SDG (Suriye Demokratik Güçleri) Sözcüsü Ferhad Şami tarafından yapılan açıklamada, Şam yönetimi ile varılan mutabakat kapsamında Haseke ve Kamışlo’ya gönderilecek hükümet personeline ilişkin dikkat çekici şartlar paylaşıldı.
Açıklamaya göre, söz konusu personelin tamamı Dera iline nüfus kayıtlı kişilerden seçildi. SDG Sözcüsü, bu koşulun mutabakat sürecinde SDG tarafından masaya konulan temel maddelerden biri olduğunu ve Şam yönetimi tarafından kabul edildiğini belirtti.
Görevlendirilen hükümet güçlerinin, Haseke şehir merkezinde önceden belirlenmiş yalnızca 3 veya 4 noktada konuşlanacağı ifade edildi. Bu personelin şehir içinde bağımsız hareket etmesine izin verilmeyeceği, tüm faaliyetlerin Özerk Yönetim İç Güvenlik Güçleri (Asayiş) refakatiyle yürütüleceği vurgulandı.
Ayrıca açıklamada, söz konusu birimlerin bölgedeki görevlerinin entegrasyon süreciyle sınırlı olduğu, bu sürecin tamamlanmasının ardından personelin bölgeden ayrılacağı kaydedildi.
Neden Dera? SDG’nin hesapladığı risk haritası
Dera’nın tercih edilmesi tesadüf değil. Sahadaki kaynaklar ve önceki mutabakat deneyimleri birkaç temel nedene işaret ediyor:
Dera, rejimin çekirdek güvenlik aklından uzak SDG açısından asıl tehdit; Şam, Humus, Lazkiye veya Halep bağlantılı, istihbarat geçmişi güçlü personel.
Dera kökenli unsurlar ise: Merkezi istihbarat ağlarıyla daha zayıf bağlara sahip, Yerel ve sınırlı tecrübeye sahip, Kürt bölgelerinde sosyal ve aşiret ağı olmayan kişiler.
Dera, rejime “tam entegre” olmayan bir alan
2018 sonrası Dera, rejim açısından dahi “kontrol altında ama sorunlu” bir bölge.
SDG, bu geçmişi olan personelin: emir-komuta zincirinde daha pasif, sahada inisiyatif almaya daha isteksiz olacağını hesaplıyor.
Yerel Kürt nüfusla tarihsel çatışma yok
Dera kökenli personelin Kürt bölgelerinde: önceden görev yapmışlığı yok, bastırma, asimilasyon ya da zorla Araplaştırma pratiklerinde rol almamış olması, SDG açısından gerilimi düşüren bir faktör.
Kısacası SDG, “tanıdık ve güçlü düşman” yerine “kontrollü ve zayıf muhatap” tercih ediyor.
İzolasyon stratejisi: Mutabakat mı, güvenlik duvarı mı?
Şami’nin vurguladığı sınırlamalar, klasik bir entegrasyondan çok kontrollü misafirlik modelini andırıyor:
Sadece 3–4 noktada konuşlanma: Bu, personelin kent dokusuna karışmasını, yerel ağlar kurmasını, askeri ya da istihbari altyapı oluşturmasını engelliyor.
Asayiş refakati zorunluluğu
SDG fiilen şunu söylüyor: “Şam burada var olabilir ama hareket kabiliyeti bizde.”
“İşleri bitince ayrılacaklar” ifadesi ise, entegrasyonun kalıcı egemenlik devri olmadığını, geçici bir durum olduğuna vurguda bulunuluyor. Bu da SDG’nin alan hâkimiyetinden vazgeçmediğini açıkça ortaya koyuyor.
Bu yapı, Şam’ın güvenlik aygıtını bölgeye yerleştirmekten ziyade vitrinde tutma stratejisi olarak okunuyor.
Şam neden kabul etti?
Şam yönetiminin bu şartları kabul etmesi, zayıflık değil; zorunlu bir denge arayışı olarak değerlendiriliyor:
ABD faktörü ve uluslararası denge ile birlikte Kuzeydoğu’da ani bir güvenlik krizinin maliyeti ve SDG ile çatışmanın yeniden tırmanmasının riskleri de Şam'ı temkinli olmaya itiyor. Yanısıra Şam, kısa vadede “sınırlı varlık” karşılığında: sembolik egemenlik, ve müzakere masasını koruma kazanımı elde ediyor.
Kürtler açısından riskler
Bu model kısa vadede güvenlik sağlasa da bazı tehlikeler barındırıyor:
Normalleşme adı altında statü erozyonu
Merkezi devletin “geri dönüş” söylemini güçlendirmesi
Anadilde eğitim, yerel yönetim yetkileri gibi başlıklarda ileride baskı
Özellikle dil meselesiyle birlikte okunduğunda, bu güvenlik mutabakatının idari ve kültürel alanlara sıçrama ihtimali Kürtler açısından en kritik başlık olarak öne çıkıyor.
Dera şartı, teknik bir personel tercihi değil; SDG’nin Şam’a karşı kurduğu ince ayarlı bir güvenlik duvarı.
Bu mutabakat, ne tam entegrasyon ne de açık çatışma; kontrollü temas ve sınırlı tanıma modelidir.
Ancak bu modelin kalıcılığı, askeri dengelerden çok siyasi tavizlerin nereye evrileceğine bağlı olacak.
Nerina Azad