Resul Amed

Resul Amed

Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Paradigmanın İflası ve Ulus-Devlet Gerçeği (I)

A+A-

Resul Amed

Avrupa’da özellikle Fransa, İngiltere ve İspanya’da krallıkların merkezi devletlere dönüşmesiyle birlikte feodal yapı çözülmeye başladı. Vergi toplama, ordu kurma ve bürokrasi gibi temel yetkiler merkezileşti. Bu dönüşüm, ulus-devletin maddi ve siyasal temelini oluşturdu. Avrupa’nın kendi içindeki yaklaşık dört yüz yıllık savaşlar, 1648 Westphalia Barışı ile tarihsel bir kırılma noktasına ulaştı. Bu anlaşmayla birlikte devletlerin ulus temelli egemenliği kendi sınırları içerisinde tanındı; imparatorluklara dayalı otorite biçimleri çöktü ve modern devlet sistemi tarih sahnesine çıktı.

Yüzyılda rasyonel akıl ön plana çıktı. Bilimsel gelişmeler hız kazandı, düşünsel üretim arttı. Toplumsal özgürlük alanları genişledi; hak, adalet ve inanç alanlarında reform talepleri güçlendi. Katolik ve Ortodoks Hristiyanlığın dogmatik yapıları sarsıldı. Kapitalizmin ideolojik altyapısını oluşturan Protestanlık yükselişe geçti. Sekülerlik ve laiklik, devletin herhangi bir inançla özdeşleşemeyeceği fikri üzerinden kurumsallaştı. Vicdan merkezli birey anlayışı, toplumsal düzenin temel unsuru hâline geldi.

Ortadoğu’da ise tarihsel gelişim Avrupa’daki gibi ilerlemedi. Toplumsal yapı, kabile, aşiret ve feodal ilişkiler temelinde şekillendi. Kapitalist merkezlere dönüşen Fransa ve İngiltere, dünya pazarlarını ve hammadde kaynaklarını kontrol etmek amacıyla Ortadoğu’yu yeniden dizayn etti. Bu sürecin en kritik aşaması, Sykes–Picot Anlaşması ve 1917 San Remo görüşmeleriyle çizilen Ortadoğu haritası oldu. Kerkük ve Batum hattındaki petrol, Süveyş Kanalı’nın stratejik önemi İngiliz çıkarlarını belirledi. Suriye Fransa’ya, Irak ve Batum hattı İngiltere’ye bırakıldı. Akdeniz’de seyir hâlindeki bir gemide çizilen bu harita, yapay sınırlarla parçalanmış Arap devletlerini ortaya çıkardı.

Kürtler ise bu tabloda, bugün kendilerini katleden İslamcı yapıların tarihsel öncüllerini koruma rolüne itildi. “Kâfirlerle yaşanmaz” söylemi üzerinden saldırılar meşrulaştırıldı. Ulusal birlik yerine Arap dünyası adına “İslam’ın kılıcı” olma arayışı öne çıktı. Sonuç değişmedi: Sürekli bir hüsran.

1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması ile Osmanlı ve Safeviler arasında Kürdistan coğrafyası ikiye bölünmüştü. Osmanlı’nın çöküşüyle birlikte İngilizler, Balkan halklarının ve Arapların sınırlarını çizerken Osmanlı küllerinden bir Türkiye devleti inşa etti ve başına Mustafa Kemal’i getirdi. Kürt halkı ise doğuda ve batıda çatışırken, “koruculuk” mantığıyla sisteme eklemlenmeye çalışıldı.

1926 Ankara Anlaşması, Kürdistan’ın dört parçaya bölünmesini hukuki zemine oturttu. Bu bölünmeyle birlikte inkâr, asimilasyon, soykırım ve yok etme politikaları sistematik hâle geldi. Kürdistan; Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında paylaştırıldı.

