yer bırakmayacak şekilde ortaya koymaktadır. Bu tür söylemler, bir düşünsel pozisyonun ötesinde, doğrudan bir ulusun siyasal varlığına karşı düşmanlık içeren ve şiddeti meşrulaştıran bir tutumu ifade eder.
Bu bağlamda, böylesi bir yaklaşımın “entelektüel” ya da “aydın” kategorisi içinde değerlendirilmesi mümkün değildir. Çünkü entelektüellik, yalnızca bilgi üretimiyle değil; aynı zamanda etik sorumluluk, hakikatle kurulan ilişki ve ezilen sömürge bir ulusun meşru varoluşunu tanıma kapasitesiyle tanımlanır. Kürdlerin siyasal varlığını ortadan kaldırmaya yönelik açık bir irade beyanı, bu etik ve düşünsel zeminin bütünüyle dışında konumlanır.
Dolayısıyla bu söylem, yalnızca bireysel bir görüş değil; kolonyal zihniyetin en çıplak ve radikal tezahürlerinden biri olarak değerlendirilmelidir.
Tam da bu noktada, Kürd kimliğiyle kendisini tanımlayan bazı çevrelerin bu tür bir figürü övmesi, kolonyal bağlamda daha derin bir soruna işaret eder. Bu durum, yalnızca yanlış bir değerlendirme değil; sömürge psikolojisinin ve ideolojik bağımlılığın bir tezahürüdür. Kendi ulusal gerçekliğini esas almayan, sömürgeci egemen merkezin kavramlarıyla düşünen bu zihniyet, eleştirel düşünceyi askıya alır ve sömürgeci söylemi yeniden üretir. Bu kişiler için kullanılabilecek en doğru kavramsallaştırma şudur: bunlar “beyaz adamın kahyasıdır.” Çünkü bu konum, doğrudan sömürgeci merkez adına konuşan, onun ideolojik yükünü taşıyan ve kendi ulusuna bunu aktaran bir aracılığı ifade eder.
Bu zihinsel ve siyasal konumlanışın teorik karşılığı ise “epistemik hayranlığın kolonyal hali”dir. Bu kavram, basit bir beğeni ya da takdiri değil; derin bir düşünsel teslimiyeti ifade eder. Sömürgeleştirilmiş birey, yalnızca sömürgeci egemenin kavramlarıyla düşünmekle kalmaz; kendi gerçekliğini de bu kavramlar üzerinden kurar. Böylece bilgi üretimi bağımsızlığını kaybeder. Hakikat, bireyin kendi tarihsel deneyiminden değil, hayranlık duyduğu egemen merkezden türetilir. Sonuç olarak eleştirel düşünce ortadan kalkar ve egemen söylemi temsil eden figürler sorgulanamaz hale gelir.
Bu süreçte ortaya çıkan bir diğer önemli ideolojik mekanizma, eleştirinin ertelenmesi ya da askıya alınmasıdır. “Ölünün arkasından konuşmamak” gibi ilk bakışta etik görünen söylemler, kolonyal bağlamda işlevsel bir ideolojik araç haline gelir. Çünkü burada mesele birey değil; bireyin temsil ettiği düşünsel hattır. Kolonyal sistem içinde entelektüel sorumluluk, yaşam ve ölüm ayrımı gözetmeksizin ideolojik pozisyonların eleştirel analizini zorunlu kılar. Eleştiriden kaçınmak, pasif bir suskunluk değil; kolonyal şiddetin üzerini örten aktif bir pratiktir.
Bu nedenle sömürge aydınının temel görevi, kolonyal tahakkümün görünür kılınmasıdır. Buna karşılık sömürgeciyi “yumuşatan”, onun şiddetini görünmez kılan ya da tarihsel bağlamından koparan söylemler, kolonyal ideolojinin incelmiş biçimleridir. Bu tür söylemler çoğu zaman etik hassasiyet kılıfı altında dolaşıma girer; ancak sonuçta kolonyal düzenin meşrulaştırılmasına hizmet eder.
Bu noktada tarafsızlık iddiası da eleştirilmelidir. Kolonyal koşullarda tarafsızlık, nesnel bir konum değil; fiilen sömürgeci egemenin yanında yer almak anlamına gelir. Dolayısıyla eleştiriden kaçınmak, yalnızca bir tercih değil, kolonyal tahakkümün yeniden üretimine katkı sunan ideolojik bir pozisyondur. Bu durum, Kürd ulusunun eleştirel bilincini zayıflatır, direniş potansiyelini aşındırır ve kolonyal ilişkileri “doğal” hale getirir.
Dolayısıyla; Bu çerçevede ulaşılan sonuç nettir: Epistemik olarak teslim olmuş, “beyaz adamın kahyası” konumuna yerleşmiş ve “epistemik hayranlığın kolonyal hali”ni içselleştirmiş bir zihinsel yapı, dekolonize olmadıkça ne kendisini ne de temsil ettiğini iddia ettiği ulusu özgürleştirebilir.
07. 04. 2026


YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.