Stratejik Savrulma ve Kürdistan Davasında Teorik Kriz
Celal Hoca / Amed
Ulusal Mücadelenin Sosyolojik ve Felsefi Temelleri Üzerine Bir Değerlendirme
"Bir halkın mücadelesi, kendi tarihsel gerçekliğinden koparıldığı an, ya araçsallaştırılır ya da tasfiye edilir."
Hiçbir dönemde Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi bu kadar muğlaklaştırılmamıştı. Amaçlarından böylesine uzaklaştırılmamış, ütopik bir zihniyet inşasıyla reel gerçeklikten koparılmamıştı. Mücadele, tarihsel-toplumsal zemini üzerinde değil; soyut parametreler, teorik belirsizlikler ve halk nezdinde karşılığı olmayan kavramlar üzerinden yeniden tanımlanmaya çalışılıyor.
Oysa Kürdistan gerçekliği, soyut bir ideolojik deney alanı değildir. Bu gerçeklik; inkârın, imhanın, asimilasyonun ve direnişin iç içe geçtiği tarihsel bir süreçtir. Bugün oluşmuş uluslararası koşullar –Ortadoğu'daki güç dengelerinin yeniden kurulması, Suriye sahasında ortaya çıkan fiili statüler, bölgesel aktörlerin yeniden konumlanması– Kürt meselesini tarihsel bir eşikte konumlandırmıştır. Ancak bu eşik, doğru stratejiyle değerlendirilmezse, tersine çevrilebilir.
Eğer bu tarihsel moment; "büyük Türkiye" ya da "terörsüz Türkiye" söylemleriyle bütünleştirilerek Kürdistan'ın siyasal varlığı görünmez kılınıyorsa, burada ciddi bir stratejik sapma vardır. Reel-politik analiz yerine, belirsiz bir "insanlık paradigması"nın arkasına sığınılıyorsa; ulusal talepler evrensel soyutluk içinde eritiliyorsa; bu, mücadeleyi güçlendirmez, aksine sulandırır.
Daha da tehlikelisi; Rojava'da ortaya çıkan tarihsel kazanımların, diplomatik ve askeri dengeler gözetilmeden ideolojik deney alanına dönüştürülmesidir. Rojava, yalnızca bir coğrafya değil; Kürtlerin yüz yıl sonra kazandığı fiili bir statüdür. Bu statüyü zayıflatacak her stratejik hata, yalnızca bir bölgeyi değil, Kürdistan bütününü etkiler. Eğer iç politik hesaplar uğruna, bölgesel kazanımlar riske ediliyorsa; burada artık teori değil, kişisel iktidar refleksi devrededir.
Halk politiktir. Halk, kimseyi kutsamaz. Liderlik; sorgulanamazlık değil, tarihsel sorumluluk demektir. Binlerce aydının, gencin ve kadının bedeli üzerinden bir iktidar dili inşa ediliyorsa; propaganda, hakikatin yerine geçiriliyorsa; enformasyon, manipülasyon aracına dönüştürülüyorsa; bu durum, mücadele değil, hegemonya arayışıdır. Lümpen bir troll siyasetiyle toplumun bilinç alanı bulanıklaştırılmaya çalışılırsa, bunun adı devrimci pratik olmaz.
Öte yandan, milliyetçilik adına ortaya çıkan ve salt karşıtlık üzerinden kendini inşa eden marjinal yapılar da ayrı bir sorundur. Marksist geçmişi inkâr edip milliyetçi bir retorik kuşanmak, ideolojik tutarlılık yaratmaz. Salt Abdullah Öcalan ve PKK karşıtlığı üzerine kurulan siyaset, pozitif bir program üretmez. Küfür, hakaret ve sağcı retorik; ulusal bilinç inşa etmez. Aksine, toplumsal zeminden kopuk bir marjinallik üretir.
Milliyetçilik; bedel ödeyenleri sahiplenmektir. Tarihsel birikimi inkâr etmeden eleştirmektir. Yanlışları mahkûm ederken dahi mücadele perspektifini korumaktır. Eğer şehitlere, halkın değerlerine ve devrimci birikime hoyratça saldırılıyor; ajan-provokatör dili içselleştiriliyorsa; bu, ulusal refleks değil, çözülme halidir. Böyle bir çizgi, farkında olarak ya da olmayarak yeni bir işbirlikçilik üretir.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, slogan değil; teorik berraklıktır. Kürt sorununa yeni bir bakış; sosyolojik temelde, tarihsel bilinçle ve bölgesel–uluslararası dengeleri hesaba katarak inşa edilmelidir. Mücadelenin saç ayakları; halk temelli örgütlenme, diplomatik açılım ve stratejik akıl birlikteliği üzerine kurulmalıdır.
Politik dedikodu devri kapanmalıdır. Eski örgüt artıkları, kişisel kuyruk acıları ve marjinal hesaplaşmalar tarihin dip notu olmaya mahkûmdur. Dipten gelen toplumsal dalga; netlik, tutarlılık ve ciddiyet aramaktadır. Mücadele; üçlü güç dengelerinin pazarlık alanına indirgenemez. Eğer indirgenirse, tarih yeniden acı bir tasfiye sürecine tanıklık eder.
Sonuç olarak mesele şudur: Kürdistan davası ya kendi sosyolojik gerçekliğine yaslanarak teorik bir bütünlük kazanacaktır ya da savrulma içinde parçalanacaktır. Stratejik savrulma, yalnızca bir yön kaybı değildir; bir tarih kaybıdır. Ve tarih, affetmez.


YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.