Abdullah Öcalan, Kürtlerin bir ulus-devlet kurmaları hâlinde özgürleşemeyeceklerini; yalnızca baskıcı, sınıfsal ve patriyarkal bir egemen yapıya dönüşeceklerini savundu. Devleti hiyerarşik bir tahakküm aygıtı olarak ele aldı. Bu nedenle Marx, Bukharin, Foucault ve anarşist düşünce akımlarını referans alarak “demokratik toplum” paradigmasını geliştirdi.

Ancak temel çelişki tam da burada ortaya çıktı: Kürdistan, dört faşist ve diktatoryal devletin sömürgesi altındayken bu somut gerçeklik göz ardı edildi. Bu devletlerin sınırları meşrulaştırıldı, bayrakları tanındı, anayasaları hak olarak kabul edildi. Buna karşılık Kürt halkının bağımsızlık mücadelesi ve bedel olarak ödediği on binlerce şehit bilinçli biçimde unutturuldu.

Anarşist argümanlarla zihinler kuşatıldı, ideolojik bir format aracılığıyla Kürdistan gerçeğinin üzeri örtüldü. Oysa Kürdistan, sömürgeci devletlerin ağır baskısı altında hâlâ inim inim inlemektedir.

Bazı gerçekler vardır; olgudur. Ancak bu olgular, zamanı gelmeden, toplumsal ve tarihsel altyapısı oluşmadan uygulamaya sokulduğunda bumerang gibi geri döner. Amed, Nusaybin, Cizre, Şırnak ve birçok Kürt kentinde ilan edilen “öz yönetim” süreçlerinin sosyolojik, tarihsel ve toplumsal bir altyapısı var mıydı? Yoktu. Koşullar doğru analiz edilmedi. Sonuç: Şehirlerin yıkımı, milyonlarca Kürdün yerinden edilmesi ve büyük bir can kaybı.

Her sürgün ve zorunlu göç, beraberinde isyanın enerjisini de öldürür. Onuru kırılan toplumlar uzun süre baş kaldıramaz. Bunu en iyi bilenler sömürgecilerdir; başvurdukları temel yöntem sürgün, tehcir ve kıyımdır.

Ulus-devlet olmadan, tarihsel ve uluslararası düzlemde bir yer edinmek mümkün değildir. Hareket olarak meşruiyet ve itibar kazanılamaz. Çıkarların merkezinde olmadığınız sürece kurban olursunuz. Rojava’da yaşanan tam olarak budur. Bu mesele “şu ihanet etti” basitliğinde ele alınamaz.

Rojava’nın, Kürdistan’ın tüm parçalarıyla sağlıklı ilişkiler kurması gerekirdi. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed bu bilince sahipti. Ancak Kandil merkezli, Urfa–Adıyaman eksenli atamalarla şekillenen yapı, “tek karar merci biziz” anlayışıyla bu süreci engelledi.

Kürtler, bağımsız ulusal bir devlete dönüşmeden; hareketlerin, siyasal yapıların birbirleriyle güç mücadelesine girmesi tarihsel bir çıkmazdır. Daha örgütlenme aşamasındayken, bu ekonomik ve siyasal koşullarda toplum mühendisliği yapma iddiası büyük bir gaflettir. Bu, anarşist solculuğun bir “çocukluk hastalığı”ndan öteye geçmemektedir.

Rojava’ya yönelik saldırılar, Kürdistan halkını yeniden birleştirdi. Bu birlik daha da güçlenerek büyüyecektir. Her Kürdün şiarı giderek daha açık hâle gelmektedir: Bağımsız ve birleşik Kürdistan.

“Halklarla birlikte” söylemi, günümüz gerçekliği karşısında iflas etmiştir. Haşdi Şabi gibi yapılara karşı savaşmayı reddeden bir çizginin meşruiyeti yoktur. Türkiye “devlet olarak yanınızdayım” dediğinde bile sizi ciddiye almazlar; çünkü devlet değilsiniz, hareket alanınız sınırlıdır ve uluslararası meşruiyetiniz yoktur.

Sonuç nettir:
Bağımsız ve birleşik bir Kürdistan için, Kürt birliği ve ulus-devlet perspektifi esas alınmak zorundadır.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.